وَمَا تَنْقِمُ مِنَّٓا اِلَّٓا اَنْ اٰمَنَّا بِاٰيَاتِ رَبِّنَا لَمَّا جَٓاءَتْنَاۜ رَبَّـنَٓا اَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْراً وَتَوَفَّـنَا مُسْلِم۪ينَ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
A'râf Sûresi, 126. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: araf 126, araf suresi 126. ayet, sabır, müslüman, intikam, dua, araf suresi, rab, ayet, iman, müslim, teslim olan, güven
-
"Sen, Rabb'imizin âyetleri bize geldiğinde onlara inandık diye, sırf bu yüzden bizden intikam alıyorsun. Ey Rabb'imiz! Bize sabırlar ver ve müslüman olarak canımızı al!
Sen, Rabb'imizin âyetleri bize geldiğinde onlara inandık diye, sırf bu yüzden bizden intikam alıyorsun. Bu beyan iki şekilde yorumlanmıştır. Denildi ki sırf bu yüzden bizden intikam alıyorsun. Yani sırf Rabb'imizin âyetleri bize geldiğinde onlara imanımızdan dolayı bizi ayıplıyor ve kınıyorsun. Bunlar onlara gelen mûcizelerdi. Yine denildi ki sen sırf Rabb'imizin âyetlerine inandık diye bizi cezalandırıyor ve bizden intikam alıyorsun. Aslında sana düşen bizim inandığımız gibi senin de bunlara iman etmendir.
Ey Rabb'imiz! Bize sabırlar ver. "Efrig" (أفرغ) ifadesi hakkında denildi ki bize sabır indir. Yine denildi ki bizim sabrımızı tamamla. Yine "bizim üzerimize sabır yağdır" denildi. Bütün bunlar anlam bakımından birdir. Ayrıca muhtemelen onların sabır istemelerinin sebebi, Firavun'un onları tehdit ettiği cezaları gerçekleştirmesi durumunda buna güç yetirememeleri ve imanı terketmeleri ihtimalidir. Bundan dolayı Rab'lerinden bu duruma sabretmeyi istediler ki ona imanda sebatkâr kalsınlar. Müslüman olarak canımızı al. Aynı şekilde Rab'lerinden İslâm üzere ölmeyi istediler. Peygamberlerin duası böyleydi. Yûsuf'un (a.s.) "müslüman olarak canımı al” dediği gibi. Aynı şekilde İbrahim (a.s.) oğluna şöyle diyerek vasiyette bulunmuştu: "Allah sizin için bu dini seçti; öyleyse yalnız O'na teslim olmuş müminler olarak can verin". Bu şekilde her mümin ve müslümana bütün vakitlerde Allah'a yalvarması, her an ona yakarışta bulunması vaciptir ki yapmış olduğu bir fiilden dolayı imanı gitmesin. Zira peygamberler - Allah'ın selâmı onların üzerine olsun- korunmuş (mâsum) olmalarına rağmen günah işlemekten korkmaktaydılar. Bu durum, ısmetin günah işleme korkusunu gidermediğinin ve küçük hatalardan (zelle) korumadığının bilinmesi içindir.
Ey Rabb'imiz! Bize sabırlar ver beyanı onların Cenâb-ı Hakk'ın sabır vermesi durumunda kendilerinin sabredeceklerini bildiklerini göstermektedir. Zira bunu bilmeselerdi onların sabır istemelerinin bir anlamı olmazdı. Bu, "Allah Teâlâ verir fakat onlar sabretmezler, O, bu kimselere din konusunda en yararlı (aslah) olanı vermiştir" diye düşünen Mûtezile'ye karşı delil teşkil etmektedir. Onların bunu istemeleri, Allah'ın kendilerine vermediğini, verdiği takdirde O'nun katında daha fazlasının olduğunu göstermektedir.
Yorumu Yorumla
-
Ve Mâ Tenkimu (وَمَا تَنْقِمُ)
Kelimenin etimolojik kökü n-k-m (nun-kaf-mim) harflerine dayanır. Başındaki "ve" atıf, "mâ" ise olumsuzluk edatıdır. "Tenkimu" ikinci tekil şahıs muzari fiildir. "Sen bizden hoşlanmıyorsun, intikam alıyorsun, kusur buluyorsun" anlamlarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi çirkin görmek, şiddetle reddetmek, hoşnutsuzluk duymak, inkâr etmek ve bir eylemden dolayı muhatabı cezalandırarak intikam almak (nikmet) olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "nikmet" kavramının bir durumu kalp veya dil ile ayıplamak, kınamak ve ardından bu kınamanın fiili bir cezaya (öfke patlamasına) dönüşmesi olduğunu açıklar. Nimet kelimesinin mutlak zıddıdır.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki-siyasi diyalektiğinde bu eylemi diktatöryal bir psikoloji üzerinden tahlil eder. Sihirbazlar Firavun'a "Sen bizden intikam alıyorsun/öfke duyuyorsun" (tenkimu) derken, aslında çok derin bir ironi yaparlar. Firavun'un onlara duyduğu bu vahşi öfke, onların bir cinayet işlemesinden, devlete ihanet etmesinden veya hırsızlık yapmasından kaynaklanmamaktadır. Tiranın asıl tahammül edemediği ve "kusur" (nikmet) olarak gördüğü şey; tebaasının aklını kullanması, özgürleşmesi ve kendi tekelindeki o zihinsel tahakküm zincirlerini kırmasıdır.
Patricia Crone, devlet otoritesinin "tenkim" (intikam) refleksini siyasi bir bağlamda okur. Otorite, kendi ürettiği ideolojinin bizzat kendi elitleri tarafından çürütülmesini affedemez. Buradaki eylem sıradan bir adli ceza değil; devletin sarsılan karizmasını, isyankârların bedenleri üzerinden kanlı bir şekilde onarma (intikam alma) girişimidir.
Minnâ (مِنَّا)
Arapçada "den/dan" anlamına gelen "min" harf-i ceri ile birinci çoğul şahıs "biz" (nâ) zamirinin birleşimidir. "Bizden" anlamını taşır. İntikamın doğrudan kendi bedenlerine ve inançlarına yöneldiğini ifade eder.
İllâ (إِلَّا)
Arapçada istisna (ancak, sadece, -den başka) edatıdır. Kendisinden önceki olumsuz cümleyi (mâ tenkimu) olumlu ve spesifik bir nedene bağlayarak "hasr" (tahsis) yapar. "Sen bizden sırf şu nedenden dolayı intikam alıyorsun..." anlamını kurar.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "mâ... illâ" (değil... ancak) kalıbının ayetteki retorik (belagat) kurgusunu inceler. Sihirbazlar bu kalıpla, Firavun'un maskesini düşürürler. Firavun onları "devleti yıkmakla, komplo kurmakla" (mekr) suçlamıştı. Sihirbazlar bu istisna edatıyla (illâ) tüm o siyasi iftiraları iptal eder ve "Hayır, bizi öldürmenin tek ve yegâne sebebi bizim hakikate inanmamızdır" diyerek meselenin saf teolojik bir özgürlük mücadelesi olduğunu tarihe ilan ederler.
En Âmennâ (أَنْ آمَنَّا)
"En" mastar edatı ile e-m-n (hemze-mim-nun) kökünden gelen birinci çoğul şahıs (biz) geçmiş zaman fiilinin birleşimidir. "Bizim iman etmemiz, inanmamız" anlamına gelir.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının nefsin sükûnete ermesi, şüphe ve korkunun yok olması, insanın kendini mutlak bir güven (emniyet) içinde hissetmesi ve tasdik etmesi olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "iman" eyleminin hakikati tereddütsüz onaylamak, ona güvenle boyun eğmek ve inkarın mutlak zıddı olmak olduğunu açıklar.
Bi-Âyâti (بِآيَاتِ)
Tekili "âye" olan kelimenin etimolojik kökü e-y-y (hemze-ye-ye) harflerinden oluşur. Başındaki "bâ" harf-i ceri vasıta ve yönelme bildirir.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi diğerlerinden ayıran alamet, iz, nişan ve apaçık delil olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "âyet" kavramının bir iddianın doğruluğunu şüpheye mahal bırakmayacak şekilde ispatlayan rasyonel, teolojik veya mucizevi kanıtlar olduğunu açıklar.
Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ edebiyatında "âyet/mucize" kavramının epistemolojik etkisini okur. Sihirbazlar, Mûsâ'nın getirdiği şeye "sihir" demezler; onu doğrudan "âyet" (ilahi işaret/kanıt) olarak isimlendirirler. Onlar, gerçeği illüzyondan ayırabilen uzmanlar olarak, o devasa yılanın (asanın) bizzat kozmik otoritenin yeryüzündeki imzası (âyeti) olduğunu teyit etmişlerdir.
Rabbinâ (رَبِّنَا)
Kelimenin etimolojik kökü r-b-b (ra-be-be) harflerine dayanır. Sonundaki "nâ" (bizim) aidiyet zamiridir.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyi onarmak, düzeltmek, koruyup gözetmek, terbiye ederek kemale erdirmek ve mutlak malik olmak olduğunu belirtir.
Gabriel Said Reynolds, "Rabbimizin ayetleri" tamlamasındaki siyasi teolojiyi tahlil eder. Sihirbazlar, Firavun'un "Rabb"lik (mutlak otorite) iddiasını kendi sarayında yüzüne karşı kesin bir dille reddederler. İman ettikleri mucizenin (âyetin) kaynağını, sahte bir dünyevi diktatöre değil, kâinatı yöneten "kendi gerçek Rablerine" dayandırarak Firavunizmin ontolojik temelini çökertirler.
Lemmâ (لَمَّا)
Arapçada "-dığı zaman, -ınca, aniden" anlamlarına gelen, bir eylemin gerçekleştiği o kritik anı ve zamanı (zarf) bildiren edattır.
Câetnâ (جَاءَتْنَا)
Kelimenin etimolojik kökü c-y-e (cim-ye-hemze) harflerine dayanır. Geçmiş zaman müennes (dişil) fiili ile "nâ" (bize) muhatap zamirinin birleşimidir. Fiil, akılsız çoğul olan "âyât" kelimesine döner. "Bize geldiklerinde / ulaşınca."
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının gelmek, bir amaca ve hedefe kasti bir yönelişle varmak, bir mekâna veya muhataba intikal etmek olduğunu belirtir. İlahi kanıtların onlara tesadüfen değil, kasti bir hidayet (tecelli) anı olarak ulaştığını sabitler.
Rabbenâ (رَبَّنَا)
Yukarıda analizi yapılan r-b-b (ra-be-be) kökünden gelen "Rabb" kelimesi ile "nâ" (bizim) zamirinin birleşimidir. Cümle başında nida (seslenme) harfi düşmüş (Yâ Rabbenâ) bir yakarış ve dua formudur. Sihirbazlar, Firavun'a hitap etmeyi tamamen keser ve sözü (duayı) doğrudan kendi Yaratıcılarına yöneltirler.
Efriğ (أَفْرِغْ)
Kelimenin etimolojik kökü f-r-ğ (fe-ra-ğayn) harflerine dayanır. İf'al babında, ikinci tekil şahıs (sen) emir kipidir (Ancak Yaratıcı'ya yönelik olduğu için dua/niyaz ifade eder). "Boşalt, üstümüze dök, yağdır."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir kabın tamamen boşalması, içindekinin dökülmesi, bir şeyin bitmesi, tükenmesi ve "şuğl" (meşguliyet/doluluk) kavramının mutlak zıddı olması olduğunu belirtir. Suyu bir kabın içinden, suyu hiç kalmayacak şekilde boca etmeye "ifrâğ" denilir.
Râgıb el-İsfahânî, "ferâğ/ifrâğ" eyleminin sıvı bir maddenin (veya soyut bir erdemin) yukarıdan aşağıya doğru, muhatabın bütün bedenini bütünüyle saracak, kaplayacak ve zerre kadar boşluk bırakmayacak şekilde dökülmesi olduğunu açıklar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin (efriğ) ayetteki kullanımını muazzam bir psiko-teolojik varoluş talebi olarak tahlil eder. Firavun, onları "ellerini ve ayaklarını çaprazlama kesmekle ve hurma kütüklerine asmakla" (çok ağır bir fiziksel işkenceyle) tehdit etmiştir. Sihirbazlar, Allah'tan "Bizi bu işkenceden kurtar, bizi kaçır veya Firavun'u hemen helak et" diye bir dua etmezler. Onlar ölüme hazırlardır. Ancak insan bedeninin o muazzam acı karşısında zayıf düşebileceğini (ve feryat edebileceğini) bildikleri için, Allah'tan o acıyı bastıracak kadar yoğun, devasa ve bardaktan boşanırcasına (efriğ) bir direnç (sabır) talebinde bulunurlar. Tiranın işkence gücüne karşı, ilahi direncin (ifrâğ) zırhını kuşanırlar.
Aleynâ (عَلَيْنَا)
Arapçada "alâ" (üzerine, üstüne) harf-i ceri ile "nâ" (bizim) zamirinin birleşimidir. Dökülen/boşaltılan şeyin (sabrın) tüm bedenlerini ve ruhlarını bütünüyle sarmalayarak üstlerini örtmesini ifade eden yönelme edatıdır.
Sabran (صَبْرًا)
Kelimenin etimolojik kökü s-b-r (sad-be-ra) harflerinden oluşur. Nekra (belirsiz/mutlak) bir mastar olup cümlenin mef'ulü (nesnesi) konumundadır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi sıkıca tutmak, hapsetmek, insanın nefsini (içgüdülerini) engellemesi, acıya ve zorluğa karşı direnç göstermek, dağılıp parçalanmamak olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "sabr" kavramının sadece pasif bir şekilde acı çekmek olmadığını; aklın, dinin ve vicdanın ilkeleri doğrultusunda insanın kendi iç dünyasını, öfkesini ve korkusunu mutlak bir iradeyle zapt etmesi (aktif direnç) olduğunu açıklar.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki diyalektiğinde "sabr" kelimesini en yüce ontolojik erdem (varoluşsal direniş) olarak okur. Sihirbazların talep ettiği sabır, Firavun'un çarmıhında sessizce ağlamak değildir. Bu "sabır"; hakikati bulmuş bir bilincin, bedeni paramparça edilirken bile, kendisini asan zorbanın (Firavun'un) gözlerinin içine bakarak onurundan, tevhidinden ve rasyonalitesinden zerre kadar taviz vermemesi (dik durması) için Allah'tan istenen kozmik ve aktif bir manevi dayanıklılık enerjisidir. Tiranın kılıcını körleştirecek yegâne silah, inancın "sabr"ıdır.
Ve Teveffenâ (وَتَوَفَّنَا)
Kelimenin etimolojik kökü v-f-y (vav-fe-ye) harflerine dayanır. Başındaki "ve" atıf harfidir. Tef'îl babında emir (dua) kipi ve "nâ" (bizi) zamirinin birleşimidir. "Ve bizim canımızı al, bizi vefat ettir."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir sözü bütünüyle yerine getirmek, bir nesneyi eksiksiz, tastamam ve mükemmel bir şekilde almak, süreyi doldurmak ve hak edileni tam olarak ifa etmek olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "vefât / teveffî" kavramının Kuran'da sıradan bir ölüm (mevt) veya biyolojik yok oluş olmadığını; Allah'ın, insana emanet ettiği o ruhu, süresi dolduğunda eksiksiz, saf ve bütüncül bir şekilde geri alması (teslim alması) işlemi olduğunu hassasiyetle açıklar.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), sihirbazların bu kapanış duasındaki (teveffenâ) eskatolojik sükûneti tahlil eder. Onlar, Firavun'un tehdidini (ölümü) bütünüyle kabullenmiş ve içselleştirmişlerdir. Onların duası "yaşamak" üzerine değil, "nasıl ölecekleri" üzerinedir. "Bizim canımızı al" derken, ölümü Firavun'un elinden bir kurban ediliş olarak değil; bizzat Allah'ın elinden kendi ruhlarının şereflice teslim alınışı (teveffî) olarak yeniden kodlamışlardır. İnfaz, ilahi bir kavuşmaya dönüşmüştür.
Müslimîn (مُسْلِمِينَ)
Tekili "müslim" olan kelimenin etimolojik kökü s-l-m (sin-lam-mim) harflerine dayanır. İf'al babında ism-i fâil çoğuludur ve cümlede "hal" (durum zarfı) konumundadır. "Teslim olmuş kimseler/Müslümanlar olarak."
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının her türlü hastalıktan, kusurdan, isyandan ve tehlikeden uzak olmak, barış, güvenlik (selamet) ve bir otoriteye karşı hiçbir direniş göstermeden bütünüyle boyun eğmek olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "islâm/müslim" kavramının Kuran terminolojisinde, insanın kibrinden, benliğinden ve dünyevi arzularından bütünüyle sıyrılarak, hem aklen hem de kalben Allah'ın mutlak iradesine pürüzsüz bir teslimiyet göstermesi olduğunu açıklar.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bu kapanış kelimesini varoluşsal bir "ontolojik mutasyon" (kimlik değişimi) olarak derinlemesine tahlil eder. Cümlenin başında, Firavun'un sarayına büyük bir kibirle "sihirbazlar" (es-seharatü) kimliğiyle, altın ve makam hırsıyla giren bu insanlar; sadece birkaç dakika içinde yaşanan tevhidi bir aydınlanmayla o saraydan (ve dünyadan), en saf, en arınmış ve kibrinden bütünüyle soyutlanmış "müslimîn" (Allah'a teslim olanlar) kimliğiyle çıkarlar (ölürler). Diktatörün o vahşi idam mangası (çarmıh), aslında onların dünyevi bir yalan olan sihirbazlık üniformalarını yırtmış; altından hakikate boyun eğen ve ahirete özgürce uçan "müslim" şuurunu doğurmuştur. Ayet, yeryüzünün en görkemli ahlaki başkaldırısını, "teslimiyet" (müslimîn) kelimesiyle ebedileştirir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla