Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

A'râf Sûresi, 97. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    A'râf Sûresi, 97. Ayet

    اَفَاَمِنَ اَهْلُ الْقُرٰٓى اَنْ يَأْتِيَهُمْ بَأْسُنَا بَيَاتاً وَهُمْ نَٓائِمُونَۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Efeemine ehlu-lkurâ en ye/tiyehum be/sunâ beyâten vehum nâ-imûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      97. Yoksa o ülkenin halkı geceleyin uyurlarken kendilerine azabımızın gelmeyeceğinden emin mi idiler?

      98. Veya o ülke halkının güpegündüz eğlenirlerken kendilerine azabımızın gelmeyeceği konusunda güvenceleri mi vardı?

      Yoksa o ülkenin halkı geceleyin uyurlarken kendilerine azabımızın gelmeyeceğinden emin mi idiler? Bu ayet görünüşte soru cümlesidir, fakat hakikatte düz bir cümledir. Nitekim şu ayet-i kerime de böyledir: "Bunların kalplerinde çürüklük mü var, yoksa şüpheye mi düştüler ya da korkuyorlar mı?". Bu ayet de görünüşte bir şüphe ve tereddüt manasına gelmekte, fakat hakikatte düz bir cümledir. Cenab-ı Hak sanki şöyle demiştir: Onların kalplerinde çürüklük vardır, şüphe vardır ve Allah'ın kendilerine haksızlık etmesinden korkmaktadırlar. İşte O ülkenin halkı emin mi idiler? ... Veya o ülke halkının güvenceleri mi vardı? mealindeki ayetler de soru cümlesi değil, düz cümledir. Allah sanki şöyle demektedir: O ülkenin halkı geceleyin uyurlarken kendilerine azabımızın gelmeyeceğinden emin oldular. O ülkenin halkı güpegündüz kendilerine azabımızın gelmeyeceği konusunda güvenceleri vardı. Sonra O ülkenin halkı emin mi idiler? ... Veya o ülke halkının güvenceleri mi vardı? mealindeki ayetlerin anlamında ihtilaf edilmiştir. Hasan [el-Basri] şöyle dedi: Bu ayetler, önceki ümmetler hakkındadır, onların, Allah'ın cezasının ve azabının gelmeyeceğinden emin olduklarını haber vermektedir. Ancak ayetin bu ümmete söylenmesinin amacı, onların yaptıklarına benzer şeyler yapmalarından sakındırmaktır. Başkaları şöyle dediler: Bu ayetler, geçmiş ümmetler hakkında değil bu ümmetten belli bir bölgede bulunanlar hakkındadır, onlar hakkında şöyle demektedir: Bunlar da onlar gibi azabımızın gelmeyeceğinden emin oldular. Halbuki bunlar da, ötekilerin yaptıklarına benzer şeyler yaptıklarında kendileri ahirette azaba uğratılacaktır, tıpkı ötekilerin dünyada azaba uğratıldığı gibi. Geceleyin uyurlarken ve güpegündüz eğlenirlerken . . . Bu ifadeler, onlara azabın güven içinde oldukları sırada, yani uykuda iken ve eğlenirken geldiğini haber vermektedir. Eğlence hali, gaflet halidir, insanın en çok güvende olduğu hal de ancak uyku halidir. Onlara azabın ancak gaflet halinde iken gelmiş olmasının sebebi, en doğrusunu Allah bilir ya, Mekkeli ve diğer kafirlere, Resulullah'ı (s.a.) yalanlamaları halinde başlarına gelecek olan felaketi ikaz etmek içindir. Çünkü böylece onlar hiçbir zaman kendilerini Allah'ın azabından güvende görmeyeceklerdi. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        E Fe Emine (أَفَأَمِنَ)

        Kelime üç kısımdan oluşur: Başındaki "E" (hemze) istifham (soru) edatıdır, "fe" atıf (bağlaç) harfidir ve "emine" fiili gelir. Etimolojik kökü e-m-n (hemze-mim-nun) harflerine dayanır. Geçmiş zaman, üçüncü tekil şahıs fiilidir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının nefsin (ruhun) sükûnet bulması, şüphe ve korkunun tamamen ortadan kalkması, endişenin yerini mutlak bir güven (emniyet) hissine bırakması olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "emn" eyleminin, kişinin kendisini her türlü tehlikeden, azaptan veya sürprizden uzak, garanti altında hissetmesi durumu olduğunu açıklar.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), soru hemzesi ve atıf harfiyle kurulan bu gramatik yapının (E-fe-emine / "Yoksa güvende mi hissettiler?") Kuran'daki sarsıcı retorik (belagat) şiddetini tahlil eder. Bu, bilgi bekleyen bir soru değil; bir önceki ayetteki yıkımlara (helaklere) rağmen hala kendilerine hiçbir şey olmayacağı rahatlığına kapılan Câhiliye aklının o sahte güvenlik (emniyet) hissini paramparça eden, küstahlıklarını yüzlerine vuran muazzam bir kınama (tevbih) ve varoluşsal şoklama cümlesidir.

        Ehlü (أَهْلُ)

        Kelimenin etimolojik kökü e-h-l (hemze-he-lam) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının ünsiyet kurmak, aşinalık, bir şeye ait olmak ve bir mekânın/evin asıl mensupları olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ehl" kavramının sadece biyolojik aileyi değil, aynı mekânı, aynı sosyal ve hukuki düzeni paylaşan organik, sosyolojik topluluğu ifade ettiğini açıklar.

        El-Kurâ (الْقُرَىٰ)

        Tekili "karye" olan bu kelimenin etimolojik kökü k-r-y (kaf-ra-ye) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir araya toplamak, cem etmek ve suyu bir havuzda biriktirmek (kary) olduğunu belirtir. İnsanların bir araya gelip kalabalıklar halinde toplandığı yerleşim yerlerine (kent/kasaba) bu birikme özelliğinden dolayı "karye", çoğuluna ise "kurâ" denilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, "karye" kavramının insanların hukuki ve sosyal bir düzen içinde yaşadıkları medeni yerleşim merkezleri olduğunu ifade eder.

        Michael Cook, "kurâ" (şehirler) kavramını Geç Antik Çağ Arabistan'ının jeopolitiği ekseninde inceler. Ayet, çölde dağınık yaşayan bedevileri değil; medeniyet kurmuş, surları olan, ekonomisi güçlü "şehir halklarını" (ehle'l-kurâ) hedefe koyar. Çünkü kibrin, sömürünün ve kendisini ilahi yasalardan bağımsız (güvende) hissetme şımarıklığının en çok kurumsallaştığı yerler bu şehirlerdir.

        En Ye'tiyehüm (أَنْ يَأْتِيَهُمْ)

        "En" mastar edatı ve e-t-y (hemze-te-ye) kökünden gelen "ye'tiye" muzari fiili ile "hüm" (onlara) zamirinin birleşimidir. "Onlara gelmesinden" anlamını taşır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının gelmek, bir şeye yönelmek, bir durumu icra etmek ve kasti olarak bir hedefe varmak/ulaşmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ityân" eyleminin Kuran'da bir olgunun veya azabın muhataba kaçınılmaz bir şekilde ve doğrudan isabet etmesi anlamında kullanıldığını açıklar.

        Be'sünâ (بَأْسُنَا)

        Kelimenin etimolojik kökü b-e-s (be-hemze-sin) harflerine dayanır. Sonundaki "nâ" (bizim) zamiridir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının şiddet, zorluk, meşakkat, savaşta gösterilen çetinlik ve korkunçluk olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "be's" kavramının dışsal şartların bozulmasıyla ortaya çıkan yıkım, savaş veya ilahi cezanın en şiddetli ve ezen formu olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın teodise (ilahi adalet) anlatısında bu kelimenin ontolojik ağırlığını okur. Şehir halklarına gelecek olan felaket sıradan bir doğa olayı değil, doğrudan doğruya mutlak iradenin sahiplendiği "Bizim şiddetli azabımızdır" (be'sünâ). Kendini tanrılaştıran medeniyetlerin kibrine karşı inen bu "be's", o sahte iktidarları un ufak eden mutlak ezici (kahhar) bir ilahi müdahaledir.

        Beyâten (بَيَاتًا)

        Kelimenin etimolojik kökü b-y-t (be-ye-te) harflerinden oluşur. Zaman ve hal zarfı olarak kullanılmıştır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının gecelemek, gece vaktini bir yerde geçirmek, barınmak ve gecenin o örtücü karanlığına girmek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "beyât" ve "tebyît" kavramlarının, bir işin, saldırının veya olayın gece vakti, insanlar istirahatte ve tamamen habersizken aniden gerçekleşmesi/planlanması olduğunu açıklar.

        Angelika Neuwirth, eskatolojik (sona ve yıkıma dair) edebiyatta "gece baskını/geceleyin geliş" (beyâten) motifinin teolojik işlevini tahlil eder. Azabın gece gelmesi, insanın evrene, doğaya ve ilahi iradeye karşı en savunmasız olduğu zaman dilimini sembolize eder. Şehir hakları gündüzleri ekonomileriyle ve ordularıyla övünürken; azap onları, tüm bu dünyevi kalkanların devre dışı kaldığı, karanlığın içindeki o mutlak acziyet anında kıskıvrak yakalar.

        Ve Hüm (وَهُمْ)

        "Ve onlar (şu haldeyken)." Arapçada cümleye hal (durum) anlamı katan "vav-ı haliye" ve "onlar" zamirinin birleşimidir. Yakalanış anındaki o trajik, ironik ve çaresiz psikolojik durumu tasvir etmeye başlar.

        Nâimûn (نَائِمُونَ)

        Tekili "nâim" olan kelimenin etimolojik kökü n-v-m (nun-vav-mim) harflerine dayanır. İsm-i fâil çoğuludur, bulundukları durumu ifade eder.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bedenin sükûnet bulması, hareketin durması, idrakin ve şuurun kapanması (uyku hali) olduğunu belirtir. Uyanıklık (yakaza) halinin mutlak zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "nevm" kavramının insanın duyularının dış dünyaya kapanması, gaflete veya istirahate dalarak savunma mekanizmalarını yitirmesi olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Kuran'daki bu sahneyi (geceleyin uyurlarken azabın gelmesini) Câhiliye kibrinin ve insanın sahte ontolojik güvenliğinin en dramatik ifşası olarak okur. İnsanlar (şehir halkları), evlerinin kalın duvarlarına, kilitli kapılarına ve şehirlerinin aşılamaz surlarına güvenerek; dünyada mutlak bir emniyet içinde olduklarını zannedip o derin "uykuya" (nâimûn) dalarlar. Gafletin ve konforun zirvesidir bu. Azabın (be'sünâ) tam da bu uyku halinde gelmesi, materyalist aklın o çok güvendiği tüm fiziksel tedbirlerin ilahi irade karşısında bir hiç olduğunu gösteren; insanı yatağında, en aciz ve en şuursuz halinde avlayan mutlak bir teolojik çöküş tablosudur. İnsan, kendi ördüğü kozada (şehirde) uyurken ölüme uyanmıştır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X