قَالَ الْمَلَأُ الَّذ۪ينَ اسْتَكْبَرُوا مِنْ قَوْمِه۪ لَنُخْرِجَنَّكَ يَا شُعَيْبُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَكَ مِنْ قَرْيَتِنَٓا اَوْ لَتَعُودُنَّ ف۪ي مِلَّتِنَاۜ قَالَ اَوَلَوْ كُنَّا كَارِه۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
A'râf Sûresi, 88. Ayet
Daralt
X
-
Kavminden büyüklük taslayan önderler kesimi şöyle dediler: 'Ey Şuayb! Ya seni ve seninle beraber inananları kesinlikle şehrimizden çıkaracağız veya mutlaka dinimize döneceksiniz!' Şuayb dedi ki: İstemesek de mi?
Büyüklük taslayan önderler kesimi şöyle dediler. Burada geçen "mele"' (مَلَأ) kelimesinin, onların büyükleri ve önderleri anlamına geldiğini çeşitli yerlerde açıklamıştık. Ayetteki Büyüklük taslayanlar mealindeki "istekberû" (اسْتَكْبَرُوا) lafzı, kendilerinden daha alt konumda olan birine itaat etmek ve ona boyun eğmek emri karşısında büyüklenenler anlamına gelir. Çünkü onlar aralarında Şuayb'ı zayıf ve hor görüyorlardı, nitekim Allah, onların şöyle söylediklerini haber vermektedir: "Aramızda seni zayıf görüyoruz! Eğer kabilen olmasaydı, seni mutlaka taş atarak öldürürdük. Bizim karşımızda sen güçlü biri değilsin". Sonra onlar, dünya işlerinde kendilerinden daha alt konumda olan birine boyun eğmeyi adalete uygun görmüyorlardı. Onlar bu fikri lanetlenmiş İblis'ten almışlar, onu taklit ediyorlar ve şöyle diyorlardı: "Ben ondan daha üstünüm". Lanetli İblis, Adem'e secde etmekle emrolunduğunda böyle demiş ve Allah'ın Adem'e boyun eğme emrini adil bulmamıştı. Buna göre onlar da kendilerinden daha alt konumda olan birine boyun eğmeyi adil bulmamışlar, ona karşı büyüklenmişler ve bu yüzden küfre girmişlerdi.
Ey Şuayb! Ya seni ve seninle beraber inananları kesinlikle şehrimizden çıkaracağız. Buna Hasan [el-Basri] seni öldüreceğiz diye anlam vermiştir. Başkaları da bizzat şehirden çıkarma anlamını verdiler. Yani eğer bizim dinimize uymazsan Seni ve seninle beraber inananları kesinlikle Şehrimizden çıkaracağız. Peygamberlerin hemen hepsi, öldürülmek ve vatanından kovulmak tehdidi ile karşılaşmışlardır. Nitekim onlar da şöyle demişlerdi: "Eğer kabilen olmasaydı, seni mutlaka taşlayarak öldürürdük". Lût kavmi de Lût'a şöyle demişti: "Ey Lût! Bu tutumundan vazgeçmezsen, iyi bil ki sen de kovulacaksın". Nuh'un kavmi de şöyle demişti: "Bu işten vazgeçmezsen, kesinlikle sen de taşlanacaksın!". İnsanların bizim peygamberimiz [Muhammed aleyhisselam] hakkındaki sözlerini de Cenab-ı Hak şöyle haber vermektedir: "Hatırlar mısın? İnkar edenler seni etkisiz hale getirmek için tuzaklar kuruyorlardı". Görüldüğü üzere, Allah'ın selamı üzerlerine olsun nebiler ve resuller, öldürülmek ve vatanlarından kovulmak tehdidine maruz kalmışlardı. Buna göre Şuayb'ın kavminin de söylediğimiz gibi Şuayb'a aynı tehdidi yapmış olması muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir. Aynı şekilde onlar bütün peygamberlere şöyle diyorlardı: "inkarcılar peygamberlerine 'sizi kesinlikle yurdumuzdan çıkarırız' dediler". Bütün kafirlerin adeti budur; peygamberleri önce vatanından kovmakla, sonra da öldürmekle korkutuyorlardı.
Veya mutlaka dinimize döneceksiniz! Muhtemelen onlara göre Şuayb, önceleri onların mensup oldukları dine bağlı idi, çünkü Şuayb ibadetini gizlice yaptığı için onun Allah'a ibadetini görmüyorlardı. Bundan dolayı onlar mensup olduğu dinde kalması için Mutlaka dinimize döneceksiniz diyorlardı. Nitekim Salih aleyhisselama da ümmeti şöyle demişti: "Sen bundan önce içimizde kendisine ümit bağlanan biriydin". Onlar da Salih aleyhisselamın daha önce kendi dinlerine bağlı olduğunu zannediyorlardı. Şuayb aleyhisselamın ümmetinin Mutlaka döneceksiniz sözü de, daha önce mensup olduğu dine döneceği anlamındadır. Bu ayetin, başlangıçta oraya girmek ve tercihini o yönde kullanmak anlamına gelmesi de muhtemeldir. Nitekim Cenab-ı Hak "Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır" buyurmaktadır; bu cümle onların önce karanlıklarda oldukları sonra aydınlık yoluna çıkarıldıkları anlamında değil, başlangıçta karanlığın dışında tutmuştur. Açıklamaya çalıştığımız ayet de böyledir.
Şuayb dedi ki: İstemesek de mi? Yani istemesek de sizin dininize dönecek miyiz? Aklımız ve tabiatımız sizin dininize girmeyi reddettiği halde ona nasıl döneceğiz?
Yorumu Yorumla
-
Kâle (قَالَ)
Kelimenin etimolojik kökü k-v-l (kaf-vav-lam) harflerine dayanır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının söz söylemek, konuşmak ve harfleri bir araya getirerek anlamlı bir beyanda bulunmak olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kavl" eyleminin sadece fiziksel bir kelam olmadığını; kişinin bir konudaki felsefi, siyasi veya teolojik duruşunu (ideolojisini) açıkça dışa vurması (resmen ilan etmesi) olduğunu açıklar.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın polemik (tartışma) sahnelerinde bu kelimenin kullanımını tahlil eder. Şu'ayb peygamberin tevhid ve ekonomik adalet çağrısına karşı, oligarşinin "dedi/cevap verdi" (kâle) şeklinde söze girmesi; teolojik bir tartışmadan ziyade, statükonun kaba kuvvetle kendini savunmaya geçtiği o despotik ve otoriter başkaldırının (restleşmenin) ilanıdır.
El-Meleü (الْمَلَأُ)
Kelimenin etimolojik kökü m-l-e (mim-lam-hemze) harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyi doldurmak (imlâ) ve boşluğun zıddı olduğunu belirtir. Toplumun ileri gelenlerine "mele'" denilmesinin nedeni, servetleri ve ihtişamlarıyla insanların gözlerini doldurmaları veya toplandıklarında karar meclislerini tıka basa işgal etmeleridir.
Râgıb el-İsfahânî, "mele'" kavramının toplumda söz sahibi olan, ekonomik ve siyasi gücü elinde tutan aristokrat (kodaman) tabaka olduğunu açıklar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi Câhiliye sosyolojisi bağlamında değerlendirir. Şu'ayb peygambere karşı çıkanların sıradan halk değil, "mele'" (kabile oligarşisi) olması Kuran'ın değişmez bir sosyolojik yasasıdır. Peygamberin getirdiği ölçü ve adalet (mizan) dini, doğrudan doğruya bu elitlerin sömürüye dayalı ekonomik iktidarlarını tehdit ettiği için; en şiddetli ve örgütlü itiraz her zaman bu "doymuş" sınıftan gelir.
Ellezîne İstekberû (الَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا)
"İstekberû" fiilinin etimolojik kökü k-b-r (kef-be-ra) harflerine dayanır. İstif'al babında geçmiş zaman fiilidir. İlgi zamiri (ellezîne) ile elit sınıfın temel sıfatı olarak sabitlenmiştir.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının büyüklük, yücelik, bir şeyin asıl kısmı, rütbece üstünlük ve başkalarına galip gelmek olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "istikbâr" kavramının, insanın kendisinde gerçekte olmayan bir büyüklüğü talep etmesi, hakikate boyun eğmeyi reddederek haddini aşması olduğunu açıklar.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki anlambiliminde istikbâr eylemini "imanın" mutlak ontolojik zıddı olarak derinlemesine analiz eder. Medyen elitlerinin (mele') asıl sorunu ilahi mesajı anlamamaları değil; o mesaja inandıkları takdirde kendi sahte "büyüklüklerini" ve alt tabaka üzerindeki tahakkümlerini kaybedeceklerini bilmeleridir. Kibir, gerçeğin önündeki en kalın ideolojik zırhtır.
Min Kavmihî (مِنْ قَوْمِهِ)
Kelimenin etimolojik kökü k-v-m (kaf-vav-mim) harflerinden oluşur.
İbn Fâris, ayağa kalkmak, dikilmek, bir arada eylemde bulunan ve birbirine destek olan insan kitleleri olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, aynı soy, dil veya çıkarlar etrafında toplanmış topluluk olduğunu ifade eder. İtirazın, dışarıdan gelen bir düşmandan değil, "kendi kavminden" (min kavmihî) gelmesi peygamberane hüznün sosyolojik boyutunu vurgular.
Lenuhricenneke (لَنُخْرِجَنَّكَ)
Kelimenin etimolojik kökü h-r-c (hı-ra-cim) harflerine dayanır. İf'al babında muzari fiildir. Başındaki "lam" (lam-ı tekit) ve sonundaki şeddeli "nun" (nun-u müşeddede) ile muazzam bir pekiştirme yapılmıştır. "Andolsun ki seni kesinlikle çıkaracağız!" demektir.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyin içinden dışına çıkması (huruç), bulunduğu yeri terk etmesi olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ihrâc" eyleminin bir bireyi, ait olduğu vatanından ve evinden zorla, baskı kurarak koparıp atmak (sürgün etmek) olduğunu açıklar.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu fiilin gramatik yapısındaki retorik şiddeti tahlil eder. Cümlenin taşıdığı çifte pekiştirme (lam ve nun), Medyen oligarşisinin tahammülsüzlüğünü ve öfkesini yansıtır. Karşılarında mantıklı bir cevap (beyyine) veremedikleri peygamberi, kaba kuvvete ve devlet terörüne (sürgüne) başvurarak susturma çabasıdır.
Yâ Şu'aybü (يَا شُعَيْبُ)
Özel isimdir. (Kökü ş-a-b).
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), hitap şeklindeki psikolojik tahkiri (aşağılamayı) inceler. Elitler ona "Ey Allah'ın elçisi" veya "Ey kardeşimiz" demezler; doğrudan, kuru ve otoriter bir şekilde "Ey Şu'ayb" diyerek hitap ederler. Bu, onun nübüvvetini reddetmek, onu sıradanlaştırarak kendi kabilevi hiyerarşilerinde ezebilecekleri basit bir fert statüsüne indirgemek için kullanılan edebi bir dışlama taktiğidir.
Vellezîne Âmenû Meake (وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَكَ)
İman edenlerin (kökü e-m-n) onunla "beraber" (m-a) olduğunu belirten tamlamadır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, elitlerin sürgün tehdidine inananları da (âmenû) katmalarını ontolojik bir arındırma politikası olarak okur. Statüko, sadece peygamberi değil; onun etrafında şekillenen, Câhiliye ahlakını (sömürüyü) reddedip vahye "güvenen" tüm o yeni teolojik cemaati bir "virüs" gibi görerek kendi yozlaşmış toplumlarından tamamen temizlemeyi amaçlar.
Min Karyetinâ (مِنْ قَرْيَتِنَا)
Kelimenin etimolojik kökü k-r-y (kaf-ra-ye) harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir araya toplamak ve biriktirmek (kary) olduğunu belirtir. İnsanların toplandığı ve yerleştiği kent/kasaba anlamına gelir.
Râgıb el-İsfahânî, insanların hukuki ve sosyal bir düzen içinde yaşadıkları yerleşim merkezi olduğunu açıklar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sonundaki "nâ" (bizim) aidiyet zamirine dikkat çeker. Oligarşi, "Şehrimizden" (karyetinâ) diyerek; toprakları, piyasayı ve vatanı sadece kendi mülkleri/tekel alanları olarak gördüklerini ilan eder. Kendileri gibi inanmayanları ve ticarette hile yapmayanları o şehrin asil bir vatandaşı olarak görmez, onları "şehrin düzenini bozan yabancılar" olarak fişlerler.
Ev (أَوْ)
Arapçada "veya, yahut" anlamına gelen bağlaçtır. İki zorba seçenek arasında bir dayatma sunar.
Leteûdünne (لَتَعُودُنَّ)
Kelimenin etimolojik kökü a-v-d (ayn-vav-dal) harflerine dayanır. Başında "lam-ı tekit" ve sonunda şeddeli "nun" vardır. "Kesinlikle döneceksiniz" anlamına gelir.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının geri dönmek, bir şeyi tekrar etmek ve eskilik olduğunu belirtir. "Âdet" kelimesi de tekrarlanan alışkanlık olduğu için bu köktendir.
Râgıb el-İsfahânî, "avd" eyleminin bırakılmış veya uzaklaşılmış eski bir inanca, duruma veya fiile yeniden (zorla veya isteyerek) rücu etmek olduğunu açıklar.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın polemik diyalektiğinde bu dayatmayı Câhiliye'nin mutlak tahakkümü olarak analiz eder. Seçenekler korkunçtur: Ya fiziksel yok oluş (sürgün) ya da ontolojik yok oluş (ataların dinine geri dönüş). Oligarşi, peygamberden ve inananlardan sadece susmalarını değil; bilakis eski sömürü sistemine aktif olarak geri dönüp (leteûdünne) o yozlaşmış sisteme asimile olmalarını şart koşar.
Fî Milletinâ (فِي مِلَّتِنَا)
Kelimenin etimolojik kökü m-l-l (mim-lam-lam) harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir yolu tekrar tekrar yürümek, dikiş dikmek, yazdırmak/dikte etmek (imlâ) olduğunu belirtir. Toplum tarafından nesiller boyu benimsenip dikte edilen inanç sistemine "millet" denilmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, "millet" kavramının, bir toplumun üzerinde uzlaştığı, kendilerini bağlayıcı kıldıkları siyasi, sosyal ve teolojik kurallar bütünü (din) olduğunu açıklar.
Arthur Jeffery, kelimenin evrensel etimolojisini inceleyerek, Aramice ve Süryanicedeki "melltā" (söz, doktrin, yasa, inanç) kelimesiyle derin bir kavramsal ortaklığa sahip olduğunu belirtir. Medyen elitlerinin "bizim milletimiz", soyut bir tapınak dini değil; tartıda hile yapmayı mubah gören, kârı ve parayı putlaştıran o köklü ekonomik (kapitalist) ideolojilerinin ta kendisidir.
Kâle (قَالَ)
K-v-l (söz söylemek) kökündendir. Şu'ayb peygamberin o ezici zorbalığa ve tehdide karşı hiçbir panik göstermeden, imanın verdiği muazzam bir cesaretle anında söze girmesini (cevap vermesini) ifade eder.
E Ve Lev (أَوَلَوْ)
İstifham (soru) hemzesi "E", atıf harfi "vav" ve şart (varsayım) edatı "lev" (eğer/olsa bile) harflerinin birleşimidir. "Öyle mi? Şayet ... olsak bile mi?" anlamını taşır.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu gramatik yapının Kuran'daki en sarsıcı retorik (belagat) başkaldırılarından biri olduğunu belirtir. Şu'ayb peygamber, kendisine sunulan o iki korkunç seçeneği reddederken uzun bir savunma yapmaz; "İstemesek bile mi?" (e ve lev) diyerek zorbalığın mantıksızlığını, adaletsizliğini ve insan doğasına aykırılığını tek bir soru edatıyla darmadağın eder.
Künnâ (كُنَّا)
Kelimenin etimolojik kökü k-v-n (kef-vav-nun) harflerine dayanır. "Biz idik / biz olsak" anlamında geçmiş zaman birinci çoğul şahıs fiilidir. Şartlı soruya ("lev") bağlanmıştır.
Kârihîn (كَارِهِينَ)
Tekili "kârih" olan kelimenin etimolojik kökü k-r-h (kef-ra-he) harflerinden oluşur. İsm-i fâil çoğuludur. Hal (durum) zarfı olarak kullanılmıştır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyden iğrenmek, tiksinmek, meşakkat, zorluk ve isteksizlik olduğunu belirtir. Sevginin ve arzunun (hubb) mutlak zıddıdır. İnsanın iradesi dışında zorlanmasına (ikrah) bu kökten atıf yapılır.
Râgıb el-İsfahânî, "kerh/kerâhet" kavramının insanın fıtraten, vicdanen veya aklen bir şeyi reddetmesi, ona karşı kalbinde derin bir nefret ve dayanılmaz bir tiksinti duyması durumu olduğunu açıklar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Kuran'ın vicdan/din hürriyeti ekseninde bu kavramı derinlemesine tahlil eder. Şu'ayb peygamber, oligarşiye "Biz sizin dininizden/sisteminizden iğreniyorsak, ona kalben derin bir tiksinti (kerh) duyuyorsak da mı bizi zorla dininize (milletinize) sokacaksınız?" diye sorar. Bu, Câhiliye sisteminin despotizmini, fikir özgürlüğünün yokluğunu ifşa eden ontolojik bir çığlıktır. İman veya küfür, kalbin özgür ve fıtri bir tercihidir; zorbalıkla, sürgün tehdidiyle veya kılıç zoruyla (ikrahla) insanın zihniyeti ve kalbi değiştirilemez. Bedenler zincirlense veya sürülseniz bile, kalpteki o "kârihîn" (iğrenme/reddetme) hali, imanın zorbalığa karşı kazandığı mutlak içsel zaferdir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla