Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

A'râf Sûresi, 87. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    A'râf Sûresi, 87. Ayet

    وَاِنْ كَانَ طَٓائِفَةٌ مِنْكُمْ اٰمَنُوا بِالَّـذ۪ٓي اُرْسِلْتُ بِه۪ وَطَٓائِفَةٌ لَمْ يُؤْمِنُوا فَاصْبِرُوا حَتّٰى يَحْكُمَ اللّٰهُ بَيْنَنَاۚ وَهُوَ خَيْرُ الْحَاكِم۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-in kâne tâ-ifetun minkum âmenû billeżî ursiltu bihi vetâ-ifetun lem yu/minû fasbirû hattâ yahkuma(A)llâhu beynenâ(c) vehuve ḣayru-lhâkimîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Eğer içinizden bir grup bana gönderilene inanmış, bir grup da inanmamışsa, artık Allah aramızda hükmünü verinceye kadar sabredin! O, hükmedenlerin en iyisidir.

      Eğer içinizden bir grup bana gönderilene inanmış, bir grup da inanmamışsa, artık sabredin! İbn Abbas (r.a.) şöyle dedi: Şuayb (s.a.) bunu gördüğünde kavmi az idi, yanında da başka bir kavim vardı ve bunu onlara söylüyordu: Eğer içinizden bir grup bana gönderilene inanmış, bir grup da inanmamışsa, artık sabredin, ey iman edenler! Allah aramızda hükmünü verinceye kadar. Yani onların helakini gerçekleştirinceye kadar sabredin! Çünkü Şuayb aleyhisselam savaşla emrolunmamıştı. Bazıları şöyle dedi: Eğer içinizden bir grup, yani müminler, bana gönderilene inanmış, yani azabın geleceğine inanmış; bir grup da, yani kafirler de, inanmamışsa, azabın geleceğine inanmamışsa, artık sabredin ey kafirler! Allah aramızda hükmünü verinceye kadar, yani dünyada size azabı gönderinceye kadar sabredin! O, hükmedenlerin en iyisidir. Bu ayetin şöyle bir anlama gelmesi de muhtemeldir: Onlar putlara tapıyor ve şöyle diyorlardı: "Sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz". Ayrıca onlar, yaptıkları fiilleri Allah'ın kendilerine emrettiğini söylüyorlardı. Onlar, yaptıklarının Allah'ın emri olduğunu iddia ediyorlardı, Şuayb aleyhisselam da onlara şöyle diyordu: Öyleyse Allah aramızda hükmünü verinceye kadar sabredin! O zaman Allah'ın neyi emrettiğini göreceksiniz, kafirlerin yaptıklarını mı, yoksa bizim yaptıklarımızı mı?​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâne (كَانَ)

        Kelimenin etimolojik kökü k-v-n (kef-vav-nun) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının olmak, varlık sahasına çıkmak, mevcudiyet ve süreklilik olduğunu belirtir. Ayetteki "in kâne" (eğer öyleyse/olduysa) yapısı, ortaya çıkan fiili bir durumun tespitidir.

        Tâifetün (طَائِفَةٌ)

        Kelimenin etimolojik kökü t-v-f (tı-vav-fe) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyin etrafında dönmek, tavaf etmek, dolanmak ve bir bütünün içinden ayrılan, kopan parça olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "tâife" kavramının büyük bir toplumun (kavmin) içinden belirli bir ideoloji, inanç veya amaç etrafında birleşerek ayrışan, kendi içinde organik bir bütünlük sağlayan zümre veya fırka olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Kuran'daki sosyolojik karşılığını tahlil eder. Şu'ayb peygamberin tebliği, Medyen'in tek parça gibi görünen kabile asabiyetini (toplumsal yapısını) ideolojik olarak iki "tâifeye" (inananlar ve inanmayanlar) bölmüştür. Vahiy, statükoyu sarsan ve insanları kan bağına göre değil, ahlaki/teolojik duruşlarına göre yeniden sınıflandıran bir ayrıştırıcı kılıç işlevi görmüştür.

        Minküm (مِّنكُمْ)

        "Sizden" anlamına gelir. "Min" (den/dan) edatı ile "küm" (siz) zamirinin birleşimidir. Bu bölünmenin dışarıdan gelen yabancılarla değil, bizzat aynı toplumun kendi iç dinamiklerinde, aynı kandan olan insanlar arasında gerçekleştiğini (içsel bir teolojik yarılma olduğunu) vurgular.

        Âmenû (آمَنُوا)

        Kelimenin etimolojik kökü e-m-n (hemze-mim-nun) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının nefsin sükûnete ermesi, şüphe ve korkunun yok olması, emanete hıyanetin zıddı olan mutlak güven (emniyet) durumu olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "iman" eyleminin hakikati tasdik edip ona güvenle boyun eğmek olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki sisteminde bu kavramı tahlil eder. Birinci tâifenin (grubun) "iman etmesi", sadece zihinsel olarak bir yaratıcıyı kabul etmeleri değildir. Medyen bağlamında iman; Şu'ayb'ın getirdiği yeni ahlaki ve adil ekonomik nizamı onaylayarak o sisteme mutlak bir "güven" duymak ve oligarşinin sömürü düzeninden ontolojik olarak kopmaktır.

        Billezî (بِالَّذِي)

        "Bi" (ile) harf-i ceri ve "ellezî" (o şey ki) ism-i mevsulünün birleşimidir. İmanın neye yöneltildiğini (gönderilen vahye) bağlar.

        Ürsiltü (أُرْسِلْتُ)

        Kelimenin etimolojik kökü r-s-l (ra-sin-lam) harflerinden oluşur. İf'al babında, birinci tekil şahıs meçhul (edilgen) fiildir. "Ben gönderildim" demektir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyi usulca serbest bırakmak, belli bir amaca yönlendirmek ve elçiyle göndermek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, mutlak bir otoritenin (Allah'ın) mesajını aslına sadık kalarak iletmekle görevlendirilen kişinin (resulün) durumunu açıklar.

        Gabriel Said Reynolds, kelimenin pasif (edilgen) yapısındaki teolojik savunmayı Geç Antik Çağ bağlamında okur. "Ben gönderildim" (ürsiltü) diyen peygamber, davet ettiği nizamın kendi şahsi hırsı, siyasi kurgusu veya icadı olmadığını; kendisinin sadece aşkın bir iradenin seçtiği "taşıyıcı" bir vasıta olduğunu ilan eder. Bu beyan, Câhiliye'nin "kendi kendine liderlik taslıyor" şeklindeki o kaba ve şahsi rekabet argümanını boşa çıkarır.

        Ve Tâifetün (وَطَائِفَةٌ)

        Yukarıda analizi yapılan t-v-f kökünden "diğer grup/zümre". Toplumsal yarılmanın inkar tarafını temsil eden cephesidir.

        Lem Yü'minû (لَّمْ يُؤْمِنُوا)

        Kelimenin etimolojik kökü e-m-n (hemze-mim-nun) harflerine dayanır. Başındaki "lem" edatı ile geçmişte ve şu anda "inanmadılar, güvenmediler" anlamında olumsuzluk (nefy) bildirir. Medyen oligarşisinin ve onların peşinden gidenlerin hakikate, adalete ve ölçüye karşı sürdürdükleri o sarsılmaz ekonomik/teolojik direnişin kesin beyanıdır.

        Fasbirû (فَاصْبِرُوا)

        Kelimenin etimolojik kökü s-b-r (sad-be-ra) harflerine dayanır. Başındaki "fe" takibiye bildirir. Emir kipidir.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi sıkıca tutmak, hapsetmek, bağlamak, darlıkta durmak ve acıya/zorluğa katlanmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sabr" eyleminin, aklı ve dini ilkeleri, nefsin arzularına, dış dünyanın baskılarına ve şiddete karşı sarsılmaz bir şekilde ayakta tutmak (direnmek) olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki diyalektiğinde "sabr" kavramını, Câhiliye'nin kör, taşkın ve fevri öfkesine karşı sergilenen peygamberane bir dayanıklılık (hılm) olarak analiz eder. Şu'ayb peygamberin kendi tâifesine "sabredin" emri, pasif bir boyun eğiş, çaresizlik veya sineye çekme değildir. Bu, zulme, sürgün tehditlerine ve ekonomik ambargolara karşı inancı zedelemeden ayakta kalmayı emreden aktif, ontolojik ve sarsılmaz bir ruhsal direniş manifestosudur.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, sabrı "varoluşsal bir direnç" olarak tahlil eder. Toplum inananlar ve inanmayanlar olarak iki kampa bölünmüşken, aradaki o sert çatışma kaçınılmazdır. Sabır, bu tarihsel ve sosyolojik gerilim hattında imanın buharlaşmasını önleyen, fıtratı koruyan yegane psikolojik ve teolojik zırhtır.

        Hattâ (حَتَّىٰ)

        Arapçada "-e kadar, ta ki" anlamında zaman ve gaye (hedef) bildiren edattır. Sabrın sonsuz ve ucu açık bir eziyet olmadığını; yeryüzündeki kötülüğün mutlak bir "son kullanma tarihi" (ilahi müdahale anı) olduğunu göstererek inanan tâifeye umut aşılar.

        Yahküme (يَحْكُمَ)

        Kelimenin etimolojik kökü h-k-m (ha-kef-mim) harflerinden oluşur. Muzari fiildir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyi engellemek, fesadı (bozulmayı) durdurmak, bir nesneyi sağlamlaştırmak (ihkâm) ve düzeltmek olduğunu belirtir. Atın ağzına takılan ve onun taşkınlığını engelleyen geme (kantarmaya) "hakeme" denilmesi bundandır. Hüküm vermek, haksızlığı ve taşkınlığı engellemek demektir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hükm" kavramının adaleti tesis ederek hakkı batıldan kesin hatlarla ayırmak, anlaşmazlığa mutlak bir nokta koymak olduğunu açıklar.

        Allâhü (اللَّهُ)

        Yüce Yaratıcı'nın ismidir. (Kökü e-l-h).

        Arthur Jeffery, ortak Sami dini mirası "Alāhā" ile etimolojik ve teolojik akrabalığını belirtir. Adaletin ve nihai çözümün kaynağının yeryüzünün kabile reisleri veya kodamanları değil, doğrudan doğruya göklerin otoritesi olduğunu ilan eder.

        Beynenâ (بَيْنَنَا)

        Kelimenin etimolojik kökü b-y-n (be-ye-nun) harflerine dayanır. "Aramızda" anlamına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının iki şeyin arasının açılması, ayrılık, farklılık ve kapalılığın ortadan kalkarak her şeyin açıkça görünür (beyan) olması olduğunu belirtir. Hak ile batılın iç içe geçtiği o sosyal kaosta, ilahi hükmün inerek iki grubu birbirine karışmayacak şekilde, mutlak olarak ayrıştıracağını ifade eder.

        Ve Hüve (وَهُوَ)

        "Ve O." (Allah'ı işaret eden mutlak zamir).

        Hayru (خَيْرُ)

        Kelimenin etimolojik kökü h-y-r (hı-ye-ra) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının meyletmek, seçmek, üstünlük, fayda ve şerrin (kötülüğün) mutlak zıddı olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hayr" kavramının aklın, fıtratın ve varlığın herkes için en doğru, en adil ve en arzulanabilir bulduğu mutlak iyilik olduğunu ifade eder.

        El-Hâkimîn (الْحَاكِمِينَ)

        Tekili "hâkim" olan kelimenin etimolojik kökü h-k-m (ha-kef-mim) harflerinden oluşur. İsm-i fâil çoğuludur ("Hükmedenlerin / Yargıçların").

        Angelika Neuwirth, "Hayru'l-Hâkimîn" (Yargıçların / Hükmedenlerin en hayırlısı) sıfatını Geç Antik Çağ'ın eskatolojik ve teolojik yargı (Final Judgement) tasavvuru üzerinden derinlemesine tahlil eder. Medyen oligarşisi (elitleri), kendi kurdukları ekonomik sistemde kuralları koyan, sürgün kararlarını veren, dünyevi "hâkimler" olarak kendilerini mutlak otorite görüyorlardı. Şu'ayb peygamberin konuşmasını bu sıfatla bitirmesi; adaleti onların o yozlaşmış tekelinden çekip almasıdır. Peygamber, nihai kararı insanlığın tüm uydurma yargıçlarını aşan, hiçbir asabiyetin, rüşvetin ve ekonomik gücün sökmediği; mutlak, yanılmaz ve en adil olan o "Kozmik Yargıç'a" devreder. Bu beyan, Câhiliye'nin dünyevi iktidarına, hukuki kibrine ve sahte meşruiyetine yöneltilmiş en keskin teolojik başkaldırıdır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X