Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

A'râf Sûresi, 75. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    A'râf Sûresi, 75. Ayet

    قَالَ الْمَلَأُ الَّذ۪ينَ اسْتَكْبَرُوا مِنْ قَوْمِه۪ لِلَّذ۪ينَ اسْتُضْعِفُوا لِمَنْ اٰمَنَ مِنْهُمْ اَتَعْلَمُونَ اَنَّ صَالِحاً مُرْسَلٌ مِنْ رَبِّه۪ۜ قَالُٓوا اِنَّا بِمَٓا اُرْسِلَ بِه۪ مُؤْمِنُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâle-lmeleu-lleżîne-stekberû min kavmihi lilleżîne-stud’ifû limen âmene minhum eta’lemûne enne sâlihan murselun min rabbih(i)(c) kâlû innâ bimâ ursile bihi mu/minûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Kavminin ileri gelenlerinden büyüklük taslayanlar, içlerinden zayıf gördükleri kesimden inananlara dediler ki: 'Siz Salih'in, Rabb'i tarafından gönderildiğini biliyor musunuz?' Onlar da, 'Şüphesiz biz onunla ne gönderilmişse ona inanırız' dediler.

      Kavminin ileri gelenlerinden büyüklük taslayanlar. Kavminin ileri gelenleri mealindeki ifade ile büyükleri ve efendilerinin kastedildiğini daha önce belirtmiştik. Bunlar, peygamberi dünya imkanları bakımından kendilerinden aşağıda gördükleri için ona tabi olmadılar. İçlerinden zayıf gördükleri kesimden inananlara mealindeki ifade, Onlardan inananları belirlediğine göre, zayıf olanların arasında inanmayanların da var olduğuna işaret eder. Bu aynı zamanda peygamberlere ilk olarak zayıfların tabi olduğuna işaret etmektedir. Gerçekten bütün peygamberlerin ilk tabileri hep zayıflar olmuştur.

      Siz Sâlih'in, Rabb'i tarafından gönderildiğini biliyor musunuz? Onlar da, 'Şüphesiz biz onunla ne gönderilmişse ona inanırız' dediler. O insanlar bu sözü, Salih aleyhisselama inandıklarını ve onun peygamberliğini tasdik ettiklerini belirtmek için söylemişlerdi. [Birincisi], o insanların bu sözü, görünürde büyüklük taslayanların sorularına cevap mahiyetinde değildi. Çünkü onlar Siz Sâlih'in, Rabb'i tarafından gönderildiğini biliyor musunuz? sorusunu, ona iman ediyor musunuz anlamında değil, onun peygamber olduğunu biliyor musunuz anlamında sormuşlardı. Fakat bunlar, sorulan sorunun zahirinden farklı bir cevap vermişlerdi. Fakat bilginin imandan kinaye yapılması mümkündür. Onlar sanki şöyle sormuşlardı: Size Salih'e iman ediyor ve onu tasdik ediyor musunuz? Çünkü bir şeyi bilmek, hazan insanın dahli olmadan da gerçekleşir. İmanın ise insanların dahli olmadan var olduğu anlaşılmaz. Buna göre sanki onlar, Salih aleyhisselama iman edip etmediklerini sormuş oluyorlardı. Bundan dolayı onlar, Biz onunla ne gönderilmişse ona inanırız demişlerdi. İkincisi, onlar sanki şunu demek istiyorlardı: Aksine biz onun Rabb'i tarafından gönderildiğini biliyoruz ve Biz onunla ne gönderilmişse ona inanırız. Bu ifade, bilgiye ulaşmak için kendisine birtakım sebepler ve imkanlar verilen birinin, o ilim vasıtaları verildikten sonra cehaletinin artık mazur görülemeyeceğini gösterir. Çünkü onlar şöyle sormuşlardı: Siz Sâlih'in, Rabb'i tarafından gönderildiğini biliyor musunuz? Yani bilmiyorsunuz demek istiyorlardı.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâle (قَالَ)

        Kelimenin etimolojik kökü k-v-l (kaf-vav-lam) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının söz söylemek, konuşmak ve harfleri bir araya getirerek anlamlı bir beyanda bulunmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kavl" eyleminin Kuran'da sıradan bir hitaptan ziyade, kişinin bir konudaki felsefi, siyasi veya teolojik duruşunu (ideolojisini) açıkça dışa vurması, resmen ilan etmesi olduğunu açıklar.

        El-Meleü (الْمَلَأُ)

        Kelimenin etimolojik kökü m-l-e (mim-lam-hemze) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyi doldurmak (imlâ/mâlî) ve boşluğun zıddı olduğunu belirtir. Toplumun ileri gelenlerine "mele'" denilmesinin nedeni, zenginlikleri ve ihtişamlarıyla insanların gözlerini doldurmaları veya toplandıklarında meclisleri (karar mercilerini) tıka basa doldurup işgal etmeleridir.

        Râgıb el-İsfahânî, "mele'" kavramının, toplumda söz sahibi olan, eksiklikleri hemen hissedilen, siyasi ve ekonomik gücü elinde tutan aristokrat tabaka olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi Câhiliye sosyolojisi bağlamında tahlil eder. Kuran'da peygamberlere yönelik ilk ve en organize direncin her zaman bu "mele'" (kabile oligarşisi) sınıfından gelmesi sosyolojik bir zorunluluktur. Tevhid inancı, sadece gökteki tanrıları değil, yeryüzündeki sahte tanrıları (elitlerin sömürü düzenini) de hedefe koyduğu için, statükonun kurucuları kendi iktidarlarını (doluluklarını) korumak adına tevhidi ilk reddeden gruptur.

        Ellezîne (الَّذِينَ)

        İsm-i mevsul (ilgi zamiri) olan bu kelimenin kökü Arapça gramerinde belirlilik bildiren "el" takısı ile "lezî" formuna dayanır.

        Râgıb el-İsfahânî, bu edatın, kendisinden sonra gelecek olan nitelikleri veya eylemleri belirli bir gruba hasretmek, o grubun ontolojik çerçevesini kesin hatlarla çizmek için kullanıldığını belirtir.

        İstekberû (اسْتَكْبَرُوا)

        Kelimenin etimolojik kökü k-b-r (kef-be-ra) harflerine dayanır. İstif'al babında geçmiş zaman fiilidir.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının büyüklük, yücelik, bir şeyin asıl ve büyük kısmı, yaşça veya rütbece üstünlük ve başkalarına galip gelmek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "istikbâr" kavramının, insanın kendisinde gerçekte olmayan bir büyüklüğü (kibri) talep etmesi, hak etmediği bir üstünlük taslaması ve hakikate boyun eğmeyi (itaati) reddederek sınırlarını aşması olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki anlambiliminde istikbâr eylemini "iman" ve "ubûdiyet" (kulluk) kavramlarının mutlak ontolojik zıddı olarak derinlemesine analiz eder. Semûd kavminin elitleri sadece zengin oldukları için değil; hakikatin kaynağı olan Allah'a (ve O'nun elçisine) karşı kendilerini müstağni (ihtiyaçsız) ve üstün gördükleri için "müstekbir"dirler. Kibir, Câhiliye aklının evrensel gerçeğe karşı ördüğü en kalın felsefi ve psikolojik duvardır.

        Min Kavmihî (مِن قَوْمِهِ)

        Kelimenin etimolojik kökü k-v-m (kaf-vav-mim) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının ayağa kalkmak, dikilmek, bir arada duran ve birbirine sosyal veya ekonomik olarak destek olan kitle olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kavm" kelimesinin aynı soy, dil veya çıkarlar etrafında toplanmış topluluk olduğunu ifade eder.

        Lillezîne (لِلَّذِينَ)

        "O kimseler için / O kimselere" anlamına gelir. Yönelme bildiren "lam" harf-i ceri ile "ellezîne" ilgi zamirinin birleşimidir. İlerleyen kelimelerdeki ezilen sınıfı (müstaz'afları) hedef gösterir.

        Üstud'ıfû (اسْتُضْعِفُوا)

        Kelimenin etimolojik kökü d-a-f (dat-ayn-fe) harflerine dayanır. İstif'al babında meçhul (edilgen) fiildir.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının güçsüzlük, kuvvetsizlik, acizlik ve kuvvetin/sağlamlığın mutlak zıddı olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "istid'âf" eyleminin bir kimseyi veya topluluğu zayıf, yetersiz ve hakir görmek; onları ekonomik, siyasi veya sosyal olarak ezerek tahakküm altına almak (sömürmek) olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi Kuran'ın sosyolojik diyalektiği üzerinden okur. Kuran, Semûd toplumunu (ve tüm inkarcı toplumları) bu ayette net bir şekilde iki sınıfsal kutba ayırır: Tahakküm kuran elitler (müstekbirler) ve onlar tarafından sistemsel olarak ezilip haklarından mahrum bırakılan alt tabaka (müstaz'aflar). Tevhid mücadelesi, tam olarak bu eşitsiz hiyerarşinin kalbine inen ve ezilenlere varoluşsal bir özgürlük vadeden ilahi bir müdahaledir.

        Michael Cook, bu zıtlığı dönemin Ortadoğu kabilelerindeki siyasal hegemonya ekseninde inceler. Elitlerin, ezilenlere (üstud'ıfû) doğru yönelttiği hitap, aslında kendi hegemonyalarından (sistemlerinden) kaçıp yeni bir ideolojik sığınağa (peygambere) tutunan kölelerine/alt sınıfa karşı duyulan sosyolojik öfkeyi ve statü kaybı korkusunu yansıtır.

        Limen Âmene (لِمَنْ آمَنَ)

        Kelimenin etimolojik kökü e-m-n (hemze-mim-nun) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının nefsin (ruhun) sükûnet bulması, korkunun ortadan kalkarak mutlak bir güven (emniyet) hissine ulaşmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "iman" kavramının insanın bir hakikati zihnen ve kalben tasdik ederek o gerçeğe mutlak bir güvenle teslim olması olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, ezilenlerin (müstaz'afların) "iman edenler" olarak tanımlanmasındaki ontolojik kırılmayı tahlil eder. Ezilen bir sınıftan çıkıp Sâlih peygambere inanmak, sadece teolojik bir fikir değişikliği değildir. Bu, müstekbirlerin o güne dek sarsılmaz görünen siyasi/ekonomik diktatörlüğüne karşı, Allah'ın otoritesine güvenerek (e-m-n) boyun eğiş zincirlerini kıran devrimci bir varoluş ilanıdır.

        Minhüm (مِنْهُمْ)

        Arapçada "min" (den/dan) edatı ile "hüm" (onlar) zamirinin birleşimidir. Ezilenlerin içinden iman eden özel gruba işaret eder.

        Eta'lemûne (أَتَعْلَمُونَ)

        Kelimenin etimolojik kökü a-l-m (ayn-lam-mim) harflerine dayanır. Başındaki "E" istifham (soru) edatıdır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi zihinde şüpheye yer bırakmayacak şekilde tam olarak kavramak, gerçeği bilmek ve bir nesnenin işaretini/izini idrak etmek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ilim" kavramının bir olgunun içyüzünü ve hakikatini mutlak bir isabetle bilmek olduğunu açıklar.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), müstekbir elitlerin ezilen müminlere "Biliyor musunuz?" (eta'lemûne) diye sormasındaki edebi ve psikolojik kibri tahlil eder. Bu soru, gerçekten bir bilgi edinme veya tartışma amacı taşımaz. Alt tabakayı aklı ermez, kandırılmış ve safdil sürüler olarak gören oligarşinin, "Siz gerçekten bu adamın Tanrı elçisi olduğunu bilecek (anlayacak) kadar emin misiniz?" diyerek onların zihinlerine alaycı bir şüphe tohumu ekme ve onları ideolojik olarak küçümseme çabasıdır.

        Enne Sâlihan (أَنَّ صَالِحًا)

        Özel isimdir. Etimolojik kökü s-l-h (sad-lam-ha) harflerinden oluşur. Başındaki "enne" (şüphesiz ki/gerçekten) pekiştirme edatıdır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının faydalı olmak, düzelmek ve fesadın (bozulmanın) zıddı olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, elitlerin dilinde bu ismin kullanılmasının teolojik ironisine dikkat çeker. Yeryüzünü ifsad eden (bozan) müstekbirler, alaycı bir dille "Şu düzeltici/onarıcı (sâlih) adamın" gerçekten gönderildiğine mi inanıyorsunuz derlerken; Kuran, o kişinin isminin tam da o bozuk toplumu tedavi edecek yegane ontolojik reçete (salâh) olduğunu zımnen onaylar.

        Murselün (مُّرْسَلٌ)

        Kelimenin etimolojik kökü r-s-l (ra-sin-lam) harflerine dayanır. İf'al babında ism-i mef'ûldür (edilgen sıfat).

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyi usulca, yumuşaklıkla serbest bırakmak, belli bir amaca doğru yönlendirmek ve elçiyle göndermek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "mursel" kavramının Kuran terminolojisinde kendi aklından bir din uyduran değil; üstün ve mutlak bir otorite tarafından seçilerek, ona ait bir mesajı kitlelere iletmek üzere özel olarak görevlendirilen kişi (elçi) olduğunu açıklar.

        Gabriel Said Reynolds, elitlerin hedefindeki "mursel" (elçi) kimliğini Geç Antik Çağ'ın peygamberlik (prophetology) algısı üzerinden okur. Kibirli aklın asıl hazmedemediği şey, Tanrı'nın varlığı değil; Tanrı'nın "göndermek" (irsâl) için toplumun kodamanlarından birini, melekleri veya kralları değil de Sâlih gibi içlerinden sıradan bir adamı seçmiş olmasıdır. İtiraz, doğrudan ilahi iradenin seçimine ve otoritesine yöneliktir.

        Min Rabbihî (مِّن رَّبِّهِ)

        Kelimenin etimolojik kökü r-b-b (ra-be-be) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi onarmak, düzeltmek, koruyup gözetmek ve malik olmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "Rab" kavramının varlığı yaratıp kemale erdiren yegane otorite olduğunu ifade eder.

        Arthur Jeffery, kelimenin Sami dinler tarihindeki "rabbā" (büyük, yüce efendi) kavramıyla derin bir teolojik akrabalığı olduğunu belirtir.

        Kâlû (قَالُوا)

        Kelimenin etimolojik kökü k-v-l (kaf-vav-lam) harflerine dayanır. (Bu kez ezilenlerin/inananların cevabı başlar).

        İbn Fâris, bu kökün söz söylemek, beyanda bulunmak olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, müstaz'af (ezilen) müminlerin "dediler" (kâlû) şeklindeki cevabını teolojik bir direniş olarak tahlil eder. Kendilerini sömüren, alay eden ve güçleriyle ezen o devasa elit oligarşinin karşısında ezilip büzülmeden, paniğe kapılmadan ve tereddüt etmeden hemen söz almaları; imanın insan karakterinde yarattığı o sarsılmaz, bağımsız ve mutlak özgüvenin (courage) metinsel (edebi) inşasıdır.

        İnnâ (إِنَّا)

        Arapçada "şüphesiz biz, muhakkak ki biz" anlamına gelen pekiştirme (tekit) edatıdır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu edatın cümle başındaki retorik gücünü inceler. Müminler, "Biz inanıyoruz" gibi zayıf bir cümle kurmak yerine, cümlenin en başına "innâ" (şüphesiz biz) edatını yerleştirerek; elitlerin "Gerçekten biliyor musunuz?" şeklindeki alaycı ve şüpheci sorusunu, hiçbir şüpheye, tartışmaya veya ihtimale yer bırakmayan, son derece sert, net ve teolojik bir kesinlikle bıçak gibi keserler.

        Bimâ (بِمَا)

        "O şeye ki, ... olan şeye" anlamına gelen bağlaç ve harf-i cer birleşimidir. Kapsayıcılık bildirir.

        Ursile (أُرْسِلَ)

        Kelimenin etimolojik kökü r-s-l (ra-sin-lam) harflerine dayanır. İf'al babında meçhul (edilgen) geçmiş zaman fiilidir. "Gönderildi" anlamına gelir. Elçinin eylemini bizzat Allah'ın kudretine ve iradesine bağlar.

        Bihî (بِهِ)

        "Onunla" (gönderilen şeyle) anlamına gelir.

        Mü'minûn (مُؤْمِنُونَ)

        Tekili "mü'min" olan kelimenin etimolojik kökü e-m-n (hemze-mim-nun) harflerinden oluşur. İsm-i fâildir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının ruhun sükûnet bulması, korkunun yerini güvenin alması ve tasdik etmek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "mü'min" kavramının hakikate mutlak surette bağlanan ve kibirden arınarak ilahi bilgiye teslim olan kişi olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki sisteminde ezilenlerin bu nihai beyanını ontolojik bir zafer olarak okur. Statükonun oligarşik sahipleri (müstekbirler), alt tabakanın inancını "Biliyor musunuz?" diye sorguladığında; ezilenler teferruatlı bir savunma, felsefi bir kanıt veya çekingen bir mazeret üretmezler. "Biz onunla gönderilen her şeye tartışmasız inananlarız" (mü'minûn) diyerek, efendilerinin (müstekbirlerin) onlara biçtiği ezik rolü tamamen reddeder, kendi bağımsız teolojik ve ontolojik kimliklerini ilan ederler. Bu cümle, salt bir inanç ikrarı değil; kibre karşı imanın verdiği cesaretle yeryüzünün en kudretlilerine kafa tutan mutlak bir özgürleşme manifestosudur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X