Şaban Ali Düzgün’ün Allah, Tabiat ve Tarih isimli kitabından altını çizdiğim bazı satırlar
  • Sadece akıl yürüten varlıklar olsaydık bile (ki öyle değiliz) rasyonelliğimiz sadece bilimle tüketilemezdi. Akıl her şeyi kuşatabilecek bir niteliğe sahiptir, sadece bilimsel diye nitelediğimiz alanın tekelinde değildir ve akıl yürütme yetimizi sadece bilimsel alanla sınırlamak gibi bir indirgemecilik, hem aklı hem de aklın bağlı olduğu, algılayıp yorumladığı (iç ya da dış) gerçeklik alanını dumura uğratmak olurdu.
  • Dinin insanı muhatap almasının, onu saygın kılmasının ve ona hitap etmesinin yegane sebebi olan akıl ve aklın kullanımı, dinsel olanın altını oymak için karşımıza çıkarılmaktadır. Öyle görünüyor ki bir düşünce ve hayat tarzı olarak rasyonaliteden ya da dinden tarafa tercihte bulunma, bir akıl yürütme veya mantıksal bir işlem sonucunda ulaşılan bir sonucu değil; bir tercih durumunu göstermektedir. Bu tercih durumu, tek tip bir rasyonaliteden bahsetmenin mümkün olmadığını göstermektedir. Bu durumda, rasyonellik, “zorunlu olarak aklın ya da sadece aklın bir faaliyeti sonucu ortaya çıkan şey” olarak tanımlanamaz. “Din rasyonel değildir.” ifadesinin doğru olduğunu varsaysak bile, bu şunu söylememizi engellemeyecektir: En kötü ihtimalle din aklın altında, en iyi ihtimalle de aklın üstünde bir şeydir. Bu durumda da akılla kavranabilecek ve bir şekilde kendisinden bahsedilebilecek bir şey niteliğini hiçbir zaman kaybetmez.
  • “Rasyonel inanç” kapalı bir kavramdır. Bu terim, inancın içeriginin rasyonel olduğunu, başka bir ifadeyle, inancın doğrulanmış veya doğrulanabilir olduğunu ima edebilir; yine inancın kabullenilme tarzının rasyonel olduğunu da gösterebilir. Bu iki anlam birbirinden tamamen farklıdır ve karıştırılmamalıdır. P’nin “doğrulanabilirliği” ile P’ye inanmanın “makûllüğü” birbirinden ayrı şeylerdir. Birinci veya mantıksal anlamda, bir inanç argümanla desteklenir ve akılla doğrulanırsa rasyoneldir ve rasyonalite anlayışımız, bu argümanların delil olma niteliğini karşılayıp karşılamadıkları noktasındaki beklentimize göre ya daralacak ya da genişleyecektir. İkinci veya pratik anlamda inanç değil, inananın inanması rasyoneldir ki bu durumda ona inanmanın kendince sebepleri vardır. Ancak inanma için sağlanan bu pratik gerekçeler zorunlu olarak inanmanın teorik gerekçeleri değildir. Bir insan Tanrı’nın var olduğunu gösteremeyebilir; ama yine de O’na inanmanın makul/rasyonel olduğu düşüncesini devam ettirebilir. Bu durumda rasyonellik, “inancın bir özelliği” olmaktan çok “inanan kişinin inancıyla irtibatının bir niteliği”dir.
  • Rasyonellik tek tip değildir, farklı türleri vardır. Şayet bir inancın rasyonelliği ona inanmamızı sağlayan makul argümanlara bağlıysa, ona inanmamıza temel teşkil eden argümanların türüne göre rasyonellik de değişkenlik gösterecektir. Ve bir şeye inanmada içsel ve dışsal gerekçelere dayanırsak, aynı şekilde içsel ve dışsal bir rasyonaliteden bahsetme durumu ortaya çıkacaktır.
  • İnanmanın rasyonel olması, bunun sadece zihinde olup biten bir olay olduğu anlamına alınmamalıdır. Rasyonelliğin ontolojik bir yönü vardır, dahası rasyonellik bizim dışımızdaki objektif gerçekliğin zihnimizdeki izdüşümüdür; başka bir ifadeyle bizdeki ontolojik aklı oluşturan şeydir. Dış dünyadan, tecrübi alandan bağımsız, kendi bağımsız kuralları olan subjektif bir rasyonellikten bahsetmek mümkün değildir. Bunun için de Allah’a inanmanın rasyonelliğinden bahsetmek, dış dünyada varlığının delillerini gözler önüne seren bir varlıktan bahsetmek demektir.
  • Kur’an bazen bütün hikayeyi anlatmaz, boşluklar bırakır ve bunları okuyucunun doldurmasını arzu eder. Böylece metin ve okuyucu arasında anlamı yaratmak üzere sürekli bir hermenötik daire çizilir.
  • Kur’an’da ifade edilen ‘Bu kitap okuyan kâfirin küfrünü, müminin imanını artırır.’, “Allah onlara işittirseydi bile yine onlar yüz çevirerek dönerlerdi.”, “... Ben ancak, inanacak bir topluluğu uyaran ve müjdeleyen biriyim.” “Ama ayetler ve uyarılar, inanmayan bir topluma hiçbir yarar sağlamaz.” ve “Bu kitap Rabbinizden gelen, göz açıcı belgeler olup, inanmış bir topluluğa yol gösterme ve rahmettir.” ayetleri, okuyucu ile metin arasındaki interaktif ilişkinin en net ifadesidir. Metne karşı maskelerini takan, önyargılarıyla metnin karşısına dikilen, kendini müstağni sayan bir okuyucuya metinden hiçbir şey bulaşmayacağı, aksine bu negatif diyalektikle küfrünün artacağı ifade edilmektedir.
  • Kuran metninin insanla olan iletişimini ontolojik bir zemin üzerine çekmek, Kuran’da anlatılan olayların “gerçekliğinden” ziyade “anlamı” üzerinde yoğunlaşma gibi bir sonuç getirecektir. Bu ontolojik zemin, hiçbir zaman Kuran’ın epistemolojik/rasyonalist zeminini zedelemez.
  • Bu durumda Tanrı’nın zatıyla ilgili düşünce ve konuşmaların etki alanı, Tanrısal değil insani alan olacaktır. Onunla ilgili her düşüncemiz ve kurgumuz, bizim bu ‘bilinçlilik’ durumumuzu güçlendirmeyi hedeflemelidir. Sonuçta bu ilişkinin omurgası epistemolojik (rasyonalist bir tutum) değil, ontolojiktir (egzistansiyalist bir tutum). Kur’an metninin insanla olan iletişimini ontolojik bir zemin üzerine çekmek, Kur’an’da anlatılan olayların gerçekliğinden ziyade anlamı üzerinde yoğunlaşma gibi bir sonuç getirecektir. Bu ontolojik zemin, hiçbir zaman Kur’an’ın epistemolojik zeminini zedelemez. Ama öncelik ontolojik iletişimin yarattığı varoluşsal anlamdadır, epistemolojik iletişimin yarattığı zihinsel anlamda değil.
  • Tanrı’nın mahiyetine dair hiçbir yorum, insan bilgisine hakim olan kültürel ve mantıksal terimlerden kurtulamaz.
  • Tanrı, hakkında bilgiler elde edip test edeceğimiz bir nesne değildir.
  • Tanrı’nın mahiyetine dair hiçbir yorum, insan bilgisine hâkim olan kültürel ve mantıksal terimlerden kurtulamaz. Fakat bu teolojinin kendine has özellikleri ve yöntemiyle bilim benzeri bir paradigma ile kendine has kapalı bir çerçevede yerleşip kalması demek değildir. Tanrı vahiy ve yaratmasıyla bizimle konuşmakta ve bize kendini açmaktadır. Bu kaynak, birer öznellik olan bizleri nesnelere dönüştürmektedir. Bu yönüyle teoloji, müminler arasında paylaşılan bir bilginin ışığında anlaşılması ve görülmesi gereken ahlaki bir yolculuğun terimlerini istihdam etmektedir. Tanrı, hakkında bilgiler elde edip test edeceğimiz bir nesne değildir; aksine bilgi elde etme sürecimize aktif olarak katılan, bu süreci (bir şekilde) belirleyen, aşkın olan, yaratan, vahyeden Varlık’tır. Teoloğun veriler toplamaya çalışan, buna bağlı olarak teori üretme peşinde olan biri olmadığını akılda tutmak gerekir. Bilen, kendisinin bilinen (biliniyor olma bilme sürecini kesinlikle belirleyecektir) bir bilen olduğunu bilmezse, hakikati anlama noktasında kendine iyi yer tutmuş epistemik bir özne özelliğini kaybeder.
  • Âlemde olup biten her olayı, bu olayların içindeki rasyonel kuralları bir kenara bırakarak doğrudan Allah’a bağlayan her Allah yorumu, ateizme ve deizme giden yolu biraz daha kolaylaştırmıştır.