Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şûrâ Sûresi, 53. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şûrâ Sûresi, 53. Ayet

    صِرَاطِ اللّٰهِ الَّذ۪ي لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ اَلَٓا اِلَى اللّٰهِ تَص۪يرُ الْاُمُورُ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Sirâti(A)llâhi-lleżî lehu mâ fî-ssemâvâti vemâ fî-l-ard(i)(k) elâ ila(A)llâhi tasîru-l-umûr(u)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Göklerin ve yerin yegâne sahibi olan Allah’ın yolunu. İyi bilinmeli ki bütün işler dönüp dolaşır Allah’a varır."

      Göklerin ve yerin yegâne sahibi olan Allah’ın yolunu. Buradaki Allah’ın yolu sözünden anlaşılan mâna ile yaratılanların yolu yahut falanın yolu ifadesinden anlaşılan mâna aynı değildir. Zaten Allah’ın gittiği veya geldiği yol ile yaratılanların gittiği veya geldiği yolun aynı olması nasıl düşünülebilir? Bu, bir nitelik veya fiil Allaha nispet edildiğinde ondan anlaşılan ile yaratılanlara nispet edildiğinde anlaşılması gereken mânanın aynı olmaması gerektiğini gösterir. En doğrusunu Allah bilir. İyi bilinmeli ki bütün işler dönüp dolaşır Allah’a varır. Bu cümle muhtemelen bütün işlerin düzenleme ve idaresi Allah’a aittir mânasına gelir. Bunun âhiret mânasına gelmesi de mümkündür, yani herkes ölümden sonra Allah’a varacaktır. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Sırâtı (صِرَاطِ)


        İbn Fâris, kelimenin "s-r-t" kökünden türediğini ve asıl manasının "bir şeyi çiğnemeden, tek seferde ve kolayca yutmak" (istirat) olduğunu belirtir. İbn Fâris, lügatte "geniş ve açık yola" sırât denilmesinin sebebinin, o yolun üzerinde yürüyen yolcuları adeta kendi genişliği içinde zahmetsizce "yutup" içine alması olduğunu; bağlam içerisinde bu yolun doğrudan "Allah'a" (Sırâtillâh) izafe edilmesinin, ilahi yolun inananları aynı mutlak genişlik, kolaylık ve ontolojik kapsayıcılıkla kuşattığını etimolojik bir metaforla ifade eder.

        Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökeni bağlamında Sami ve Klasik dil ailelerindeki akrabalıklara dikkat çeker. Jeffery, kelimenin aslen Latince veya Yunanca "strata" (taş döşenmiş, düzleştirilmiş, geniş anayol) kelimesinden Aramice "srata" formuna, oradan da İslam öncesi Arapçaya "s-r-t" köküyle geçtiğini savunur. Ayetin bağlamında bu kelime, yönelinecek o hakikatin ince, gizli veya tehlikeli bir patika değil; evrensel, döşenmiş ve mutlak bir monoteist "anayol" olduğunu lügat üzerinden inşa eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "s-r-t" kökünün anlambilimsel çerçevesini incelerken, bu kelimenin "hiçbir eğriliği olmayan, hedefine kesin olarak ulaştıran ana güzergâh" manasına geldiğini söyler. İsfahânî, bağlam içerisinde bu kelimenin Allah lafzıyla tamlama (Sırâtillâh) oluşturmasının, bu yolun kurucusunun da, nihai durağının da bizzat ilahi irade olduğunu; yoldan sapmanın doğrudan varoluşun merkezinden sapmak anlamına geldiğini etimolojik olarak kaydeder.
        Allâhi (اللّٰهِ)


        İbn Fâris, kelimenin "e-l-h" köküne dayandığını ve temel anlamının "hayret etmek, aklın kamaşması, birine ibadet etmek ve korku/ihtiyaç anında mutlak bir güce sığınarak sükûnet bulmak" olduğunu aktarır. İbn Fâris'in etimolojik tahliline göre bu özel isim, insanın kendi acziyeti karşısında dehşete kapıldığında kalbinin zorunlu olarak yöneldiği, ibadet ettiği ve ontolojik olarak sığındığı o yegâne mutlak zatı, lügat açısından kesin bir dille isimlendirir.

        Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik tahlilinde saf Arapça kökenlerin dışındaki teolojik ve tarihsel bağlara dikkat çeker. Jeffery, Aramice ve Süryanicede mutlak yaratıcıyı ifade eden "Alaha" veya "Eloah" kelimelerinin, Orta Doğu havzasındaki monoteist kültürün ortak mirası olarak Arapçaya ve Kur'an lügatine yerleştiğini; bağlam içerisinde bu ismin, göklerin ve yerin yegâne sahibini evrensel bir teolojik köken üzerinden formüle ettiğini savunur.

        Dücane Cündioğlu, "e-l-h" kökünü varoluşsal bir felsefeyle ele alır. Cündioğlu, "Allah" lafzının sadece bir inanç nesnesini değil, tüm varlığın asıl dayanağını ve ontolojik merkezini simgelediğini belirtir. Ona göre, "Sırâtillâh" (Allah'ın yolu) tamlaması, insanın yeryüzündeki yürüyüşünün başıboş bir seyir olmadığını; varoluşun en yüksek ve yegâne meşru otoritesine doğru yapılan lügatsel ve felsefi bir rücu (geri dönüş) yolculuğu olduğunu inşa eder.
        Es-Semâvâti (السَّمٰوَاتِ)


        İbn Fâris, kelimenin "s-m-v" kökünden türediğini ve asıl manasının "yükseklik, yücelik, bir şeyin üstünde ve doruğunda olmak" olduğunu belirtir. İbn Fâris, kelimenin çoğul formundaki (gökler) bu kullanımının, insanın fiziksel olarak asla ulaşamayacağı, aklını ve idrakini aşan o devasa ve çok katmanlı kozmik "yüksekliği" tanımladığını; bağlam içerisinde bu ulaşılamaz yüceliğin tamamının Allah'ın mülkü (lehû) olduğunu etimolojik olarak ilan ettiğini ifade eder.

        Angelika Neuwirth, kelimenin "s-m-v" kökünü Geç Antik Çağ'ın kozmolojik ve retorik kurgusu ekseninde değerlendirir. Neuwirth, metnin "göklerdeki her şey" (mâ fis-semâvâti) tasvirini kullanmasının, Tanrı'nın egemenliğini uzamsal (mekânsal) bir ihtişamla sunduğunu belirtir. Gökler, insanın acziyetini yüzüne çarpan o devasa yükseklik lügati olarak, ilahi otoritenin sarsılmaz sınırlarını estetik bir dille çizer.
        El-Ardı (الْاَرْضِ)


        İbn Fâris, kelimenin "e-r-d" köküne dayandığını ve temel anlamının "göğün (sema) zıddı olarak bir şeyin alt kısmı, ayak basılan taban, aşağıda olan" olduğunu aktarır. İbn Fâris, lügatteki bu "alçaklık ve zemin" vurgusunun, göklerin o devasa yüksekliğiyle birleştiğinde; evrendeki en aşağı noktadan en yukarı noktaya kadar hiçbir ontolojik boşluk bırakmaksızın tüm varlık hiyerarşisinin ilahi mülkiyete (lehû / O'na aittir) dâhil olduğunu kusursuz bir tezatla ifade ettiğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, "e-r-d" kökünün Kur'an semantiğindeki boyutunu analiz eder. Izutsu, bedevi Arap toplumunda üzerinde savaşılan, göç edilen ve mülk edinilen sıradan çöl zeminini (arzı) anlatan bu kelimenin; ayetin kurgusunda, göklerle birlikte zikredilerek evrenin mutlak bütünlüğünü (kozmosu) sağlayan devasa bir teolojik sahneye evrildiğini etimolojik olarak gösterir. İnsan, mülk sahibi olduğunu sandığı bu zeminde (arzda) etimolojik olarak sadece geçici bir kiracıdır.
        Elâ (اَلَٓا)


        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin retorik ve estetik işlevini "tenbih/uyarı edatı" bağlamında ele alır. Bintü'ş-Şâtı, göklerin ve yerin mülkiyetinin anlatıldığı o devasa uzamsal tasvirin ardından, cümlenin aniden "elâ" (İyi bilin ki / Dikkat edin) edatıyla kesilmesinin muazzam bir sarsıntı yarattığını vurgular. Etimolojik ve retorik olarak bu edat, muhatabın dünyevi dalgınlığını yırtar ve tüm dikkati yaklaşmakta olan o mutlak sonuca (işlerin Allah'a dönüşüne) estetik bir darbeyle kilitler.
        Tesٖîru (تَصٖيرُ)


        İbn Fâris, kelimenin "s-y-r" kökünden türediğini ve asıl manasının "bir şeyin bir halden başka bir hale geçmesi, dönüşüme uğraması, hareket ederek varacağı nihai noktaya ulaşması ve durması" olduğunu belirtir. İbn Fâris'in etimolojik tahliline göre bu muzari (geniş/şimdiki zaman) fiil, evrendeki hiçbir şeyin sabit olmadığını; tüm varlığın, olayların ve eylemlerin ilahi merkeze doğru kesintisiz, durdurulamaz ve ontolojik bir "akış/dönüşüm" (sayrûret) içinde olduğunu lügat açısından kesin bir dille ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "s-y-r" kökünün anlambilimsel çerçevesini incelerken, bu kelimenin "hareketin, oluşun ve değişimin (değişkenlerin) bittiği o mutlak ve değişmez durak/karargâh" manasına geldiğini söyler. İsfahânî, bağlam içerisinde bütün işlerin (umûr) Allah'a "varması/dönmesi", eşyanın kendi doğasındaki o başıboş zannedilen hareketliliğin, etimolojik olarak ilahi mahkemede zorunlu bir sükûnete ve hesaba bağlanmasıdır.

        Dücane Cündioğlu, "s-y-r" kökünü varoluşsal bir felsefeyle ele alır. Cündioğlu, bu fiilin sadece mekânsal bir gidişi değil, varoluşsal bir rücuyu (geri dönüşü) temsil ettiğini belirtir. Ona göre "sayrûret", her şeyin aslına, kendisini var eden o mutlak kaynağa ontolojik olarak katlanıp geri dönmesidir. İnsanın iradesiyle veya iradesi dışında gerçekleştirdiği tüm eylemler, zamanın sonunda etimolojik bir kesinlikle "tesîru" (dönüşür/varır) yasasına çarparak mutlak otoritenin önünde birikir.
        El-Umûr (الْاُمُورُ)


        İbn Fâris, kelimenin "e-m-r" köküne dayandığını ve temel anlamının "bir iş, durum, hadise, eylem, buyruk ve niyet edilen şey" olduğunu aktarır. İbn Fâris, kelimenin çoğul formundaki (umûr) bu kullanımının, evrende meydana gelen atom altı hareketlerden devasa kozmik olaylara, insanların kalplerinden geçen en gizli niyetlerden tarihin akışını değiştiren büyük siyasi kararlara kadar her türlü "hadiseyi ve işi" etimolojik bir şemsiye gibi kapsadığını belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "e-m-r" kökünü nüzul dönemi sosyolojisi ve genel evren algısı üzerinden inceler. Öztürk, bedevi zihninde "emr" kelimesinin hayatın içindeki güçlükleri, kabilevi meseleleri ve savaşları anlattığını; ayetin bu kelimeyi mutlaklaştırarak (el-umûr), dünyadaki tüm karmaşık, çözümsüz veya haksız görünen "işlerin", nihayetinde tek bir ilahi merkeze (Allah'a) varıp orada çözüleceğini, adalet bulacağını ve neticeleneceğini sosyolojik ve etimolojik bir müjde/uyarı olarak sunduğunu analiz eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "e-m-r" kökünün sözlükte "iş, eylem, talimat ve varlıkların durumu" manalarına geldiğini ifade eder. Ansiklopedi, cümlenin mühürleyici kapanışında yer alan bu kelimenin, sûrenin başından beri anlatılan şûra (ortak karar), vahiy, bağışlama, ceza, kısırlık ve yaratılış gibi tüm teolojik ve insani "meselelerin" (umûr); nihai hesaplaşma anında etimolojik olarak tek bir mutlak failin (Allah'ın) huzurunda toplanıp karara bağlanacağını tescillediğini kaydeder.

        Yorum

        İşleniyor...
        X