لِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُۜ يَهَبُ لِمَنْ يَشَٓاءُ اِنَاثاً وَيَهَبُ لِمَنْ يَشَٓاءُ الذُّكُورَۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şûrâ Sûresi, 49. Ayet
Daralt
X
-
"Göklerin ve yerin egemenliği Allah’a aittir. O dilediğini yaratır; dilediğine kız çocukları bahşeder, dilediğine de erkek çocukları bahşeder."
Göklerin ve yerin egemenliği Allah’a aittir. Cenâb-ı Hak burada insanlara emirler ve yasaklar göndermesinin ve onları çeşitli yollarla imtihan etmesinin, kendisinin bir menfaat veya hayır elde etmek yahut bir zararı veya belâyı defetmek amacıyla kendi ihtiyacı için olmadığını haber vermektedir. Çünkü göklerin ve yerin hükümranlığı O’na aittir. Allah Te âlâ insanlara ancak kendi menfaatleri, felâha ermeleri ve felâketlerden kurtulmaları için emirler vermekte ve yasaklar koymakta ve bununla onları imtihan etmektedir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur, nankörlük edene gelince, o bilsin ki Rabb’imin hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, kerem sahibidir”. Allah Teâlâ kendisinin zengin olduğunu söyleyerek müminin imanının kendisine bir fayda kazandırmayacağını ve hükümranlığına katkı sağlamayacağını, kâfirin küfrünün de Ona zarar veremeyeceğini ve mülkünde bir eksiklik meydana getirmeyeceğini haber vermektedir. Göklerin ve yerin egemenliği Allah’a aittir cümlesi, göklerin ve yerin gerçek sahibi Allah’tır mânasına da gelebilir. Nitekim O, bir âyette meâlen şöyle buyurmaktadır; "De ki: Ey mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım!". Göklerin ve yerin egemenliği Allah’a aittir cümlesi, mülk sahibi olan mülkü dünyada dilediğine verir, dilediğinden de mülkü çekip alır mânasına da gelir. Nitekim bir âyette meâlen şöyle buyurmaktadır: "Sen mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden çekip alırsın”.
Yaratma Fiili ve Mûtezile’nin İddiaları
Bu âyette, insan fiillerinin yaratılışı meselesinde Mûtezilenin görüşüyle çelişen bilgiler vardır. Onlar, kendileriyle Allah arasında fiilin oluşumunda ortaklık (şirk) mânasına geleceği endişesiyle kulların fiillerini yaratanın kendileri olduğunu iddia ediyorlar ve kulun fiillerini yaratanın Allah olduğunu inkâr ediyorlar. Eğer kula ait fiili Allah yaratırsa bu takdirde o Allah’ın ve kulun fiili olmuş olur. Çünkü duyular âleminde ortak olmanın açıklaması böyledir. Onlara denilir ki: Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Göklerin ve yerin mülkiyeti Allaha aittir”. Başka bir âyette de meâlen şöyle buyurur: "Hâkimiyette O’nun ortağı yoktur”. Cenâb-ı Hak, mülkte kendisinin ortağı olmadığını haber vermektedir. Biz dünyada nice krallar gördük, mânası ve yönleri farklı olduğundan dolayı bu mülkiyet onlarla Allah arasında böyle bir ortaklığı gerekli kılmadı. Çünkü mülkün hakikati O’na aittir, başkasındaki ise mülkün hakikati değil, ancak yararlanma mülkiyetidir, mutlak mülkiyet değildir. Buna göre kulların fiilini Allah Teâlâ yaratmıştır, kullar ise onu kesbeder, yani elde eder. Bu da ortak olmayı gerektirmez, daha önce söylediğimiz üzere mülkiyet Allah ile insanlar arasında ortak olmayı gerektirmediği gibi. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
O dilediğini yaratır. Bu İlâhî beyan da Mûtezilenin aleyhinedir. Çünkü Allah burada dilediğini yarattığını haber vermektedir. Onlar ise bütün hayırları, Allah’ın dilediği şeylerdendir diyorlar. Sonra da kulların hayırlı fiillerini Allah’ın yaratmadığını söylüyorlar. Onların iddiasına göre Cenâb-ı Hakk’ın dilediklerinden çoğunun Allah’tan başka yaratıcısı vardır. O dilediğini yaratır cümlesi, ya rablığın ve ulûhiyetin vasfı mânasındadır yahut da Allah’ın dilediğini yarattığını haber vermek ve vâdetmek anlamındadır. Eğer yaratmak Rab olmanın vasfı kabul edilecek olursa, bu durum Rab olmanın vasfı değildir, çünkü yaratmayı dilediği on bin nesneden birini yaratmakla Rab olunmaz. Eğer âyet vâd ve haber mânasında ise onların iddialarına göre bu haber yalandır. Sözde her türlü aşırılıktan Allah Teâlâ’ya sığınırız. Başarıya ulaştıran sadece Allah’tır.
Dilediğine kız çocukları bahşeder, dilediğine de erkek çocukları bahşeder. Cenâb-ı Hak, kız ve erkek bütün çocuklarını Allah’ın bağışı ve hediyesi olduğunu haber vermektedir. İnsanların, Allah Teâlâ’nın hibesini ve hediyesini şükürle ve minnet duygusuyla kabul etmeleri gerekir. Sonra âyet-i kerîme, önce kız çocuklarını sonra erkek çocuklarını belirtmektedir. Çünkü insanlardan öyleleri var ki, kız çocuğu olduğunda onu bir musibet kabul ediyor ve kızının olması kendisine ağır geliyordu. Bu durumu Allah, kâfirlere kız çocuğu olduğu müjdesi verildiğinde yüzlerinin kapkara olduğunu söyleyerek haber vermektedir: “Onlardan birine bir kız müjdelendiğinde, öfkelenerek yüzü mosmor kesilir”. Âyette bu müjdenin onlara ne kadar ağır geldiği ve ne kadar öfkelendikleri bildirilmektedir. Müslümanların, kâfirlerin yaptığı gibi kız çocuklarını belâ ve musibet saymamaları için âyette önce kızlar anılmıştır. En doğrusunu Allah bilir.
Yorum
-
Mülkü (مُلْكُ)
İbn Fâris, kelimenin "m-l-k" kökünden türediğini ve asıl manasının "bir şeye mutlak surette sahip olmak, onun üzerinde dilediği gibi tasarrufta bulunmak, güç ve otorite" olduğunu belirtir. İbn Fâris'in etimolojik tahliline göre bu kelime, bağlam içerisinde göklerin ve yerin sıradan bir idaresini değil; üzerinde hiçbir ortağın, sınırın veya kısıtlamanın bulunmadığı, mülkiyetin ve egemenliğin tek bir elde toplandığı o sarsılmaz ve mutlak teolojik sahipliği lügat açısından kesin bir dille ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "m-l-k" kökünün anlambilimsel çerçevesini incelerken, bu kelimenin "bir nesneyi veya varlığı hem elde tutma hem de onun üzerinde yasa koyma/hükmetme gücü" manasına geldiğini söyler. İsfahânî, ayetin girişinde bu ismin "Allah'a aittir" (lillâhi) tahsisiyle birlikte kullanılmasının; yeryüzündeki sahte otoritelerin, kralların veya putların iddialarını lügat bilimi üzerinden geçersiz kıldığını ve tüm varoluşsal tasarrufu (mülkü) ontolojik olarak tek bir kaynağa sabitlediğini kaydeder.
Toshihiko Izutsu, "m-l-k" kökünün Kur'an semantiğindeki devasa dönüşümünü analiz eder. Izutsu, bedevi Arap toplumunda sadece bir kabilenin su kuyusuna, otlaklarına veya kölelerine olan sınırlı ve dünyevi "sahipliğini" anlatan bu kelimenin; Kur'an lügatinde sınırları evreni (gökleri ve yeri) kuşatan, geçici değil kalıcı, yatay değil dikey bir "ontolojik hükümdarlığa" evrildiğini etimolojik olarak gösterir. İnsan, mülkün etimolojik olarak sadece geçici bir emanetçisidir.
Es-Semâvâti (السَّمَاوَاتِ)
İbn Fâris, kelimenin "s-m-v" köküne dayandığını ve temel anlamının "yükseklik, yücelik, bir şeyin üstünde ve doruğunda olmak" olduğunu aktarır. İbn Fâris, kelimenin çoğul formundaki (gökler) bu kullanımının, insanın fiziksel olarak asla ulaşamayacağı, idrakini aşan o devasa ve çok katmanlı kozmik "yüksekliği" tanımladığını; bağlam içerisinde ilahi mülkün sınırlarının yeryüzünün darlığından çıkarak bu erişilmez yüceliğe (s-m-v) etimolojik olarak uzandığını belirtir.
Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökeni bağlamında Sami dil ailesindeki akrabalıklara dikkat çeker. Jeffery, Süryanice ve Aramicede yükseklik ve gökler manasına gelen "shmaya" kelimesinin Arapça ile kökensel bir bağ taşıdığını; Orta Doğu monoteizminin ortak lügatinde bu kavramın, mutlak yaratıcının kudretini ve ulaşılamazlığını simgeleyen en temel uzamsal ve teolojik alan olarak formüle edildiğini savunur.
Angelika Neuwirth, kelimenin "s-m-v" kökünü Geç Antik Çağ'ın kozmolojik ve retorik kurgusu ekseninde değerlendirir. Neuwirth, metnin "gökler ve yer" (es-semâvâti vel-ard) şeklindeki o büyük ontolojik ikiliği (tezadı) kullanmasının, ilahi mülkün kapsayıcılığını ilan etmek için seçilmiş sarsılmaz bir lügatsel çerçeve olduğunu belirtir. Yükseklik (gökler), yeryüzündeki insanın çaresizliğini ve yaratıcının o ezici egemenliğini estetik bir ihtişamla inşa eder.
Yahluku (يَخْلُقُ)
İbn Fâris, kelimenin "h-l-k" kökünden türediğini ve asıl manasının "bir şeyi pürüzsüzce, kusursuz bir ölçüye, hesaba ve orana göre var edip şekillendirmek" olduğunu belirtir. İbn Fâris'in etimolojik tahliline göre bu muzari (geniş/şimdiki zaman) fiil, yaratılışın geçmişte olup bitmiş, tamamlanmış ve terk edilmiş bir eylem olmadığını; aksine ilahi iradenin her an taze, sürekli ve anlık bir şekilde evrendeki varlıkları o mutlak ölçü (h-l-k) ile şekillendirmeye devam ettiğini lügat açısından kesinleştirir.
Râgıb el-İsfahânî, "h-l-k" kökünün anlambilimsel çerçevesini incelerken, bu fiilin "bir şeyi daha önce örneği ve modeli olmaksızın (ibda) varlık sahnesine çıkarmak veya mevcut bir maddeden yeni bir form üretmek" manalarına geldiğini söyler. İsfahânî, bağlam içerisinde ilahi mülkün (egemenliğin) en büyük ispatının, doğadaki bu taklit edilemez, eşsiz ve sürekli "ölçülü var etme" (yahluku) eylemi olduğunu etimolojik olarak kaydeder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "h-l-k" kökünü nüzul dönemi sosyolojisi ve Mekke müşriklerinin teoloji algısı üzerinden okur. Öztürk, müşriklerin Allah'ın yaratıcılığını (hâlıkıyetini) genel hatlarıyla kabul ettiklerini, ancak O'nu evrenin işleyişine ve insanların detaylı yaşamlarına (çocuk vermeye, rızka) müdahale etmeyen "pasif" bir güç olarak gördüklerini belirtir. Ayetin, fiili muzari (yaratır/yaratmaya devam eder) formunda kullanarak; yaratılışın pasif değil, "dilediğini var eden" aktif ve durdurulamaz bir teolojik müdahale olduğunu bu lügat üzerinden ilan ettiğini analiz eder.
Yehebü (يَهَبُ)
İbn Fâris, kelimenin "v-h-b" köküne dayandığını ve temel anlamının "karşılık, bedel veya menfaat beklemeksizin, sırf kendi iradesi ve cömertliğiyle bir şeyi karşısındakine bağışlamak, lütfetmek" olduğunu aktarır. İbn Fâris, kelimenin muzari formundaki bu kullanımının, insana verilen çocukların (kız veya erkek) anne babanın biyolojik bir başarısı, genetik bir zaferi veya kazanılmış bir hakları olmadığını; tamamen ilahi makamın o karşılıksız, özgür ve saf "bağışının" (hibesinin) ontolojik bir sonucu olduğunu kesin bir dille ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "v-h-b" kökünün sözlükte "hibe etmek, lütufta bulunmak, meccanen (ücretsiz) vermek" manalarına geldiğini ifade eder. Ansiklopedi, kelimenin bağlam içerisinde insanın varoluşsal acziyetini deşifre ettiğini; evladın bir mülkiyet (sahip olunan eşya) değil, etimolojik olarak ilahi bir lütuf (vehb) kategorisinde değerlendirilmesi gerektiğini lügat bilimi açısından teyit eder.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin "v-h-b" kökünü metnin estetik ve retorik bütünlüğü içinde ele alır. Bintü'ş-Şâtı, cümlenin kurgusunda "yaratır" (yahluku) fiilinden hemen sonra iki kez arka arkaya "bağışlar" (yehebü) fiilinin kullanılmasının muazzam bir lügatsel ritim ve psikolojik rahatlama sağladığını belirtir. İnsanın cinsiyet belirleme konusundaki çaresizliği (kısırlığı/acziyeti), metin tarafından mutlak iradenin o cömert ve şefkatli "hibe" lügatiyle kuşatılarak estetik bir teolojik teselliye dönüştürülür.
İnâsen (اِنَاثًا)
İbn Fâris, kelimenin "e-n-s" kökünden türediğini ve asıl manasının "yumuşaklık, incelik, sertliğin zıddı olarak boyun eğme ve zayıflık" olduğunu belirtir. İbn Fâris, lügatteki bu fiziksel ve karakteristik tanımlamanın "dişi/kız" cinsiyeti için isimlendirme kökeni olduğunu; ancak bağlam içerisinde bu kelimenin, erkek çocuk (zükûr) kelimesinden hemen önce sıraya konularak (takdim edilerek) kullanıldığını ve bunun lügat açısından büyük bir anlam taşıdığını ifade eder.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin "e-n-s" kökünü nüzul dönemi sosyolojisi ve klasik Arap toplumunun cinsiyet algısı üzerinden okur. Aydar, bedevi toplumunda kız çocuğunun (inâs) zayıflık, savaşamama ve utanılacak bir yük olarak görüldüğünü, erkek çocuğun ise güç ve asabiyetin kaynağı olarak yüceltildiğini belirtir. Kur'an'ın "yehebü" (bağışlar) eyleminin ilk nesnesi olarak özellikle kız çocuklarını (inâsen) öne almasının; o yerleşik sosyolojik aşağılamayı ve kabilevi kibri lügat bilimi üzerinden ezip geçen sarsıcı bir devrim olduğunu analiz eder.
Râgıb el-İsfahânî, "e-n-s" kökünün anlambilimsel çerçevesini incelerken, bu ismin sadece biyolojik bir farklılığı değil, varoluşun tamamlayıcı o estetik ve ince doğasını temsil ettiğini söyler. İsfahânî, ayetin kurgusunda kız çocuğunun ilahi bir "hibe/lütuft" (vehb) olarak nitelendirilmesinin, onun ontolojik değerini yeryüzü yargılarından (cahiliye algısından) kurtarıp doğrudan mutlak yaratıcının takdirine bağladığını etimolojik olarak kaydeder.
Ez-Zükûr (الذُّكُورَ)
İbn Fâris, kelimenin "z-k-r" köküne dayandığını ve asıl manasının "sertlik, keskinlik, yükseklik ve bir şeyin anılarak belirginleşmesi" olduğunu aktarır. İbn Fâris, lügatteki bu "sertlik ve güç" vurgusunun "erkek" cinsi için etimolojik bir zemin oluşturduğunu; bağlam içerisinde erkek çocukların da (zükûr), tıpkı kız çocukları gibi bütünüyle ilahi bağışın (hibenin) bir parçası olduğunu, insanın bu "gücü" kendi iradesiyle üretemeyeceğini kesin bir dille ifade ettiğini belirtir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, "z-k-r" ve "e-n-s" köklerinin Kur'an lügatindeki o ayrılmaz semantik çiftliğini (zıtlık uyumunu) analiz eder. Kılıç, metnin biyolojik bir gerçeği ifade ederken "dişiler ve erkekler" şeklindeki bu ontolojik eşleştirmeyi kullanmasının, yaratılışın denge prensibini (mizan) yansıttığını vurgular. Ataerkil (erkek egemen) kibrin, erkek çocuğu (zükûr) kendi gücünün bir yansıması olarak gören o hastalıklı lügati; bu ayette onun da sadece "dileyenin verdiği" bir nesne (mef'ul) konumuna düşürülmesiyle etimolojik olarak paramparça edilir.
Dücane Cündioğlu, "z-k-r" kökünü varoluşsal bir yaklaşımla ele alır. Cündioğlu, bu kelimenin lügatteki "belirginleşme/anılma" (zikr/zükûr) vurgusunun, insanın dünyadaki iz bırakma, soyunu sürdürme ve tarih sahnesinde kalma arzusuyla eşleştiğini belirtir. Ayetin kurgusunda, insanoğlunun en çok arzuladığı ve kendi kibri için "güç" (zükûr) olarak gördüğü bu varoluşsal unsurun, tamamen aşkın bir iradenin (yeşâ') inisiyatifine bırakılması; insanın evrendeki kibrine vurulan en ağır lügatsel ve ontolojik darbedir.
Yorum
Yorum