Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şûrâ Sûresi, 46. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şûrâ Sûresi, 46. Ayet

    وَمَا كَانَ لَهُمْ مِنْ اَوْلِيَٓاءَ يَنْصُرُونَهُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ سَب۪يلٍۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vemâ kâne lehum min evliyâe yensurûnehum min dûni(A)llâh(i)(k) vemen yudlili(A)llâhu femâ lehu min sebîl(in)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Onların Allah'la karşı kendilerine yardım edebilecek dostları yoktur. Allah sapkınlığı ile baş başa bırakmış ise onun için artık kurtuluşa çıkan bir yol da yoktur!"

      Onların Allah’a karşı kendilerine yardım edebilecek dostları yoktur. Bu âyet ikİ şekilde yorumlanır. Birincisi, onların Allah’ı bırakıp taptıkları putlar, kendilerine yardım edebilecek ve onlardan Allah’ın azabını kaldırabilecek kudrette dostlar değildirler. Çünkü dünyada, kendilerine âhirette şefaatçi olacakları ve Allaha yaklaştıracakları ümidiyle onlara tapıyorlardı. Allah Teâlâ onların putlara tapmakla ümit ve arzu ettikleri şefaati ve Allah’ın azabını kendilerinden defedecekleri yardımı yapabilecek dostları olmayacağını haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, Onların Allah’a karşı kendilerine yardım edebilecek dostları yoktur cümlesi, onların dünyada rab edindikleri liderleri, kendilerine yardım edecek olan dostları değildir, çünkü onlar kendilerinden bile azabı geri çevirme gücüne sahip değildirler. Beyleyken tabilerine verilecek olan azabı nasıl defedecekler? Allah, onlardan azabı defedecek bir dostun olmayacağını kendilerine haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir

      Kader ve Kaza İnsanı İcbar Etmez

      Allah sapkınlığı ile baş başa bırakmış ise onun için artık kurtuluşa çıkan bir yol da yoktur. Buradaki onun için bir yol yoktur sözü, onun için bîr delil yoktur mânasına gelebilir. Yani Allah sapkınlığı ile baş başa bıraktığı birinin, “Sen beni saptırdın” diye bir gerekçesi olamaz. Çünkü Allah onu ancak sapıklığı tercih edeceğini ve o yolu seçeceğini bildiği için saptırmış, yani ona tercih etmiş olduğu yolu açmıştır. [Birincisi,] bu hususta esas olan, hiç kimsenin, isyan etmesine ve sapıklık yolunu tercih etmesine Allah’ın iradesinin, kaza ve kaderinin sebep olduğunu söyleyerek bir gerekçe ileri süremeyeceğidir. Çünkü hiç kimse yaptığı bir isyan fiilini işlediği vakit, Cenâb-ı Hakk’ın onu hükmettiğini yahut irade buyurduğunu veyahut takdir ettiğini veyahut da kendisini saptırdığını söyleyemez. İnsan o fiili işlediği vakit, Allah onu istediği ve irade buyurduğu yahut kaza ve kaderinde yazdığı için yapmamıştır, ancak kendi arzu ettiği ve istediği için yapmıştır. Dolayısıyla böyle bir gerekçe gösteremez. Hatalardan korunma ancak Allah’ın yardımıyla mümkündür. İkincisi, onun böyle bir gerekçe göstermeye hakkı yoktur, çünkü o da bilmektedir ki istediği ve tercih ettiği bir fiili yapmakla onun aksini yapmak arasında serbest bırakılmış ise onun aksini yapmak ve tercih ettiği fiili terk etmekte de serbesttir. Öyleyse nasıl böyle bir gerekçe ileri sürebilir. Başarıya ulaştıran sadece Allah’tır. Onun için bir yol yoktur cümlesi, Allah kimi saptırmışsa onun doğru yolu bulma imkânı yoktur mânasına gelebilir, yani kimse onu doğru yola getiremez. Bu cümle Allah kimi saptırırsa artık onun lehine bir yol yoktur mânasına da gelebilir, yani lehine bir yol yoktur, fakat aleyhine yol vardır.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Evliyâe (اَوْلِيَٓاءَ)


        İbn Fâris, kelimenin "v-l-y" kökünden türediğini ve asıl manasının "iki şeyin arasında hiçbir yabancı unsur, boşluk veya mesafe kalmayacak şekilde birbirine bitişik, yakın ve peş peşe olması" olduğunu belirtir. İbn Fâris'in etimolojik tahliline göre bu kelimenin çoğul formu (evliyâ), ahiret sahnesinde azapla yüzleşen zalimlerin etrafında; onlara bitişecek, aradaki o varoluşsal mesafeyi kapatıp onlara himaye ve yakınlık sağlayacak hiçbir meşru veya gayrimeşru gücün kalmadığını lügat açısından kesin bir dille ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "v-l-y" kökünün anlambilimsel çerçevesini incelerken, bu kelimenin "inançta, eylemde ve yardımlaşmada tam bir uyum ve ayrılmazlık durumu" manasına geldiğini söyler. İsfahânî, bağlam içerisinde dünyadaki sahte velayet (dostluk, müttefiklik ve koruyuculuk) bağlarının, ilahi mahkeme ve azap karşısında etimolojik olarak nasıl koptuğunu; zalimlerin güvendikleri o "ayrılmaz" bağların ontolojik bir yanılsamadan ibaret olduğunu kaydeder.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin "v-l-y" kökünü klasik Arap toplumundaki kabilevi patronaj ve himaye ağı (asabiyet) ekseninde inceler. Aydar, kuralsız çöl ortamında hayatta kalmanın ve güvende olmanın tek şartının güçlü bir "veli" (himaye eden lider/müttefik) bulmak olduğunu belirtir. Ayetin, bu sosyolojik ve dünyevi lügati kullanarak; eskatolojik (ahirete dair) düzlemde bu kabilevi ve siyasi himaye sisteminin tamamen iflas ettiğini, bireyin ilahi irade karşısında mutlak bir yalnızlığa terk edildiğini analiz eder.
        Yensurûnehüm (يَنْصُرُونَهُمْ)


        İbn Fâris, kelimenin "n-s-r" köküne dayandığını ve temel anlamının "zulme veya haksızlığa uğrayana arka çıkmak, yardım etmek, onu düştüğü aciz durumdan çekip kurtarmak" olduğunu aktarır. İbn Fâris, kelimenin muzari (geniş/şimdiki zaman) formundaki bu eyleminin, olumsuzluk edatıyla (mâ kâne... yensurûne / yardım edecek değillerdir) birleştiğinde; azap karşısındaki suçluların, düştükleri o mutlak çaresizlikten dışarıdan bir müdahaleyle "çekip çıkarılma" ihtimallerinin etimolojik olarak sıfırlandığını belirtir.

        Toshihiko Izutsu, "n-s-r" kökünün Kur'an semantiğindeki ahlaki ve sosyal dönüşümünü analiz eder. Izutsu, İslam öncesi bedevi toplumunda "nusret" kavramının, haklı veya haksız olduğuna bakılmaksızın kabile üyesine verilen o körü körüne kan desteğini, askeri yardımı simgelediğini gösterir. Ayetin kurgusunda bu kelimenin reddedilmesi, ahiret sahnesinde kabilevi "yardımlaşma" (n-s-r) sözleşmelerinin hiçbir ontolojik karşılığının olmadığını; kurtuluşun kolektif/asabiyetçi bir destekle değil, tamamen bireysel bir liyakatle (imanla) ölçüldüğünü lügat üzerinden ifşa eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "n-s-r" kökünün sözlükte "yardım etmek, destek olmak, arka çıkmak ve zafere ulaştırmak" manalarına geldiğini ifade eder. Ansiklopedi, kelimenin bağlam içerisinde "veliler" (koruyucular) kavramının hemen ardından işlevsel bir açıklayıcı olarak geldiğini; azap anında dışarıdan beklenebilecek her türlü kurtarıcı müdahalenin ve meşru müdafaa gücünün lügat bilimi açısından tamamen çöktüğünü teyit eder.
        Dûni (دُونِ)


        İbn Fâris, kelimenin "d-v-n" kökünden türediğini ve asıl manasının "bir şeyin aşağısında olmak, ondan daha alt bir mertebede/konumda bulunmak, yakınlık ve -den başka" olduğunu belirtir. İbn Fâris'in etimolojik tahliline göre, "min dûnillâh" (Allah'tan başka/aşağı) tamlaması, zalimlerin dünyada bel bağladıkları ve sığındıkları o sahte otoritelerin, putların veya siyasi güçlerin; ontolojik olarak mutlak ilahi iradenin ne kadar "altında, yetersiz ve zelil" kaldığını lügat açısından sarsılmaz bir dille kesinleştirir.

        Dücane Cündioğlu, "d-v-n" kökünü varoluşsal ve felsefi bir okumayla ele alır. Cündioğlu, bu kelimenin lügatteki "alt seviye / aşağıda olma" (dûn) vurgusunun, insan doğasının içine düştüğü trajediyi yansıttığını belirtir. Ona göre, mutlak yüceliği (Allah'ı) bırakıp O'nun "dûnundan" (aşağısından) koruyucular edinmek, insanın manevi bir yücelişi değil, aksine varoluşsal bir düşüşü, seviye kaybını tercih etmesidir. Şirk, etimolojik olarak izafi ve geçici olana (aşağı olana) tutunma hastalığıdır.
        Yudlili (يُضْلِلِ)


        İbn Fâris, kelimenin "d-l-l" köküne dayandığını ve temel anlamının "doğru yoldan sapmak, hedeften şaşmak, kaybolmak ve bir şeyin içinde eriyip izini yitirmek" olduğunu aktarır. İbn Fâris, kelimenin if'al babındaki (ıdlal) bu kullanımının, failin Allah olması durumunda aktif bir yanıltmayı değil; inatla hakikati reddeden kuldan ilahi hidayet desteğinin çekilmesini ve kulun kendi seçtiği o hedefsizlik/kaybolmuşluk halinin ontolojik bir mühre dönüşmesini etimolojik olarak ifade ettiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "d-l-l" kökünün anlambilimsel çerçevesini incelerken, bu kelimenin "kasıtlı veya kasıtsız olarak doğru yoldan (sırattan) çıkma hali" manasına geldiğini söyler. İsfahânî, bağlam içerisinde ilahi iradenin saptırmasının (yudlilillâh); hakikati inatla terk eden kulun, ilahi adaletin bir sonucu olarak kendi karanlığında bırakılması ve o sapkınlık (dalalet) içinde lügatsel olarak kilitlenip yön bulma yetisini tamamen yitirmesi olduğunu kaydeder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "d-l-l" kökünü nüzul dönemi sosyolojisi ve coğrafyası üzerinden okur. Öztürk, bu kelimenin uçsuz bucaksız, işaretsiz çöl kumlarında yönünü kaybeden, kılavuzsuz kalan ve ölüme terk edilen bedevinin o dehşetli fiziksel tecrübesini anlattığını belirtir. Kur'an'ın bu somut çöl lügatini alarak; Tanrı'nın desteğinden mahrum kalmanın getirdiği o evrensel ruhsal çökmeye, pusulasızlığa ve teolojik "yolunu kaybetme" anına muazzam bir başarıyla uyarladığını analiz eder.
        Sebٖîl (سَبٖيلٍ)


        İbn Fâris, kelimenin "s-b-l" kökünden türediğini ve asıl manasının "uzayıp giden, herkes tarafından ayak basılmış, açık, rahat ve belirgin yol" olduğunu belirtir. İbn Fâris, cümlenin sonundaki mutlak olumsuzlama yapısıyla ("mâ lehû min sebîl" / onun için hiçbir yol yoktur) gelen bu kelimenin; ilahi desteği yitirip sapan (d-l-l) kişinin, ahiret düzleminde kurtuluşa, affa veya hakikate geri dönüşe dair arayabileceği her türlü açık veya gizli patikanın etimolojik olarak tamamen yok edildiğini sarsılmaz bir dille tasvir ettiğini söyler.

        Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökeni bağlamında Sami dil ailesindeki akrabalıklara dikkat çeker. Jeffery, Aramice ve Süryanicede "yol, güzergâh, dini öğreti" manalarına gelen "shbila" kelimesinin Arapçadaki "s-b-l" köküyle ortak bir teolojik geçmişi paylaştığını savunur. Ayetin bağlamında bu kelime, salt fiziksel bir yönü değil; ruhsal kurtuluşa ve ilahi merhamete giden o nihai, dikey eskatolojik güzergâhı lügat üzerinden isimlendirir ve sapanlar için bu güzergâhın varlığını iptal eder.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin "s-b-l" kökünü metnin retorik, estetik ve uzamsal kurgusu içinde ele alır. Bintü'ş-Şâtı, bir önceki "yudlil" (yoldan çıkarır/saptırır) fiiliyle zaten yolunu kaybetmiş olan kişinin durumunun anlatıldığını; ayetin sonunda ise onun için "hiçbir yol (sebîl) kalmadı" denilerek, sapkınlık eyleminin kendi içinde nasıl çıkışsız bir zindana (kısır döngüye) dönüştüğünü vurgular. Etimolojik köken, yoldan çıkana yeni bir yolun açılmayacağını o kusursuz tezat (yolunu kaybetmek ve yol bulamamak) üzerinden inşa eder.

        Yorum

        İşleniyor...
        X