وَتَرٰيهُمْ يُعْرَضُونَ عَلَيْهَا خَاشِع۪ينَ مِنَ الذُّلِّ يَنْظُرُونَ مِنْ طَرْفٍ خَفِيٍّۜ وَقَالَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنَّ الْخَاسِر۪ينَ الَّذ۪ينَ خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ وَاَهْل۪يهِمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ اَلَٓا اِنَّ الظَّالِم۪ينَ ف۪ي عَذَابٍ مُق۪يمٍ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şûrâ Sûresi, 45. Ayet
Daralt
X
-
"Onları (ateşe) atılırlarken yine onların, aşağılanmaktan ötürü başları eğik halde göz ucuyla etrafa baktıklarım göreceksin. İman edenler de, ‘Gerçek anlamda kayba uğrayanlar, kıyamet günü hem kendilerini hem kendilerine uyanları ziyan edenlermiş meğer!’ diyecekler, iyi bilinmeli ki zâlimler sürekli bir azap içinde olacaklardır."
Onların göz ucuyla etrafa baktıklarını göreceksin. Müfessirler bu cümleyi şöyle açıkladılar: Onlar henüz içine girmeden cehenneme göz atıp bakarlar. Nitekim Allah meâlen şöyle buyuruyor: “O ateş uzak bir yerden kendilerine görününce homurdanmasını ve uğultusunu işitirler”, “O gün cehennem de getirildiğinde, İnsan işte o gün yaptıklarını birer birer hatırlayacaktır”. Aşağılanmaktan ötürü, çünkü Allah, dünyada iken yaptıkları kötülükler ve nefsânî arzularının hepsini yerine getirmeleri yüzünden âhirette onları zillete düşürmüştü. Başlan eğik halde bakarlar; muhtemelen bu cümleden maksat, “Başları yukarıya kalkık, bakışları bir noktaya sabitlenmiş, zihinleri bomboş kalmış vaziyette” mealindeki âyette ifade buyurduğu gibi, o günün dehşetinden ve korkusundan onlar başlarmı kaldırıp bir yere bakamamalarıdır. En doğrusunu Allah bilir. Başları eğik halde bakarlar cümlesi, yaptıkları kötülüklerden utandıkları için yüzlerini çevirip insanlara bakamazlar, ancak insanlar farkında olmadıkları sırada onlara hırsızlama bir göz atarlar mânasına gelebilir. Böyle bir durum, insanlar arasında bilinen bir şeydir. Çünkü birine kötülük yapan insan, başını kaldırıp onun yüzüne bakamaz, ancak farkında olmadığı sırada hırsızlama bir göz atar. İşte burada da benzer bir durum söz konusudur. En doğrusunu Allah bilir. Müfessirlerden bazıları şöyle dedi: Onlar kör olarak haşredilecekler, gözleriyle değil ancak kalpleriyle görebilecekler. Bu da göz ucuyla bakmak anlamına gelir. İbn Kuteybe şöyle dedi: Başları eğik halde bakarlar cümlesi, aşağılandıldarı için gözlerini eğerler mânasına gelir. Ebû Avsece de, dümdüz bakarlar anlamını verdi. En doğrusunu Allah bilir.
İman edenler de, ‘Gerçek anlamda kayba uğrayanlar, kıyâmet günü hem kendilerini hem kendilerine uyanları ziyan edenlermiş meğer!’ diyecekler. Onların ve onlara uyanların zarar görmeleri, değişik mânalara gelebilir. Birincisi, Cenâb-ı Hak “Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun” meâlindeki âyette buyurduğu gibi, onlar kendilerini ve kendilerine uyanları ateşten korumakla emrolundular mânasına gelir. İşte onlar kendilerini ve onlara uyanları ateşten korumadıldarı için zarara uğramışlardır. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, Hem kendileri hem de kendilerine uyanlar zarar ettiler cümlesi, kendi nefisleri ve aileleri yüzünden zarar gördüler mânasına gelir. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Mallarınız ve çocuklarınız sizin için ancak bir imtihandır”. Onlara mallar, çocuklar ve eşler sebebiyle verilenler, kendileri için bir fitne idi. Nitekim Allah başka bir âyette şöyle buyurur: “Eşlerinizden ve çocuklarınızdan da size düşman olanlar vardır”. İnsan bazan kendi eşi ve çocuğu yüzünden de zarar görür ve sorgulanır. Üçüncüsü, onların ve onlara uyanların zarar görmeleri, şöyle demelerinden dolayıdır: “Rabb’imin huzuruna götürülürsem bile, hiç şüphem yok ki, orada bunun yerine daha iyisini bulurum”, “Dönüp Rabb’ime varacak olsam bile, O’nun huzurunda benim için güzel nimetler bulunduğundan eminim”. O, âhirette Rabb’inin katında daha fazla güzellikler bulacağını ümit ve arzu ettiklerini kaybetmiştir. İşte bu âyet-i kerîme sözünü ettiğimiz bu üç mânaya gelir.
İbn Abbâs’ın (r.a.) şöyle söylediği rivayet edilmiştir: Kâfir olsun müslüman olsun herkesin mutlaka bir ailesi ve cennette bir yeri vardır. Eğer Allaha itaat ederse, Allah ona ailesini ve cennetteki yerini verir. Şayet isyan ederse, hem kendisi hem ailesi zarar görür, cennetteki yerini de kaybeder ve onun yerine müminler vâris olurlar. Fakat Cenâb-ı Hakk’ın kâfir olarak öleceğini bilmesine rağmen ona bir aile ve cennetle bir makam ayırması ihtimali yoktur. Ancak Allah Teâlâ bunu sadece onlara kızdığından ve onlar için bir hasret ve pişmanlık sebebi olsun diye yapar. En doğrusunu Allah bilir.
Yorum
-
Yu'radûne (يُعْرَضُونَ)
İbn Fâris, kelimenin "a-r-d" kökünden türediğini ve asıl manasının "bir şeyin eni, genişliği, bir nesneyi açıkça ortaya koymak ve muhatabın görüşüne sunmak" olduğunu belirtir. İbn Fâris'in etimolojik tahliline göre bu fiilin meçhul (edilgen) formu (yu'radûne / sunulurlar), zalimlerin ahiret sahnesindeki mutlak pasifliğini ve eylemsizliğini lügat açısından kesin bir dille ifade eder. Onlar ateşe kendi iradeleriyle gitmezler; dünyadaki kibrin aksine, çaresiz bir nesne gibi zorla sürüklenip o dehşetli sahnenin önüne "sergilenirler".
Râgıb el-İsfahânî, "a-r-d" kökünün anlambilimsel çerçevesini incelerken, bu kelimenin "gizli olan bir şeyi herkesin görebileceği bir hizaya getirmek" manasına geldiğini söyler. İsfahânî, bağlam içerisinde bu kelimenin, zalimlerin sadece ateşe yaklaştırılmasını değil, aynı zamanda bütün günahlarıyla birlikte tüm varlıkların gözü önünde etimolojik olarak ifşa edildikleri o utanç verici "teşhir/sunum" anını tasvir ettiğini kaydeder.
Dücane Cündioğlu, "a-r-d" kökünü varoluşsal bir yaklaşımla ele alır. Cündioğlu, "arz edilme" eyleminin insanın özne (fail) statüsünden düşerek tamamen bir nesneye (mef'ul) dönüşmesini simgelediğini belirtir. Ona göre dünyada her şeyi kendi iradesine sunulmuş bir meta gibi gören kibirli insan, bu sahnede bizzat kendisi cehenneme sunulan ontolojik bir eşyaya dönüşür; etimolojik edilgenlik, iradenin tamamen sıfırlanmasıdır.
Hâşi'îne (خَاشِعٖينَ)
İbn Fâris, kelimenin "h-ş-a" köküne dayandığını ve temel anlamının "alçalmak, boyun eğmek, sesin kısılması ve korkudan dolayı hareketsiz kalmak" olduğunu aktarır. İbn Fâris, kelimenin çoğul ism-i fâil (hâşi'în) formundaki bu kullanımının, ateşin karşısına getirilen suçluların sadece fiziksel bir çöküş yaşamadıklarını; aynı zamanda kalplerine, bakışlarına ve seslerine etimolojik olarak tam bir dehşetin, sinmişliğin ve pısırıklığın (huşû) hâkim olduğunu kusursuz bir şekilde ifade ettiğini belirtir.
Toshihiko Izutsu, "h-ş-a" kökünün Kur'an semantiğindeki dönüşümünü analiz eder. Izutsu, kelimenin bedevi lügatinde kuruyan ve boynu bükülen otlar veya yere yapışan yapraklar için kullanıldığını; Kur'an'ın bu somut doğa tasvirini alarak onu eskatolojik (ahirete dair) bir psikolojiye dönüştürdüğünü gösterir. Ayetin kurgusunda zalimler, ateşin karşısında etimolojik olarak tıpkı rüzgârın önünde kurumuş ve yere yapışmış otlar gibi varoluşsal bir ezilmişlik ve teolojik bir çaresizlik içindedirler.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "h-ş-a" kökünün sözlükte "zillet göstermek, tevazu ile eğilmek, durgunlaşmak" manalarına geldiğini ifade eder. Ansiklopedi, kelimenin "korku ve çaresizlikten kaynaklanan bedensel ve ruhsal teslimiyeti" anlattığını; dünyadaki o dik başlı, taşkın duruşun, ilahi mahkemede yerini zorunlu ve etimolojik bir sükûnete (çöküşe) bıraktığını lügat bilimi açısından teyit eder.
Ez-Zülli (الذُّلِّ)
İbn Fâris, kelimenin "z-l-l" kökünden türediğini ve asıl manasının "izzetin ve gücün zıddı olarak; zayıflık, hor görülme, boyun eğdirilme ve yumuşayıp ram olma" olduğunu belirtir. İbn Fâris, lügatte ehlileştirilmiş, direncini yitirmiş binek hayvanı için de (zelûl) bu kökün kullanıldığını hatırlatarak; bağlam içerisinde zalimlerin içine düştüğü o aşağılanma durumunun sıradan bir utanç olmadığını, iradenin tamamen kırılarak etimolojik olarak mutlak bir "ehlileşme ve horluğa" hapsolmak olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfahânî, "z-l-l" kökünün anlamsal özünde "dışarıdan gelen ezici bir güç karşısında kişinin kendi acziyetini ve değersizliğini kabullenmesi" yattığını söyler. İsfahânî, bağlam içerisinde bu kelimenin "hâşi'îne" (korkuyla sinenler) sıfatını pekiştirdiğini; zalimlerin boyun büküşünün saygıdan değil, doğrudan doğruya bu "zillet" (ontolojik değersizlik ve aşağılanma) duygusundan kaynaklandığını etimolojik olarak kanıtladığını kaydeder.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin "z-l-l" kökünü metnin estetik ve psikolojik bütünlüğü içinde değerlendirir. Bintü'ş-Şâtı, zalimlerin dünyadaki en belirgin özelliğinin kibir ve güç gösterisi (izzet vehmi) olduğunu; ayetin "ez-züll" kelimesini kullanarak, o kof kibri tam zıddı olan mutlak horlanmışlıkla lügat üzerinden darmadağın ettiğini analiz eder. Etimolojik tezat, ilahi adaletin suçluya uyguladığı o sarsıcı psikolojik yıkımın ta kendisidir.
Tarf (طَرْفٍ)
İbn Fâris, kelimenin "t-r-f" köküne dayandığını ve asıl anlamının "bir şeyin ucu, kenarı, sınırı ve göz kapağını hareket ettirip bakmak" olduğunu aktarır. İbn Fâris'in etimolojik tahliline göre bu kelime, zalimlerin cehennem ateşine tam karşıdan, cesaretle ve gözlerini açarak bakamadıklarını; korkudan dolayı başlarını eğip sadece gözlerinin "ucuyla, kenarıyla" o dehşetli sahneyi süzmeye çalıştıklarını lügat açısından kesin bir dille tasvir eder.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, "t-r-f" kökünü klasik Arap toplumunun bedensel dil ve psikolojik tepkileri üzerinden okur. Aydar, bedevi kültüründe bir tehlike veya utanç karşısında başı öne eğip göz ucuyla (tarf) etrafı kolaçan etmenin, insanın en savunmasız, en pısırık ve korku dolu halinin evrensel bir beden dili olduğunu belirtir. Metnin, bu bedensel lügati (göz ucuyla bakmayı) kullanarak, azap karşısındaki o felç edici dehşeti muhatabın görsel hafızasında canlandırdığını analiz eder.
Hafiyy (خَفِيٍّ)
İbn Fâris, kelimenin "h-f-y" kökünden türediğini ve temel anlamının "açık ve belirgin (zâhir) olmanın zıddı olarak; bir şeyin gizli kalması, örtünmesi, silik ve belirsiz olması" olduğunu belirtir. İbn Fâris, kelimenin "tarf" (göz ucu) kelimesinin sıfatı olarak kullanılmasının, zalimlerin bakışlarındaki o kaçamak, ürkek ve gizleme çabasını etimolojik olarak vurguladığını; ateşi görmekten kaçamadıkları için bakışlarını adeta "gizleyerek/kısarak" o anın dehşetini hafifletmeye çalıştıklarını ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "h-f-y" kökünün anlambilimsel çerçevesini incelerken, bu kelimenin "dikkat çekmekten kaçınan, içe kapanık ve korkakça bir eylemsizlik" manasına geldiğini söyler. İsfahânî, zalimlerin dünyada insanlara zulmederken gösterdikleri o cüretkâr, delici ve kibirli bakışların yerini; ahirette kimseye görünmemeye çalışan, "silik ve gizli" (hafiyy) bir göz ucu bakışına bırakmasının, varoluşsal çöküşün etimolojik bir mühürlemesi olduğunu kaydeder.
El-Hâsirٖينَ (الْخَاسِرٖينَ)
İbn Fâris, kelimenin "h-s-r" köküne dayandığını ve asıl manasının "kârın ve kazancın zıddı olarak; sermayenin erimesi, ziyana uğramak, eksilmek ve helak olmak" olduğunu aktarır. İbn Fâris, kelimenin ism-i fâil çoğul (ziyana uğrayanlar) formunun, bağlam içerisinde dünyevi bir ticari kayıptan ziyade; insanın kendisine verilen ömür, akıl ve irade sermayesini tamamen boşa harcayarak ontolojik bir iflasa sürüklenmesini lügat açısından kusursuzca ifade ettiğini belirtir.
Toshihiko Izutsu, "h-s-r" kökünün Kur'an semantiğindeki büyük evrimini analiz eder. Izutsu, Hicaz bölgesindeki ticaret toplumunun günlük dilinde tamamen maddi bir "zarar, iflas ve kâr edememe" durumunu anlatan bu kelimenin; Kur'an'ın kavramsal çerçevesinde en korkunç eskatolojik faturaya dönüştüğünü gösterir. İnananlar (âmenû), dünyevi kâr peşinde koşanların aslında teolojik bir "zarar/ziyan" (hüsran) içinde olduklarını bu kelimenin lügatsel ironisi üzerinden ilan ederler.
Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökeni bağlamında Sami dil ailesindeki kullanımlara dikkat çeker. Jeffery, Aramice ve Süryanicede ticari eksilme ve ziyanı ifade eden "hsar" kökünün Arapça ile tarihsel bağını kurar. Ayetin bağlamında bu kelimenin, monoteist (tek tanrıcı) ahlak sisteminde insanın kendi ruhunu pazara çıkarıp karşılığında mutlak bir yokluk (azap) satın almasını anlatan evrensel ve sarsıcı bir "ruhsal iflas" lügati olduğunu iddia eder.
Enfüsehüm (اَنْفُسَهُمْ)
İbn Fâris, kelimenin "n-f-s" kökünden türediğini ve temel anlamının "bir şeyin özü, zatı, varlığı, can ve nefes" olduğunu belirtir. İbn Fâris'in etimolojik tahliline göre bu kelime, "hâsirîn" (kaybedenler/ziyan edenler) kelimesinin doğrudan nesnesi olarak kullanıldığında; zararın sıradan bir mal veya mülk kaybı olmadığını, kişinin doğrudan doğruya kendi varlığını, ruhunu ve "özünü" (nefsini) ahiret pazarında ziyan edip yitirmesini kesin bir dille ifade eder.
Dücane Cündioğlu, "n-f-s" kökünü varoluşsal bir yaklaşımla ele alır. Cündioğlu, bu kelimenin lügatteki "öz/zat" vurgusunun, insanın kendi yıkımındaki o aktif failiyetini (sorumluluğunu) deşifre ettiğini belirtir. Ona göre insan başkasının değil, kendi iradesiyle kendi "nefsini" zarara uğratır. Etimolojik olarak nefis (öz), ilahi emaneti taşıyan merkezdir; bu merkezin ziyan edilmesi, insanın evrendeki varlık nedenini iptal etmesi ve ontolojik bir intihar gerçekleştirmesidir.
Ehlٖيهِمْ (وَاَهْلٖيهِمْ)
İbn Fâris, kelimenin "e-h-l" köküne dayandığını ve asıl anlamının "bir kimseye nesep, din, mekân veya sanat açısından en yakın ve ait olan kimseler, aile, taraftar" olduğunu aktarır. İbn Fâris, kelimenin bağlam içerisinde zalimlerin sadece kendi ruhlarını değil; dünyada en çok güvendikleri, uğruna haksızlık yaptıkları ve etrafında topladıkları o yakın çevreyi (aileyi/taraftarları) de etimolojik olarak ebedi bir yıkıma ve ziyana sürüklediklerini belirttiğini söyler.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "e-h-l" kökünü nüzul dönemi sosyolojisi ve kabile sistemi üzerinden inceler. Öztürk, bedevi toplumunda bir insanın gücünün, sahip olduğu "ehli" (kabilesi, çocukları, yandaşları) ile ölçüldüğünü belirtir. Ayetin, zalimlerin dünyadaki o kalabalık ve güvenli kabilevi dokusunun ahirette nasıl tamamen çöktüğünü, "ehlinin" bir kurtuluş değil, kaybedilen devasa bir ziyan bilançosu haline geldiğini bu lügat üzerinden sosyolojik olarak yıktığını analiz eder.
El-Kıyâmeti (الْقِيَامَةِ)
İbn Fâris, kelimenin "k-v-m" kökünden türediğini ve asıl manasının "oturmanın veya yatmanın zıddı olarak ayağa kalkmak, dikilmek, bir işin değerini ve nizamını bulması" olduğunu belirtir. İbn Fâris, lügatteki bu "kalkış ve dikiliş" vurgusunun, ölülerin kabirlerinden kalkıp ilahi mahkemenin huzurunda mutlak bir hesaplaşma için "dikilmelerini" ve evrenin yeni bir ontolojik nizama kavuşmasını etimolojik olarak kusursuzca tanımladığını ifade eder.
Angelika Neuwirth, kelimenin "k-v-m" kökünü Geç Antik Çağ'ın eskatolojik (ahirete dair) kurgusu bağlamında değerlendirir. Neuwirth, "kıyâmet" kavramının sadece sonu bildiren bir yıkım olmadığını; aksine monoteist gelenekte yeryüzündeki adaletsizliklerin son bulup mutlak adaletin "ayağa kalktığı/tesis edildiği" o evrensel ve teolojik uyanış gününü lügatsel bir diriliş metaforuyla (kıyam) inşa ettiğini savunur.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "k-v-m" kökünün sözlükte "doğrulmak, ayakta durmak, kıyam etmek" manalarına geldiğini ifade eder. Ansiklopedi, kelimenin bağlam içerisinde dünyevi tüm otoritelerin çöktüğü ve sadece ilahi hükmün geçerli olduğu o büyük eskatolojik anı tanımlayan en temel isimleşmiş lügat unsuru olduğunu kaydeder.
Mukٖيمٍ (مُقٖيمٍ)
İbn Fâris, kelimenin yine "k-v-m" köküne dayandığını, ancak bu kez if'al babından ism-i fâil (ikamet eden/sabit kalan) olarak "bir yerde sürekli kalmak, ayrılmamak, devamlı ve sabit olmak" anlamını taşıdığını aktarır. İbn Fâris'in etimolojik tahliline göre bu kelime, zalimlerin içine düştüğü azabın geçici, anlık veya hafifleyen bir ceza olmadığını; zamanın ve mekânın ötesinde, onların varlığına etimolojik olarak kilitlenmiş, bitmez tükenmez ve "sabit" bir ıstırap olduğunu kesin bir dille ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "k-v-m" kökünün anlambilimsel çerçevesini incelerken, bu kalıbın (mukîm) "kesintiye uğrama ihtimali olmayan mutlak ikamet ve süreklilik" manasına geldiğini söyler. İsfahânî, ayetin kurgusunda bu kelimenin, dünyadaki zulmün ve kibrin ne kadar kısa süreli (fani) olduğuna sarsıcı bir ayna tuttuğunu; ilahi cezanın ise bu kısalığa karşılık etimolojik ve teolojik olarak "kalkıp gitmeyen, daimi" bir yapıda olduğunu lügat üzerinden kanıtladığını kaydeder.
Dücane Cündioğlu, "k-v-m" kökünden türeyen "kıyâmet" ve "mukîm" kelimelerinin aynı ayette buluşmasındaki o varoluşsal estetiği analiz eder. Cündioğlu'na göre, diriliş ve hesap için "ayağa kalkan/dikilen" (kıyâmet) o dehşetli gün; zalimler için hiçbir zaman sona ermeyecek, üzerlerine kalıcı olarak "yerleşecek/sabitlenecek" (mukîm) mutlak bir azap üreterek, varoluşsal adaletin o sarsılmaz ve bitmeyen lügatsel inşasını tamamlar.
Yorum
Yorum