وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ وَلِيٍّ مِنْ بَعْدِه۪ۜ وَتَرَى الظَّالِم۪ينَ لَمَّا رَاَوُا الْعَذَابَ يَقُولُونَ هَلْ اِلٰى مَرَدٍّ مِنْ سَب۪يلٍۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şûrâ Sûresi, 44. Ayet
Daralt
X
-
"Allah kimi sapkınlığıyla baş başa bırakırsa, artık onun bir velisi olmaz. Azapla yüz yüze geldiklerinde zâlimlerin, 'Geri dönmenin bir yolu yok mu?’ diye feryat ettiklerini göreceksin."
Allah kimi sapkınlığıyla baş başa bırakırsa, artık onun bir velisi olmaz. Yani şeytanın dostluğunu tercih ettiği için Allah kimi sapkınlığıyla başbaşa bırakırsa, artık onu Allah’ın dışında hidâyete erdirecek yahut ona fayda verecek başka bir dost yoktur. Bu hususu Cenâb-ı Hak şu âyet-i kerîmede ifade buyurmaktadır: “Şeytanın hâkimiyeti ancak onu kendilerine veli edinenler ve onun yüzünden müşrik olanlar üzerinde geçerlidir”. Allah, şeytanın hâkimiyetinin ancak onu dost edinenler üzerinde geçerli olduğunu haber vermektedir.
Azapla yüz yüze geldiklerinde zâlimlerin, ‘Geri dönmenin bir yolu yok mu?’ diye feryat ettiklerini göreceksin. Müfessirler şöyle dediler: Yani onlar, “Acaba dünyaya tekrar dönmenin bir yolu var mı?” diyorlar ve Rablerinden tekrar dünyaya dönmeyi istiyorlar. Onların istekleri sanki ölmeden önce imtihan edildikleri dünyadaki gibi bir imtihan geçirmekti. Yani Allah’ın emir ve yasaklarına itaat ettiklerini göstermek için âhirette imtihana tâbi tutulmalarını istiyorlardı. En doğrusunu Allah bilir.
Yorum
-
Yüdlil (يُضْلِلِ)
İbn Fâris, kelimenin "d-l-l" kökünden türediğini ve asıl manasının "doğru yoldan sapmak, hedeften şaşmak, kaybolmak ve bir şeyin içinde eriyip gitmek" olduğunu belirtir. İbn Fâris'in etimolojik tahliline göre bu kelimenin if'al babındaki (ıdlal) kullanımı, ilahi iradeye nispet edildiğinde aktif ve keyfi bir yanıltmayı değil; kulun kendi iradesiyle seçtiği o yanlış yönelimin, ilahi bir kanunla kesinleşmesini ve insanın o hedefsizlik/kaybolmuşluk halinin ontolojik bir mühre dönüşmesini lügat açısından ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "d-l-l" kökünün anlambilimsel çerçevesini incelerken, bu kelimenin "kasıtlı veya kasıtsız olarak doğru yoldan (sırattan) çıkma hali" manasına geldiğini söyler. İsfahânî, bağlam içerisinde failin Allah olmasının, kulun ısrarlı inkârı neticesinde ilahi hidayet ve koruma desteğinin ondan tamamen çekilmesini (hızlan) anlambilimsel olarak kanıtladığını; bu desteği kaybeden varlığın etimolojik olarak kendi karanlığında yolunu kaybetmeye mahkûm olduğunu kaydeder.
Toshihiko Izutsu, "d-l-l" kökünün Kur'an semantiğindeki büyük evrimini analiz eder. Izutsu, İslam öncesi dönemde uçsuz bucaksız çölde yönünü kaybedip ölüme terk edilen çaresiz bir bedevinin o fiziksel dehşetini anlatan bu kelimenin; metnin kurgusunda, hakikati kaybeden insanın evrendeki teolojik ve varoluşsal yok oluşuna evrildiğini etimolojik olarak gösterir. Kelimenin kökenindeki o çöl kaybolmuşluğu, burada ruhsal bir iflasın lügatine dönüşür.
Veliyyin (وَلِيٍّ)
İbn Fâris, kelimenin "v-l-y" köküne dayandığını ve asıl anlamının "iki şey arasında hiçbir yabancı unsur, boşluk veya mesafe kalmayacak şekilde birbirine bitişik, yakın ve peş peşe olması" olduğunu aktarır. İbn Fâris, kelimenin "dost, hami ve işleri üstlenen koruyucu" şeklindeki türevinin, bağlam içerisinde ilahi desteği (hidayeti) kaybeden bir insanın; o kaybolmuşluk anında yanına gelip bitişecek, aradaki boşluğu kapatıp onu kurtaracak hiçbir etimolojik "yakın güce/veliye" sahip olamayacağını kesin bir dille belirttiğini söyler.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin "v-l-y" kökünü klasik Arap toplumunun himaye hiyerarşisi üzerinden inceler. Aydar, çölde yalnız kalan veya kabileden dışlanan (halî) bir bedevinin hayatta kalabilmek için mutlaka güçlü bir şahsın veya kabilenin "velayetine/patronajına" sığınmak zorunda olduğunu belirtir. Ayetin, bu sosyolojik "veli" (koruyucu müttefik) kavramını alarak; Allah'ın terk ettiği bir kimseyi dünyadaki veya ahiretteki hiçbir kabilevi, siyasi veya dünyevi ittifakın kurtaramayacağını lügat bilimi üzerinden ilan ettiğini analiz eder.
Dücane Cündioğlu, "v-l-y" kökünü varoluşsal bir yaklaşımla ele alır. Cündioğlu, kelimenin lügatteki "bitişiklik ve yakınlık" (velayet) vurgusunun, insanın dünyadaki yalnızlık korkusunu ve sığınak arayışını simgelediğini belirtir. Ona göre Allah'ın saptırmasından (desteğini çekmesinden) sonra "hiçbir velinin bulunmaması", insanın ontolojik olarak mutlak bir hiçliğe ve kimsesizliğe terk edilmesidir; sahte dayanakların hakikat karşısındaki lügatsel ve felsefi iflasıdır.
Ba'dihٖi (بَعْدِهٖ)
İbn Fâris, kelimenin "b-a-d" kökünden türediğini ve temel anlamının "öncenin (kabl) zıddı olarak zaman, mekân veya rütbe açısından geride/sonrada olmak, ardı sıra gelmek" olduğunu belirtir. İbn Fâris'in etimolojik tahliline göre, aidiyet zamiriyle (O'ndan sonra/O'nun ardından) kullanılan bu kelime; ilahi iradenin devreden çıkması veya desteğini çekmesi durumunda, zamanın ve mekânın kulun tamamen aleyhine işlediğini, o saatten "sonra" geriye kalan hiçbir şeyin ontolojik bir değer ve kurtarıcılık taşımadığını lügat açısından kesinleştirir.
Angelika Neuwirth, kelimenin "b-a-d" kökünü Geç Antik Çağ'ın retorik ve hiyerarşik kurgusu bağlamında değerlendirir. Neuwirth, buradaki "sonralık" (ba'd) ifadesinin sadece kronolojik bir zaman dilimini (Allah saptırdıktan sonraki vakit) anlatmadığını; aynı zamanda hiyerarşik olarak "Allah'ın ötesinde, O'nun iradesinin dışında" aranacak her türlü otoritenin ve himayenin lügatsel bir reddi olduğunu savunur.
Terâ (تَرَى) / Raevü (رَأَوُا)
İbn Fâris, kelimenin "r-e-y" köküne dayandığını ve asıl manasının "gözle bakıp görmek, zihinsel olarak idrak etmek, bir görüşe sahip olmak" olduğunu aktarır. İbn Fâris, aynı kökten gelen iki farklı fiil formunun (Terâ: Sen görürsün / Raevü: Onlar gördüklerinde) aynı ayet içinde kullanılmasının tesadüf olmadığını; etimolojik olarak hem dışarıdan bakanın (şahit olanın) hem de azabı bizzat yaşayanın mutlak, somut ve fiziksel bir görsel/zihinsel kesinlikle bu anı idrak edeceğini belirttiğini söyler.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "r-e-y" kökünün bu ikili kullanımını metnin estetik, retorik ve psikolojik yapısı içinde ele alır. Bintü'ş-Şâtı, "terâ" (görürsün) hitabıyla muhatabın (veya Peygamberin) aktif bir izleyici olarak o dehşetli eskatolojik sahneye çekildiğini; hemen ardından "raevü'l-azâbe" (azabı gördüklerinde) fiiliyle de zalimlerin dünyadaki "körü körüne" gidişatlarının aniden yırtılıp, yerini o mutlak ve acı verici "görsel yüzleşmeye" bıraktığını analiz eder. Lügat, dünyadaki manevi körlük ile ahiretteki dehşetli görme (rüyet) eylemi arasında sarsılmaz bir köprü kurar.
Râgıb el-İsfahânî, "r-e-y" kökünün anlambilimsel çerçevesinde "gözün ışıkla nesneyi algılaması ile aklın hakikati kavramasının" iç içe geçtiğini söyler. İsfahânî, zalimlerin azabı "görmelerinin" (raevü) sadece optik bir temas olmadığını; dünyada inatla inkâr ettikleri o ilahi adaletin ağırlığını tüm varoluşlarıyla "idrak etme ve anlama" anı olduğunu etimolojik olarak kaydeder.
Ez-Zâlimٖîne (الظَّالِمٖينَ)
Toshihiko Izutsu, "z-l-m" kökünün Kur'an semantiğindeki büyük evrimini analiz eder. Izutsu, kelimenin İslam öncesi bedevi kültürde "başkasının malını gasp etmek, nedensiz yere saldırmak ve fiziksel güç kullanarak kabilevi bir zorbalık yapmak" anlamındaki tamamen sosyolojik ve dünyevi manasını inceler. Ayetin kurgusunda ise bu kelime, evrenin nizamını (hidayeti) reddederek kendilerini ve hakikati olması gereken meşru konumdan saptıran; bu ontolojik sapma yüzünden de azapla yüzleşen teolojik isyankârları tanımlayan en temel lügat unsuruna dönüşür.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "z-l-m" kökünü nüzul dönemi sosyolojisi üzerinden okur. Öztürk, ism-i fâil çoğul kalıbındaki bu kelimenin, Mekke'de zayıfları ezen, tevhidi engelleyen ve statükolarını korumak için her türlü haksızlığı (zulmü) mubah sayan o kibirli iktidar sahiplerini işaret ettiğini belirtir. Dünyada kendilerini güçlü sanan bu "zalimlerin", azapla karşılaştıklarında içine düştükleri o çaresiz "yalvarma" durumunun, kelimenin kökündeki kibri ezip geçen muazzam bir lügatsel devrim olduğunu analiz eder.
El-Azâbe (الْعَذَابَ)
İbn Fâris, kelimenin "a-z-b" kökünden türediğini ve asıl manasının "bir kimseyi niyetinden veya eyleminden alıkoymak, engellemek, onu uykudan, yemekten ve hayattan kesmek" olduğunu belirtir. İbn Fâris, lügatte "susuzluğu kesip giderdiği için" tatlı suya da (mâ-i azb) bu kökten isim verildiğini hatırlatarak; zalimlerin "gördükleri" ceza anlamına gelen "azab" kelimesinin, onları hayatın tüm lezzetlerinden, konforundan ve serbestliğinden etimolojik olarak koparıp alan, sarsıcı ve mutlak bir yoksunluğa/engellenmeye hapsettiğini ifade eder.
Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik tahlilinde saf Arapça kökenlerin dışındaki teolojik bağlara dikkat çeker. Jeffery, Aramice ve Süryanicede eskatolojik (ahirete dair) cezayı, ilahi yargılamayı ve ateşli ıstırabı ifade eden kelimelerin Orta Doğu havzasındaki monoteist kültürde "a-z-b" formuna bürünerek Arapçaya yerleştiğini; bağlam içerisinde zalimlerin karşılaştığı bu kavramın, dünyevi bir kınamayı değil, doğrudan ontolojik faturayı (cehennemi) lügat üzerinden isimlendirdiğini savunur.
Meraddin (مَرَدٍّ)
İbn Fâris, kelimenin "r-d-d" köküne dayandığını ve temel anlamının "bir şeyi kendi geldiği yöne doğru geri çevirmek, eski haline veya yerine döndürmek, reddetmek" olduğunu aktarır. İbn Fâris'in etimolojik tahliline göre bu ism-i mekân/masdar (geri dönüş yeri/imkânı) formu; zalimlerin azapla yüzleştikleri an, zamanı geriye sarmak ve yapılan hataları telafi etmek için o mutlak, çaresiz ve panik halindeki "başa dönme" arzusunu lügat açısından kesin bir dille ifade eder.
Dücane Cündioğlu, "r-d-d" kökünü varoluşsal ve felsefi bir yaklaşımla ele alır. Cündioğlu, bu kelimenin zalimlerin ağzından bir soru (hel ilâ meraddin) olarak çıkmasının derin bir trajedi barındırdığını belirtir. Ona göre bu lügat arayışı, insanın varoluşun ve zamanın "geri döndürülemezliği" (irreversibility) gerçeğiyle çarpıştığı o korkunç andır. Etimolojik olarak zaman oku sadece ileri (azaba) doğru uçmuş, dünyaya doğru yapılacak olan her türlü "geri dönüş" (meradd) talebi ontolojik olarak sıfırlanmıştır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "r-d-d" kökünün sözlükte "geri çevirmek, iade etmek, eski hale dönmek" manalarına geldiğini ifade eder. Ansiklopedi, kelimenin bağlam içerisinde eskatolojik mahkemede (kıyamet/ahiret sahnesinde) suçluların, amellerini düzeltmek için dünyaya yeniden "iade edilme" yönündeki o imkânsız taleplerini, çaresiz bir umut lügati olarak teyit ettiğini kaydeder.
Sebٖîl (سَبٖيلٍ)
İbn Fâris, kelimenin "s-b-l" kökünden türediğini ve asıl manasının "uzayıp giden, herkesin ayak bastığı, açık ve belirgin yol" olduğunu belirtir. İbn Fâris, cümlenin sonunda yer alan (hel ilâ meraddin min sebîl / geri dönüşe bir yol var mı?) formunun, zalimlerin sadece genel bir kurtuluş değil; o sıkışmışlık içinde kendilerini dünyaya veya cezasızlığa çıkaracak gizli, açık, meşru veya gayrimeşru en ufak bir "patika, çatlak veya güzergâh" (sebîl) arayışını etimolojik olarak resmettiğini söyler.
Râgıb el-İsfahânî, "s-b-l" kökünün anlambilimsel çerçevesini incelerken, bu kelimenin mecazen "bir amaca, kurtuluşa veya çözüme ulaşmak için kullanılan pratik imkân ve vasıta" manasına geldiğini aktarır. İsfahânî, zalimlerin dünyadaki kibirlerinin yerini alan bu "yol" sorma acziyetinin; ilahi adaletin o boşluksuz ve sarsılmaz ablukası karşısında, insan aklının kaçış için üretebileceği tüm etimolojik ve eylemsel çözüm "yollarının" tamamen kapandığını kanıtladığını kaydeder.
Yorum
Yorum