Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şûrâ Sûresi, 41. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şûrâ Sûresi, 41. Ayet

    وَلَمَنِ انْتَصَرَ بَعْدَ ظُلْمِه۪ فَاُو۬لٰٓئِكَ مَا عَلَيْهِمْ مِنْ سَب۪يلٍۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velemeni-ntesara ba’dezulmihi feulâ-ike mâ ‘aleyhim min sebîl(in)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Haksızlığa uğradığı için karşılık verenlere gelince, onlar aleyhine bir yol tutulamaz."

      Yani onların aleyhine bir delil yoktur yahut onlara bir yükümlülük yüklenemez.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İntesara (انْتَصَرَ)


        İbn Fâris, kelimenin "n-s-r" kökünden türediğini ve asıl manasının "birine arka çıkmak, yardım etmek, zulme uğrayanı kurtarmak ve hakkını almak" olduğunu belirtir. İbn Fâris'in etimolojik tahliline göre bu kelimenin ifti'al babındaki mazi (geçmiş zaman) kullanımı, kişinin pasif bir kurban statüsünden çıkarak, kendi hakkını savunmak ve uğradığı haksızlığı bertaraf etmek için eylemsel, bilinçli ve meşru bir güç (yardım/müdafaa) üretmesini lügat açısından kesin bir dille ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "n-s-r" kökünün anlambilimsel çerçevesini incelerken, bu kelimenin sadece bir başkasına yardım etmeyi değil, kişinin bizzat kendi hakkı için ayağa kalkıp zalime karşı meşru bir "zafer/üstünlük" (intisar) arayışına girmesini tanımladığını söyler. İsfahânî, bağlam içerisinde bu fiilin, önceki ayette yüceltilen affetme erdeminin yanında; haksızlığa karşı boyun eğmemenin ve adaleti şahsen tesis etmek için harekete geçmenin de etimolojik olarak kınanamaz, haklı bir eylem olduğunu kaydeder.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "n-s-r" kökünü klasik Arap toplumunun sosyolojik gerçeklikleri üzerinden okur. Aydar, bedevi kabile sisteminde bir kimsenin haksızlığa uğradığında hakkını almak için kendi gücünü veya aşiretini seferber etmesinin (intisâr) varoluşsal bir gereklilik olduğunu belirtir. Metnin bu yerleşik lügat kavramını kullanarak, zulme karşı direnme ve hakkını arama refleksini sosyolojik bir zorunluluktan çıkarıp, teolojik olarak onaylanmış meşru bir insan hakkı zeminine oturttuğunu analiz eder.
        Ba'de (بَعْدَ)


        İbn Fâris, kelimenin "b-a-d" köküne dayandığını ve asıl anlamının "öncenin (kabl) zıddı olarak zaman veya mekân açısından geride/sonrada olmak, bir şeyin ardı sıra gelmek" olduğunu aktarır. İbn Fâris, kelimenin bu zarf formunun, bağlam içerisinde intikam veya karşılık verme eyleminin kesin bir kronolojik şarta bağlandığını; meşru müdafaanın (intisarın) ancak ve ancak bir saldırı/haksızlık gerçekleştikten "sonra" ontolojik bir geçerlilik kazanacağını etimolojik olarak mühürlediğini belirtir.

        Dücane Cündioğlu, "b-a-d" kökünü varoluşsal ve yapısalcı bir felsefeyle ele alır. Cündioğlu, bu kelimenin lügatteki "sonralık" vurgusunun, eylemin mahiyetini belirleyen en kritik unsur olduğunu vurgular. Ona göre insanın hakkını araması (intisar), kendiliğinden başlayan proaktif bir saldırı değil; tamamen karşı tarafın eylemine bağımlı, ona bir yanıt olarak doğan ve etimolojik olarak zorunlu bir reaksiyondur. Bu "sonralık", eylemi saldırganlıktan ayırıp adalet arayışına dönüştürür.
        Zulmihٖi (ظُلْمِهٖ)


        Toshihiko Izutsu, "z-l-m" kökünün Kur'an semantiğindeki ahlaki boyutunu analiz eder. Izutsu, kelimenin etimolojik olarak "bir şeyi olması gereken yerden başka bir yere koymak, adaletin, hakkın ve sınırların ihlal edilmesi" anlamına geldiğini belirtir. Ayetin kurgusunda bu ismin, aidiyet zamiriyle (onun zulmü/ona yapılan zulüm) birlikte kullanılmasının, mağdurun maruz kaldığı o sınır ihlalini ve haksız tecavüzü lügat bilimi üzerinden somutlaştırdığını; direnişin (intisarın) meşruiyetini doğrudan bu ontolojik sapmaya (zulme) dayandırdığını gösterir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "z-l-m" kökünün sözlükte "haddi aşmak, haksızlık yapmak, karanlık" manalarına geldiğini ifade eder. Ansiklopedi, kelimenin bağlam içerisinde, kişinin onuruna, malına veya canına yönelik yapılan o yıkıcı eylemi tanımladığını; failin eyleminin etimolojik olarak bir "karanlık" (zulmet) yarattığını ve mağdurun bu karanlığı dağıtmak için harekete geçmesinin en doğal hakkı olduğunu kaydeder.
        Aleyhim (عَلَيْهِمْ)


        İbn Fâris, kelimenin "a-l-v" kökünden türediğini ve asıl manasının "bir şeyin üstünde olmak, ona yukarıdan baskı yapmak, yük olmak ve üzerine çıkmak" olduğunu belirtir. İbn Fâris'in etimolojik tahliline göre bu kelime, "mâ" (yoktur) olumsuzluk edatıyla birlikte kullanıldığında; uğradığı zulümden sonra hakkını arayan kişinin omuzlarına veya hukuki siciline, toplum veya ilahi makam tarafından yüklenecek hiçbir kınama, sorumluluk veya günah "ağırlığının" bulunmadığını lügat açısından kesinleştirir.

        Râgıb el-İsfahânî, "a-l-v" kökünün anlambilimsel çerçevesini incelerken, harf-i cer olarak kullanımında "aleyh" (onun aleyhine/üzerine) ifadesinin genellikle bir yükümlülük, borç veya suçluluk durumu bildirdiğini söyler. İsfahânî, bağlam içerisinde bu "yükün" (aleyhim) etimolojik olarak tamamen kaldırılmasının, mağdurun hakkını ararken hissedeceği her türlü psikolojik ve hukuki baskıyı bertaraf ettiğini kaydeder.
        Sebٖîl (سَبٖيلٍ)


        İbn Fâris, kelimenin "s-b-l" köküne dayandığını ve temel anlamının "uzayıp giden, ayak basılmış ve belirginleşmiş açık yol" olduğunu aktarır. İbn Fâris, lügatteki bu fiziksel "yol" tasvirinin, bağlam içerisinde hukuki ve ahlaki bir metafora dönüştüğünü; haksızlığa karşı direnen ve kendi hakkını alan kişiye karşı açılabilecek hiçbir meşru kınama güzergâhının, cezalandırma yolunun veya itiraz patikasının etimolojik olarak kalmadığını belirtir.

        Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökeni bağlamında Sami dil ailesindeki akrabalıklara dikkat çeker. Jeffery, Aramice ve Süryanicede "yol, güzergâh, öğreti" manalarına gelen "shbila" kelimesinin Arapçadaki "s-b-l" köküyle formüle edildiğini savunur. Ayetin bağlamında bu kavram, salt fiziksel bir yolu değil; hukuki yargılamada veya toplumsal ahlak sisteminde mağdurun aleyhine işletilebilecek her türlü "yargı yolunu" lügat üzerinden ifade eder ve bu yolun varlığını reddeder.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin "s-b-l" kökünü metnin retorik bütünlüğü ve uzamsal (mekânsal) kurgusu içinde ele alır. Bintü'ş-Şâtı, cümlenin "mâ ... min sebîl" (hiçbir yol yoktur) şeklindeki mutlak olumsuzlama yapısıyla gelmesinin; mağduru suçlamak isteyenlerin zihinsel ve pratik olarak yürüyebilecekleri tüm yolların ilahi irade tarafından etimolojik olarak çıkmaza sokulduğunu, kapatıldığını ve bloke edildiğini sarsıcı bir tezat estetiğiyle analiz eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "s-b-l" kökünü nüzul dönemi sosyolojisi ve bedevi hukuku üzerinden inceler. Öztürk, kabile toplumunda intikam alan kişinin genellikle karşı tarafın yeni bir saldırısına veya toplumun kınamasına (yeni bir kan davası yoluna) maruz kaldığını belirtir. Ayetin, zulme uğradıktan sonra hakkını adilce alan kişinin aleyhine "hiçbir yol (sebîl) olmadığını" ilan etmesi, bitmek bilmeyen o bedevi şiddet sarmalını ve hukuki kaosu etimolojik olarak kesip atan devasa bir kanun koyucu (teşri) müdahalesidir.

        Yorum

        İşleniyor...
        X