Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şûrâ Sûresi, 40. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şûrâ Sûresi, 40. Ayet

    وَجَزٰٓؤُ۬ا سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِثْلُهَاۚ فَمَنْ عَفَا وَاَصْلَحَ فَاَجْرُهُ عَلَى اللّٰهِۜ اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الظَّالِم۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve cezâu seyyi-etin seyyi-etun miśluhâ(s) femen ‘afâ ve asleha fe-ecruhu ‘ala(A)llâh(i)(c) innehu lâ yuhibbu-zzâlimîn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Bir kötülüğün karşılığı ona denk bir davranıştır; ama kim bağışlar, düzeltme yolunu tutarsa onun mükâfatını Allah verir. Hiç şüphe yok ki O haksızlık edenleri sevmez."

      Kötülüğe Karşılık Vermek Veya Bağışlamak

      Bir kötülüğün karşılığı ona denk bir davranıştır. Allah Teâlâ, burada İkincisinin yaptığına da kötülük ismini verdi. O, yapılan kötülüğün cezası olduğu için her ne kadar gerçek anlamda kötülük değil ise de Allah ona da ilkinin yaptığının ismini vermiştir. Yahut ilki böyle bir şey yapmasaydı, İkincisinin yaptığı şey kötülük olacağı için ona kötülük adını verdi. Netice itibariyle verilen karşılıkta bir zarar söz konusu olduğundan ona bu ismi vermiştir. Zarar vermek, başkası için güzellik olsa bile neticede kötülüktür. En doğrusunu Allah bilir. Cenâb-ı Hak, sanki farklı hallerden dolayı ona kötülük adını vermiş gibidir: O, kendisine kısas yapılan ve misliyle cezalandırılan kişi nezdinde kötülüktür, bu uygulama onun nazarında kötülük sayılır. Nitekim Allah bir âyette meâlen şöyle buyurdu: “İyi durumlarla da kötü durumlarla da imtihan ettik”. Allah burada darlık ve zorluk haline kötülük adını verdi, çünkü bu hal, o İnsanların nazarında kötülüktür. Bolluk ve rahatlık haline ise güzellik adını verdi, çünkü bu hal onların nazarında güzelliktir. Darlık hali her ne kadar gerçek anlamda bir kötülük değilse de o durum da olan insan nazarında kötülük sayıldığı için ona kötülük adını vermiştir. Buna göre açıklamaya çalıştığımız âyette geçen ikinci kişinin yaptığına da kötülük denilmesi caizdir, çünkü o, bu fiilin kendisine yapıldığı kişi nazarında kötülüktür. En doğrusunu Allah bilir.

      Kim bağışlar, düzeltme yolunu tutarsa onun mükâfatını Allah verir. Yukarıda söylediğimiz gibi Allah, insana hakkını tam olarak almak ve kötülüğe karşı koymak hakkım vermişse de, bağışlamak bundan daha faziletlidir. Bu âyet, affetmekle sahibinin razı olmadığı bir bedeli almanın birleşemeyeceğine de işaret etmektedir. Çünkü Allah, Kim bağışlar, düzeltme yolunu tutarsa onun mükâfatını Allah verir buyurmaktadır. Burada, İnsan affettiği zaman onun mükâfatım Cenâb-ı Hakk’ın vereceğini haber vermektedir. Dolayısıyla affettiği için ondan başka bir şey almaya hakkı yoktur. En doğrusunu Allah bilir. Bu durum, insanın suçluyu affedip ondan diyet almaya hakkı vardır diyerek isterse suçludan diyet almayı veya vazgeçmeyi caiz görenlerin görüşlerine aykırı düşmektedir.

      Hiç şüphe yok ki O haksızlık edenleri sevmez. Çünkü Allah zulmü sevmez. Zulüm, bir şeyi ait olmadığı yere koymaktır. Almaya hakkı olmadığı bir şeyi alan insan da zâlimdir.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Cezâü (جَزَٓاءُ)


        İbn Fâris, kelimenin "c-z-y" kökünden türediğini ve asıl manasının "bir şeyin yerine geçmek, bir ihtiyacı karşılayıp yetmek, bir eylemin tam karşılığını veya bedelini ödemek" olduğunu belirtir. İbn Fâris'in etimolojik tahliline göre bu kelime, bağlam içerisinde intikamın kaba, kontrolsüz ve duygusal bir patlama olmadığını; tam aksine, işlenen suçun terazideki mutlak eşdeğerini (bedelini) temsil eden son derece rasyonel ve matematiksel bir hukuki karşılığı lügat açısından kesin bir dille ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "c-z-y" kökünün anlambilimsel çerçevesini incelerken, bu kelimenin hem iyiliğe verilen ödül hem de kötülüğe verilen ceza için kullanıldığını, çünkü kök anlamında "yapılan işin doğasına uygun olan mutlak geri dönüş" yattığını söyler. İsfahânî, ayetin kurgusunda haksızlığa uğrayan kişinin hakkını aramasının (ceza vermesinin) etimolojik olarak adaleti tesis eden doğal bir dengeleme eylemi olduğunu kaydeder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "c-z-y" kökünün sözlükte "karşılık vermek, ödeşmek, yetmek" manalarına geldiğini ifade eder. Ansiklopedi, kelimenin burada "kısas" mantığını da içine alacak şekilde, saldırganın eylemine denk düşen ve ondan ne eksik ne de fazla olan o hukuki yaptırım miktarını lügat bilimi açısından teyit ettiğini belirtir.
        Seyyietin / Seyyietün (سَيِّئَةٍ / سَيِّئَةٌ)


        İbn Fâris, kelimenin "s-v-e" köküne dayandığını ve temel anlamının "göze, kulağa veya kalbe çirkin gelen, insanın hoşuna gitmeyip onu kederlendiren ve tabiatı bozan her türlü fenalık" olduğunu aktarır. İbn Fâris, lügatteki bu "çirkinlik ve rahatsızlık" vurgusunun ayette sarsıcı bir biçimde iki kez arka arkaya (seyyietin seyyietün) kullanılmasının; saldırganın yaptığı kötülük kadar, ona verilecek olan misillemenin de (hukuki cezanın da) failin canını aynı şekilde yakacak, ona "kötü" gelecek bir etimolojik doğaya sahip olduğunu kusursuz bir tezatla ifade ettiğini belirtir.

        Dücane Cündioğlu, "s-v-e" kökünü varoluşsal ve felsefi bir okumayla ele alır. Cündioğlu, Kur'an lügatinde kötülüğün (seyyie) sadece ahlaki bir sapma değil, varoluşsal bir estetik bozulma olduğunu vurgular. Ona göre, bir çirkinliğe (suça) ancak aynı ağırlıktaki bir başka acı verici eylemle (cezayla) karşılık verilmesi; kötülüğün evrendeki ontolojik izinin ancak kendi cinsiyle nötrlenebileceğini, lügatsel bir ayna tutma (yansıma) eylemi üzerinden resmeder.
        Mislühâ (مِثْلُهَا)


        Râgıb el-İsfahânî, kelimenin "m-s-l" kökünden türediğini ve asıl manasının "iki şey arasında mahiyet, miktar veya sıfat bakımından hiçbir farkın bulunmaması, tam bir denklik ve benzerlik" olduğunu söyler. İsfahânî, bağlam içerisinde bu kelimenin, adaletin en hassas çizgisini (kırmızı çizgisini) belirlediğini; cezalandırma eyleminin etimolojik olarak kurbanın öfkesine göre değil, sadece ve sadece işlenen suçun o milimetrik "benzerine/mislina" göre şekillenmek zorunda olduğunu anlambilimsel olarak kanıtladığını kaydeder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "m-s-l" kökünü nüzul dönemi sosyolojisi ve kabile hukuku üzerinden inceler. Öztürk, Hicaz Araplarında bir kabile üyesi öldürüldüğünde veya yaralandığında, karşı taraftan on kişi öldürmek veya failden daha soylu birini katletmek şeklindeki aşırı intikam (kan davası) geleneğinin yaygın olduğunu belirtir. Ayetin, intikamı sadece "misliyle" (tam denklikle) sınırlandıran bu lügat tercihinin; bedevi asabiyetinin o taşkın ve adaletsiz intikam hissini sosyolojik ve etimolojik olarak kestiğini, modern anlamda bir orantılılık ilkesi inşa ettiğini analiz eder.
        Afâ (عَفَا)


        İbn Fâris, kelimenin "a-f-v" köküne dayandığını ve asıl anlamının "rüzgârın çöldeki izleri silip tamamen yok etmesi, bir şeyin kalıntısının ortadan kalkması ve hakkı olan bir şeyden vazgeçmek" olduğunu aktarır. İbn Fâris'in etimolojik tahliline göre bu mazi (geçmiş zaman) fiil, bağlam içerisinde mağdurun misilleme yapma (ceza verme) gücü ve hakkı varken, kendi iradesiyle bu hakkından vazgeçerek; kendisine yapılan kötülüğün izini zihninden ve toplumsal hafızadan adeta rüzgâr gibi etimolojik olarak "silip süpürmesini" kesin bir dille ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, "a-f-v" kökünün Kur'an semantiğindeki ahlaki zirvesini analiz eder. Izutsu, kısas ve intikamın mutlak bir hak (ceza/misil) olarak tanınmasının hemen ardından "afâ" (sildi/affetti) fiilinin getirilmesinin, Kur'an'ın etik sistemindeki o derin hiyerarşiyi gösterdiğini belirtir. Etimolojik olarak adalet (ceza) sistemin tabanını oluştururken; affetmek, o hukuki hakkı bilerek iptal edip insanın kendi nefsini aşmasını simgeleyen sarsılmaz bir teolojik erdem ve ontolojik yükseliş aşamasıdır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin "a-f-v" kökünü metnin estetik ve retorik yapısı içinde ele alır. Bintü'ş-Şâtı, "kötülüğe kötülükle" (seyyietin seyyietün) şeklindeki o ağır, sert ve yorucu hesaplaşma lügatinin; aniden "afâ" (sildi/vazgeçti) kelimesinin o yumuşak, serinletici ve ferahlatıcı rüzgârıyla kesilmesinin muazzam bir lügatsel tezat (tıbâk) yarattığını; bu zıtlığın metnin psikolojik ikna gücünü doruğa taşıdığını vurgular.
        Asleha (اَصْلَحَ)


        İbn Fâris, kelimenin "s-l-h" kökünden türediğini ve temel anlamının "bozulmanın, yozlaşmanın ve çatışmanın (fesad) tam zıddı olarak; bozulan bir şeyi onarmak, düzeltmek ve kendi amacına uygun bir bütünlük içine sokmak" olduğunu belirtir. İbn Fâris, if'al babındaki bu fiilin (ıslah/asleha), affetme eyleminin (afâ) sadece pasif bir sineye çekme olmadığını; affın ardında mutlaka toplumsal veya bireysel ilişkileri "tamir eden, onaran" etimolojik ve aktif bir restorasyon çabası barındırdığını lügat açısından kesinleştirir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin "s-l-h" kökünü klasik Arap toplumunun kan davaları ekseninde okur. Aydar, affetmenin (afv) bazen kinin içe atılmasına sebep olabileceğini, ancak Kur'an'ın affetmeyi hemen "asleha" (barışı/düzeltmeyi sağladı) fiiliyle birbirine bağladığını belirtir. Etimolojik olarak bu kök, kabileler veya şahıslar arasında açılan o derin husumet yarasının dikilmesini, sosyal dokunun yeniden işlevsel (salih) hale getirilmesini şart koşan aktif bir sosyolojik barış eylemidir.
        Ecruhû (اَجْرُهُ)


        Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökeni bağlamında Sami dil ailesindeki kullanımlara dikkat çeker. Jeffery, Aramice ve Süryanicede ticari bir terim olarak "çalışmanın karşılığı, işçinin ücreti" manalarına gelen "agra" kelimesinin, Arapçadaki "e-c-r" kökünün temelini oluşturduğunu savunur. Ayetin bağlamında bu kelimenin, affeden kişinin dünyevi intikamdan vazgeçtiğinde kaybettiği o "tatminin", ilahi makamda çok daha büyük ve kalıcı bir "ücrete/ödüle" (ecir) dönüşeceğini lügat üzerinden garanti altına aldığını iddia eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "e-c-r" kökünün sözlükte "yapılan bir işe karşılık verilen bedel, mükâfat ve sevap" manalarına geldiğini ifade eder. Ansiklopedi, kelimenin aidiyet zamiriyle (ecruhû/onun ödülü) birlikte "Allah'a aittir" (alellâh) şeklinde kullanılmasının; mağdurun zalimi affetmekle elde edeceği kazanımın, insan tasavvurunun sınırlarını aşıp doğrudan mutlak yaratıcının etimolojik kefilliğine ve sınırsız hazinesine havale edildiğini kaydeder.
        Yühibbü (يُحِبُّ)


        İbn Fâris, kelimenin "h-b-b" köküne dayandığını ve asıl manasının "bir şeye kalbin yönelmesi, tohum (habbe) ve bir şeyin sebat edip yerleşmesi" olduğunu aktarır. İbn Fâris'in etimolojik tahliline göre bu kelimenin muzari formu, sevginin anlık bir heves değil, tıpkı toprağa atılan ve orada kök salan bir tohum gibi ilahi iradenin fıtrata ektiği köklü bir muhabbet ve hoşnutluk hali olduğunu belirtir. Cümlenin olumsuz (lâ yühibbü) yapısıyla gelmesi, ilahi makamın zalimlere karşı hiçbir ontolojik hoşnutluk, sevgi veya yakınlık beslemediğini kesin bir dille ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "h-b-b" kökünün anlamsal özünde "iradenin, iyilik ve güzellik barındıran şeye doğru mutlak bir meyli" bulunduğunu söyler. İsfahânî, Allah'ın adaleti çiğneyenleri "sevmemesinin" (lâ yühibbü), O'nun varoluşsal doğasındaki o mutlak adalet ve şefkat ilkesinden kaynaklandığını; adaletsizliğin (zulmün) ilahi sevgiden etimolojik ve teolojik olarak dışlandığını kaydeder.
        Ez-Zâlimٖîne (الظَّالِمٖينَ)


        Toshihiko Izutsu, "z-l-m" kökünün Kur'an semantiğindeki büyük evrimini analiz eder. Izutsu, kelimenin etimolojik olarak "bir şeyi olması gereken yerden başka bir yere koymak, adaletin ve hakkın sınırını çiğnemek" anlamına geldiğini belirtir. Ayetin kurgusunda bu ism-i fâil çoğul formu, sadece başkasına durduk yere saldıranları değil; aynı zamanda "ceza (misil)" hakkını kullanırken intikam hırsına kapılıp ölçüyü kaçıran, karşı tarafa işlediği suçtan daha ağır bir bedel ödeten ve böylece mağdurken zalim (sınırı aşan) konumuna düşen herkesi lügat bilimi üzerinden kuşatır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, "z-l-m" kökünü adalet diyalektiği ekseninde inceler. Kılıç, Kur'an'ın adalet terazisinde "zulmün", bağlam içerisinde "misliyle karşılık verme" ilkesinin zıddına oturtulduğunu vurgular. Bir eylem kendi eşdeğerinden (misl) saptığı an, etimolojik olarak karanlığa (zulmet/zulüm) evrilir. "Allah zalimleri sevmez" mührü, affetmenin yüceltildiği bir ayette bile cezalandırma mekanizmasının mutlak bir hakkaniyet ve lügatsel sınır (ölçü) içinde tutulmasını zorunlu kılan sarsılmaz bir teolojik uyarıdır.

        Yorum

        İşleniyor...
        X