وَالَّذ۪ينَ اِذَٓا اَصَابَهُمُ الْبَغْيُ هُمْ يَنْتَصِرُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şûrâ Sûresi, 39. Ayet
Daralt
X
-
"Onlara haksız bir saldırı yapıldığında elbirliğiyle kendilerini savunurlar."
Haksızlık Yapanı Bağışlamak ve Kendini Savunmak
Cenâb-ı Hak, haksız saldırıya karşı koymayı ve kendisine zulmeden zâlimi bağışlamayı, Rab’lerinin davetine uyan o insanların hepsine nispet etti ve şunları söyledi: “Onlar öfkelendiklerinde dahi bağışlarlar”, “Rab’lerinin çağrısına uyarlar”. Sonra da şöyle buyurdu: O nlara haksız bir saldırı yapıldığında elbirliğiyle kendilerini savunurlar. B öylece bağışlayan ve savunan herkesi, Rab’lerinin davetine uyanlar sınıfına dâhil etti. “Muntasır” (مُنْتَصِر) kelimesi, kendisine ait olan hakkı tam olarak alan mânasına gelir, “ğâfîr” (غَافِر) ise hakkından vazgeçen demektir. Cenâb-ı Hak, kendisine ait olan hakkı tam olarak alanı da Allah’ın davetine uyanlar arasında belirtti, ancak hakkından vazgeçen kişi, hakkını tam olarak alandan daha üstündür. Bundan dolayı Allah, Hz. Peygamber’!, yapılan haksızlığı affetmeye, intikam almamaya ve karşılık vermemeye teşvik etmiş ve bunun güçlü irade gerektiren işlerden olduğunu söylemiştir; “Kim sabreder ve bağışlarsa, işte bu güçlü irade gerektiren işlerdendir”. “Onlar öfkelendiklerinde dahi bağışlarlar” meâlindeki âyetin, hakaret ve küfür gibi dil aracılığıyla yapılan eziyetlerle ilgili olması, bedene verilen zararla ilgili olmaması da muhtemeldir. Allah müminleri bağışlamaya ve affa teşvik etmekte ve böyle yapanları övmektedir. Onlara haksız bir saldırı yapıldığında elbirliğiyle kendilerini savunurlar mealindeki âyet de yaralamak ve tahrip etmek gibi bedenlere verilen zararlarla ilgilidir. Allah Teâlâ dil ile verilen eziyetleri bağışlamaya ve karşılık vermemeye teşvik etmekte, fakat bedenlere verilen zararlara karşı kendini savunmaya ve hakkını tam olarak almaya ruhsat vermektedir. Her ne kadar “Hoşgörülü davranmanız takvâya daha uygundur” meâlindeki âyette, her iki halde de hakkını almaktan vazgeçip bağışlamak daha faziletli olsa da Allah ikinci halde hakkını tam almaya da ruhsat vermektedir.
Yorum
-
Esâbehümü (اَصَابَهُمُ)
İbn Fâris, kelimenin "s-v-b" kökünden türediğini ve asıl manasının "atılan bir okun veya yönlendirilen bir şeyin tam hedefini bulması, sapmadan merkeze inmesi" olduğunu belirtir. İbn Fâris'in etimolojik tahliline göre bu fiilin mazi (geçmiş zaman) formu, bağlam içerisinde müminlere yönelen zalimane bir saldırının veya haksızlığın (bağy) sadece soyut bir tehdit olarak kalmadığını; doğrudan onların şahıslarını, onurlarını veya mallarını hedef alarak etimolojik olarak tam bir "isabet" ile onları mağdur ettiğini lügat açısından kesin bir dille ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "s-v-b" kökünün anlambilimsel çerçevesini incelerken, bu kelimenin lügatte başlangıçta sadece hedefe saplanan ok için kullanıldığını, zamanla insanın başına gelen ve onu dışarıdan sarsan her türlü somut olayı tanımlayan bir kavrama dönüştüğünü söyler. İsfahânî, ayetin kurgusunda bu kelimenin, inananların kendi hatalarından değil, tamamen dışsal ve haksız bir tecavüzün "hedefi/merkezi" olma durumunu etimolojik olarak tasvir ettiğini kaydeder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "s-v-b" kökünü nüzul dönemi sosyolojisi ve Hicaz bedevilerinin yaşam pratiği üzerinden inceler. Öztürk, çölde hayatta kalmak için okun hedefini bulmasının (isabet) ne denli sarsıcı ve somut bir tecrübe olduğunu belirtir. Metnin bu kelimeyi kullanarak, müminlerin karşılaştığı haksızlığı teorik bir tartışmadan çıkarıp; adeta etlerine saplanan, fiziksel, sosyal veya ekonomik olarak can yakan somut bir "vurulma/hedef alınma" anı olarak muhatabın zihnine çaktığını analiz eder.
El-Bağyü (الْبَغْيُ)
İbn Fâris, kelimenin "b-ğ-y" köküne dayandığını ve temel anlamının "bir şeyi talep etmek, sınırı aşmak, haksızlık ve taşkınlık yapmak" olduğunu aktarır. İbn Fâris, lügatte yaranın şişerek patlaması veya suyun yatağından taşması için de kullanılan bu kökün, bağlam içerisinde müminlere yönelen eylemin sıradan bir anlaşmazlık olmadığını; etimolojik olarak hak ve hukuk sınırlarını yırtıp geçen, kaba, ölçüsüz ve taşkın bir zulüm (tecavüz) olduğunu kusursuz bir metaforla ifade ettiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "b-ğ-y" kökünün anlamsal özünde "adaletin ve itidalin sınırlarını zorla, kibirle ihlal etme arzusu" yattığını söyler. İsfahânî, bu kelimenin "esâbe" (isabet etme) fiilinin faili olarak kullanılmasının; saldırgan tarafın kendi ontolojik sınırlarına (kabına) sığamayarak, meşru hiçbir dayanağı olmaksızın başkasının varlık alanına "taştığını" ve tecavüz ettiğini lügat bilimi açısından kanıtladığını kaydeder.
Toshihiko Izutsu, "b-ğ-y" kökünün Kur'an semantiğindeki büyük evrimini analiz eder. Izutsu, İslam öncesi bedevi kabile kültüründe "güçlünün zayıfı keyfi bir şekilde ezmesi, orantısız güç kullanımı ve kabilevi şımarıklık" anlamındaki bu dünyevi lügat manasının; Kur'an'ın ahlak sisteminde mutlak bir haksızlığı, ilahi ve insani sınırların ihlalini tanımlayan en negatif teolojik terimlerden birine dönüştüğünü etimolojik olarak gösterir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "b-ğ-y" kökünün sözlükte "haddi aşmak, zulmetmek, azgınlık ve tecavüz" manalarına geldiğini ifade eder. Ansiklopedi, kelimenin belirli (harf-i tarifli) formda "el-bağyü" olarak kullanılmasının, maruz kalınan o haksızlığın gizli saklı değil, toplum içinde alenen, bilerek ve mutlak bir azgınlıkla işlenen açık bir saldırı olduğunu lügat düzeyinde teyit ettiğini belirtir.
Yentesırûn (يَنْتَصِرُونَ)
İbn Fâris, kelimenin "n-s-r" kökünden türediğini ve asıl manasının "birine arka çıkmak, yardım etmek, zulme uğrayanı kurtarmak" olduğunu belirtir. İbn Fâris'in etimolojik tahliline göre, kelimenin "ifti'al" babındaki bu muzari (geniş/şimdiki zaman) kullanımı (intisâr), pasif bir kabullenişi ve sinmeyi reddeder; aksine, saldırıya uğrayan kişinin kendi hakkını savunmak, zulmü defetmek ve adaleti yeniden tesis etmek için gösterdiği o aktif, meşru ve iradi eylemliliği (yardımlaşmayı/direnişi) lügat açısından kesin bir dille ifade eder.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, "n-s-r" kökünü klasik Arap toplumunun kabile sistemi (asabiyet) ekseninde inceler. Aydar, saldırıya uğrayan bir bedevinin kendi kabilesinden yardım talep etmesi ve onlarla birlikte karşı duruş sergilemesi pratiğinin (istinsar/intisar) bu kelimenin kökeninde yattığını belirtir. Kur'an'ın bu kelimeyi kullanarak, haksızlığa (bağy) karşı boyun eğmemeyi, meşru müdafaa hakkını sonuna kadar kullanmayı ve cemaat olarak zulme karşı örgütlü bir şekilde durmayı, inananların şahsiyetli bir lügat dinamiği olarak sunduğunu analiz eder.
Dücane Cündioğlu, "n-s-r" kökünü varoluşsal ve ahlaki bir okumayla ele alır. Cündioğlu, bu kelimenin lügatteki "yardım/zafer" vurgusunun, önceki ayetlerde övülen "affetme" (yagfirûn) erdemiyle ontolojik bir çelişki barındırmadığını belirtir. Ona göre, şahsi bir kusuru affetmek bir erdem iken; varoluşu, inancı veya onuru hedef alan sistemsel bir zorbalığa (bağy) karşı aktif bir müdafaa (intisâr) içine girmek ahlaki bir zorunluluktur. Etimolojik olarak insan, haksızlığa karşı direnerek aslında yeryüzündeki ilahi adalete "yardım etmiş" ve kendi izzetini korumuş olur.
Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökeni bağlamında Sami dil ailesindeki akrabalıklara dikkat çeker. Jeffery, Aramice ve Süryanicede "korumak, gözetmek, bekçilik yapmak" manalarına gelen "ntar" veya "nsar" köklerinin Arapça "n-s-r" ile tarihsel bir bağ taşıdığını savunur. Ayetin bağlamında bu kavramın, sadece kör bir intikam almayı değil; inananın kendi hakkını, inancını ve varlığını yok etmeye çalışan bir azgınlığa karşı geliştirdiği meşru, aktif ve sınırları muhafaza eden bir "koruma/savunma" mekanizmasını lügat üzerinden formüle ettiğini iddia eder.
Yorum
Yorum