وَالَّذ۪ينَ يَجْتَنِبُونَ كَـبَٓائِرَ الْاِثْمِ وَالْفَوَاحِشَ وَاِذَا مَا غَضِبُوا هُمْ يَغْفِرُونَۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şûrâ Sûresi, 37. Ayet
Daralt
X
-
"Onlar büyük günahlardan ve hayasızlıklardan kaçınırlar, öfkelendiklerinde dahi bağışlarlar."
Büyük Günah ve Hayasızlık
Sonra Cenâb-ı Hak onları büyük günahlardan ve hayasızlıktan sakınmakla da nitelemektedir: Onlar büyük günahlardan ve hayasızlıklardan kaçınırlar. Burada büyük günah olarak belirtilen günahtan maksadın hayasızlık olması mümkündür, çünkü hayasızlık büyük günahtır. Bu ikisinden (hayasızlık ve büyük günah) her biri, diğeri ile aynı anlamdadır. En doğrusunu Allah bilir Bazıları şöyle dedi: Büyük günahlar, insanı müşrik olmasına yol açan günah çeşitleridir; en büyük günah Allah’a ortak tanımaktır. “Fevâhiş” (الْفَوَاحِشَ) ise dünyada had cezasını gerektiren günahlardır. Şöyle de söylenmiştir: Büyük günah, günahın büyük olanıdır. “Fevâhiş” de, işlerin çirkin olanıdır. Bunun farklı yorumunu daha önce Nisâ sûresinde belirtmiştik. En doğrusunu Allah bilir
Onlar öfkelendiklerinde dahi bağışlarlar. Yani onlar malları, canları ve dünya işleri konusunda öfkelendikleri zaman da bağışlarlar ve insanların kusurlarını görmezden gelirler. Fakat din konusunda öfkelendikleri zaman, asla bağışlamaları yoktur, hem en dönüp Allah’a tövbe etmek gerekir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorum
-
Yectenibûne (يَجْتَنِبُونَ)
İbn Fâris, kelimenin "c-n-b" kökünden türediğini ve asıl manasının "bir şeyin yan tarafı, kıyısı, böğür ve bir şeye uzak durmak, ondan ayrı bir tarafa düşmek" olduğunu belirtir. İbn Fâris'in etimolojik tahliline göre, kelimenin "ifti'al" babındaki bu muzari (geniş/şimdiki zaman) kullanımı (ictinab), pasif bir eylemsizlik hali değildir; aksine kişinin kendi iradesiyle, bilinçli ve aktif bir çabayla günahı kendi "yanından" uzaklaştırmasını, ona fiziki ve ruhsal olarak yanını/sırtını dönerek araya mesafe koymasını lügat açısından kesin bir dille ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "c-n-b" kökünün anlambilimsel çerçevesini incelerken, bu kelimenin sadece bir şeyden sakınmayı değil, "o şeyin bulunduğu taraftan (cenb) tamamen kopup başka bir yöne gitmeyi" manasına geldiğini söyler. İsfahânî, bağlam içerisinde bu fiilin, inananların ahlaki duruşunu tanımladığını; büyük günahlara karşı sadece bir tiksinti duymakla kalmayıp, o günahların işlendiği mekânlardan, ortamlardan ve niyetlerden etimolojik olarak tam bir kopuş (ictinab) yaşadıklarını kaydeder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "c-n-b" kökünün sözlükte "yan çizmek, uzak durmak, kaçınmak" manalarına geldiğini ifade eder. Ansiklopedi, kelimenin burada müminlerin temel bir vasfı olarak eylemsel bir boyutta kullanıldığını ve günaha yaklaşmama konusundaki o kararlı, sürekli ve koruyucu manevrayı lügat bilimi açısından teyit ettiğini belirtir.
Kebâira (كَبَٓائِرَ)
İbn Fâris, kelimenin "k-b-r" köküne dayandığını ve temel anlamının "küçüklüğün (sığar) zıddı olarak; hacimce, yaşça, değerce veya günahın ağırlığı bakımından büyük ve şiddetli olmak" olduğunu aktarır. İbn Fâris, kelimenin çoğul formundaki bu kullanımının, bağlam içerisinde sıradan hataları değil; dinin temel kurallarını yıkan, insan doğasında derin tahribatlar yaratan ve ilahi cezayı zorunlu kılan o ezici, ağır ve "büyük" cürümleri etimolojik olarak sınıflandırdığını belirtir.
Toshihiko Izutsu, "k-b-r" kökünün Kur'an semantiğindeki ahlaki boyutunu analiz eder. Izutsu, kelimenin etimolojik kökenindeki "büyüklük" vurgusunun, bu bağlamda fiziksel bir boyutu değil, ontolojik ve teolojik bir ağırlığı temsil ettiğini gösterir. İslam öncesi bedevi kültürde bireysel cesaret veya kabilevi gurur (kibr) için kullanılan bu kök, burada ahlaki sistemin merkezine saldıran, insanın manevi varlığını çökerten en yıkıcı eylemlerin (kebâir) lügatsel karşılığına dönüşür.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "k-b-r" kökünü nüzul dönemi sosyolojisi üzerinden inceler. Öztürk, "kebâir" kavramının Mekke toplumunda sadece soyut teolojik günahları değil; şirke dayalı sömürü düzenini, yetim malı yemeyi, zayıfları ezmeyi ve toplumsal adaleti kökünden dinamitleyen o sistemsel, "dev/büyük" zorbalıkları ifade ettiğini analiz eder. İnananların bunlardan kaçınması (ictinab), lügat üzerinden aslında o statükonun taşıyıcı kolonlarını reddetmeleridir.
El-İsmi (الْاِثْمِ)
İbn Fâris, kelimenin "e-s-m" kökünden türediğini ve asıl manasının "bir işte yavaş davranmak, geride kalmak, hayırdan ve sevaptan alıkoymak" olduğunu belirtir. İbn Fâris'in etimolojik tahliline göre günaha "ism" denilmesinin lügatsel sebebi; işlenen o kötü eylemin, insanı ahlaki olgunluktan, ilahi rahmetten ve ruhsal ilerlemeden "alıkoyması", onu ontolojik olarak yavaşlatıp geride bırakmasıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "e-s-m" kökünün anlamsal özünde "insanı iyilik yapmaktan ve doğru yolda yürümekten alıkoyan her türlü manevi ağırlık/gecikme" yattığını söyler. İsfahânî, bağlam içerisinde bu kelimenin, günahın insana verdiği anlık hazza karşılık, onun varoluşsal tekâmülüne vurduğu o ağır, felç edici ve "durdurucu" prangayı etimolojik olarak tasvir ettiğini kaydeder.
Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökeni bağlamında Sami dil ailesindeki kullanımlara dikkat çeker. Jeffery, Aramice ve Süryanicede günah ve suç manalarına gelen "avna" veya "htaha" gibi kavramların yanı sıra, doğrudan "e-s-m" kökünün Arapçaya özgü o "yavaşlatıcı/geciktirici yük" anlamıyla monoteist teolojiye dâhil olduğunu savunur. Kelime, insanın uhrevi yürüyüşünü baltalayan evrensel bir ahlaki engeli lügat üzerinden tanımlar.
El-Fevâhışe (وَالْفَوَاحِشَ)
İbn Fâris, kelimenin "f-h-ş" köküne dayandığını ve temel anlamının "haddi aşmak, normal sınırların dışına çıkmak, aşırı derecede çirkin, iğrenç ve tiksinti verici olmak" olduğunu aktarır. İbn Fâris, "fâhişe" kelimesinin çoğulu olan bu yapının, bağlam içerisinde sadece cinsel sapkınlıkları değil; insanın fıtratına, aklına ve genel ahlak kurallarına aykırı düşen, gizli veya açık işlendiğinde vicdanı rahatsız eden o "taşkın ve iğrenç" çirkinliklerin tamamını etimolojik olarak kapsadığını belirtir.
Dücane Cündioğlu, "f-h-ş" kökünü varoluşsal ve estetik bir felsefeyle ele alır. Cündioğlu, bu kelimenin lügatteki "haddi aşan çirkinlik" vurgusunun derin bir anlam taşıdığını belirtir. Ona göre "fuhş/fevâhış", insanın varoluşsal zarafetini yırtıp atan, ilahi güzelliğe (hüsn) karşı işlenmiş ontolojik bir estetik cinayettir. İnananların bu eylemlerden kaçınması, sadece yasal bir itaat değil; fıtratın o doğal güzelliğini çirkinliğe karşı koruma (ictinab) refleksidir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "f-h-ş" kökünün sözlükte "sınırı aşan kötülük, edepsizlik, aşırı çirkin davranış" manalarına geldiğini ifade eder. Ansiklopedi, bu kelimenin "kebâir" (büyük günahlar) kelimesinden hemen sonra zikredilmesinin; büyük günahlar içinde de insan onurunu ve toplumsal ahlakı en fazla yaralayan, tiksinti uyandıran spesifik eylemlere yönelik özel ve etimolojik bir vurgu (tahsîs) içerdiğini kaydeder.
Gadıbû (غَضِبُوا)
İbn Fâris, kelimenin "g-d-b" kökünden türediğini ve asıl manasının "sertlik, katılık, şiddet ve insanın kanının galeyana gelmesi" olduğunu belirtir. İbn Fâris, lügatte sert ve sivri bir kayaya (gadba) da bu kökten isim verildiğini hatırlatarak; öfke anında insanın doğasının nasıl etimolojik olarak "taşlaştığını", esnekliğini kaybettiğini ve katı bir duygusal şiddete büründüğünü kusursuz bir metaforla ifade eder.
Toshihiko Izutsu, "g-d-b" kökünün Kur'an semantiğindeki ahlaki dönüşümünü analiz eder. Izutsu, İslam öncesi bedevi kültürde, en ufak bir kıvılcımda parlayan ve kan davasına dönüşen kabilevi kibrin (cahiliye öfkesinin) en onurlu davranış sayıldığını belirtir. Ayetin kurgusunda ise "öfkelendiklerinde" (gadıbû) ifadesi, bu insani duygunun varlığını reddetmez ancak; bu kelimeyi hemen ardından gelen "affederler" eylemine bağlayarak, o yıkıcı ve "katı" lügat kökenini teolojik bir oto-kontrol mekanizması içinde eritir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, "g-d-b" kökünü sosyolojik bir zeminde değerlendirir. Aydar, kurumsal bir hukukun olmadığı çöl ortamında "öfkenin", hakkı aramanın ve intikamın tek itici gücü olduğunu vurgular. Metnin, "nefsi müdafaa" hissinin zirvesi olan bu "galeyan" anını lügat üzerinden tasvir etmesi; inanan insanın tam da bu kontrolün en zor olduğu, kanın en çok kaynadığı kırılma noktasında (gadab) gösterdiği o olağanüstü iradeyi yüceltmek içindir.
Yagfirûn (يَغْفِرُونَ)
İbn Fâris, kelimenin "g-f-r" köküne dayandığını ve temel anlamının "bir şeyin üzerini örtmek, onu gizlemek, kirden veya zarardan korumak" olduğunu aktarır. İbn Fâris, lügatte başı darbelerden koruyan miğfere (miğfer) de bu kökten isim verildiğini belirterek; bağlam içerisinde "affetme" eyleminin sadece karşı tarafın suçunu unutmak olmadığını, kin ve öfkenin o yıkıcı etkisinden hem toplumu hem de kişinin kendi kalbini etimolojik olarak "örttüğünü ve korumaya aldığını" belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "g-f-r" kökünün anlambilimsel çerçevesini incelerken, bu fiilin "suçluyu cezalandırma gücü ve hakkı varken, o çirkin eylemin üzerini bir perdeyle örtüp görünmez kılmak" manasına geldiğini söyler. İsfahânî, ayetin kurgusunda "öfkelendiklerinde" ibaresinin hemen ardından bu muzari (geniş/şimdiki zaman) fiilin (yagfirûn) gelmesinin; affetmenin pasif bir boyun eğiş değil, tam aksine öfkeyi (gadab) etimolojik olarak yutan, üstünü örten ve eyleme dönüşmesini engelleyen son derece aktif ve koruyucu bir güç olduğunu kaydeder.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin "g-f-r" kökünü metnin estetik, psikolojik ve retorik bütünlüğü içinde ele alır. Bintü'ş-Şâtı, kendinden hemen önce gelen "gadab" (sertleşme, taşlaşma, kaynama) kelimesi ile; cümlenin sonunu mühürleyen "mağfiret" (örtme, yumuşatma, koruma) kelimesi arasında kurulan devasa lügatsel tezada dikkat çeker. Etimolojik olarak insan psikolojisinin o en yıkıcı patlaması (gadab), inanan insanın iradesiyle anında "örtülen ve sarılan" (g-f-r) bir eyleme dönüşür; bu zıtlık, ayetin ahlaki ve estetik zirvesini inşa eder.
Yorum
Yorum