Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şûrâ Sûresi, 34. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şûrâ Sûresi, 34. Ayet

    اَوْ يُوبِقْهُنَّ بِمَا كَسَبُوا وَيَعْفُ عَنْ كَث۪يرٍۘ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ev yûbikhunne bimâ kesebû ve ya’fu ‘an keśîr(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Yahut yapıp ettiklerinden dolayı onları batırıp içindekileri helak eder; birçoğunu da bağışlar."

      Bu âyet-i kerîmenin, yukarıda belirtilen denizde akıp giden gemilerle ilgili âyetin sılası olması mümkündür. Çünkü Allah, “O dilese rüzgârı dindirir de gemiler denizin üzerinde hareketsiz kalıverirler” buyurmakta ve şunu söylemektedir: Allah eğer dilerse, denizde gemileri yürüten rüzgârı durdurur ve gemiler suyun içinde hareketsiz kalırlar, dilerse rüzgârı şiddetli bir fırtına ve kasırgaya dönüştürür ve bunlar da gemileri, yani gemidekileri helâk ederler. Cenâb-ı Hak ise sözünü ettiği denizde helâk etme veya hayatta tutma fiilinin kendisine ait olduğunu, kurtulan kişinin Allah’ın lütfuyla kurtulduğunu ve denizden salimen karaya çıkardığını haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir. Ebû Avsece, âyetteki “yûbikhunne” (يُوبِقْهُنَّ) fiiline, gemidekileri helâk eder mânasını verdi. Bu âyetin daha önce geçen “Başınıza gelen her musibet kendi yapıp ettikleriniz yüzündendir” mealindeki âyetin sılası da olabilir. Onların canına zarar veren veya vermeyen her türlü musibet ancak kendilerinin yapıp ettikleri günahlar yüzündendin Hemen arkasından Allah, kendi elleriyle yaptıkları günahlar yüzünden helâk edilmeyi hak eden pek çok kişiyi bağışlayacağını ve kusurlarını görmezden geleceğini haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yûbıkhünne (يُوبِقْهُنَّ)


        İbn Fâris, kelimenin "v-b-k" kökünden türediğini ve asıl manasının "bir şeyin hapsolması, helak olması, şiddetli bir yıkımla mahvolup ortadan kalkması" olduğunu belirtir. İbn Fâris'in etimolojik tahliline göre bu fiil, bağlam içerisinde denizin ortasındaki gemilerin (ve içindekilerin) sıradan bir kazaya uğramasını değil; ilahi iradenin bir cezalandırma yöntemi olarak o devasa kütleleri şiddetli fırtınalarla parçalayarak, kaçışı olmayan bir su zindanına (helake) etimolojik olarak mahkûm etmesini kusursuzca ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "v-b-k" kökünün anlambilimsel çerçevesini incelerken, bu kelimenin "kişinin kendi amellerinin ve günahlarının bir sonucu olarak içine düştüğü mutlak yıkım (mübike)" manasına geldiğini söyler. İsfahânî, ayetin kurgusunda bu kelimenin, gemilerin batırılmasının doğanın kör bir öfkesi olmadığını; aksine insan eylemlerinin (günahlarının) deniz üzerinde ontolojik bir cezaya (helake) dönüşmesini lügat bilimi açısından tasvir ettiğini kaydeder.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin "v-b-k" kökünü klasik Arap toplumunun ticaret ve seyahat fobileri üzerinden okur. Aydar, yelkenli gemilerle ticari seferlere çıkan Hicazlı tüccarların en büyük korkusunun denizin ortasında fırtınaya yakalanıp mallarıyla birlikte "helak olmak/yok olmak" (ibak) olduğunu belirtir. Ayetin, muhatabın zihnindeki bu dehşetli "suda boğulma ve parçalanma" korkusunu, bu kelimenin etimolojik şiddeti üzerinden sosyolojik ve teolojik bir uyarıya dönüştürdüğünü analiz eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "v-b-k" kökünün sözlükte "mahvolmak, helak olmak, şiddetli azaba uğramak" manalarına geldiğini ifade eder. Ansiklopedi, kelimenin if'al babındaki bu kullanımının, rüzgârı estiren de durduran da olan o mutlak failin (Allah'ın), dilediği an o deniz vasıtalarını içindekilerle birlikte etimolojik bir kesinlikle "batırıp yok etme" gücünü lügat düzeyinde tescillediğini belirtir.
        Kesebû (كَسَبُوا)


        İbn Fâris, kelimenin "k-s-b" köküne dayandığını ve temel anlamının "bir şeyi aramak, kendi iradesi ve çabasıyla onu elde edip toplamak" olduğunu aktarır. İbn Fâris, lügatteki bu aktif çaba vurgusunun, bağlam içerisinde gemilerin batırılması (yûbıkhünne) eyleminin gerekçesini oluşturduğunu; ilahi helakin nedensiz ve keyfi bir öfke olmadığını, bizzat insanların kendi eylemleriyle bu korkunç sonu ontolojik olarak "kazandıklarını" etimolojik bir netlikle ispatladığını belirtir.

        Toshihiko Izutsu, "k-s-b" kökünün Kur'an semantiğindeki dönüşümünü denizcilik ve ticaret bağlamında analiz eder. Izutsu, İslam öncesi dönemde Arap tüccarlarının deniz aşırı seferlerde elde ettikleri maddi kârı (kazancı) tanımlayan bu dünyevi kelimenin; ayetin kurgusunda sarsıcı bir ironiye dönüştüğünü gösterir. İnsanlar dünyevi mallar "kazanmak" için denize açılırken, aslında teolojik düzlemde kendi helaklerini "kazanmış" ve etimolojik olarak kendi sonlarını biriktirmişlerdir.

        Dücane Cündioğlu, "k-s-b" kökünü varoluşsal bir felsefeyle ele alır. Cündioğlu, bu fiilin "elde etme/kazanma" anlamının insanın eylem ve irade özgürlüğüne işaret ettiğini belirtir. Ona göre denizin ortasındaki insanın ilahi kudret karşısında fiziksel olarak aciz olması, onun ontolojik sorumluluğunu ortadan kaldırmaz; insan kendi varoluşsal tercihlerinin (kesb) bedelini etimolojik olarak denizin ortasında bile sırtında taşır.
        Ya'fü (يَعْفُ)


        İbn Fâris, kelimenin "a-f-v" kökünden türediğini ve asıl manasının "rüzgârın çöldeki ayak izlerini silip süpürmesi, bir şeyin kalıntılarını tamamen yok etmesi ve cezalandırmaktan vazgeçmesi" olduğunu belirtir. İbn Fâris'in etimolojik tahliline göre bu muzari (geniş/şimdiki zaman) fiil, helaki hak etmiş insanların bindiği o gemilerin, sırf ilahi bir inisiyatifle batırılmaktan kurtarılmasını ve günahların o anlık etkisinin yeryüzünden/denizden "silinmesini" lügat açısından kesinleştirir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin "a-f-v" kökünü metnin retorik bütünlüğü ve lügatsel diyalektiği içinde ele alır. Bintü'ş-Şâtı, cümlenin başındaki "yûbıkhünne" (batırıp yok eder) fiilindeki o mutlak, sert ve fiziksel yıkım tehdidi ile; cümlenin sonundaki "ya'fü" (siler, affeder, vazgeçer) fiilindeki o yumuşak, bağışlayıcı ve kurtarıcı ilahi eylem arasında kurulan devasa tezat estetiğini vurgular. Etimolojik olarak bu iki fiil, ilahi kudretin gazap ve merhamet uçları arasındaki o sarsıcı gerilimi inşa eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "a-f-v" kökünün anlamsal özünde "kudreti yettiği ve hak edildiği halde cezayı eyleme geçirmemek" yattığını söyler. İsfahânî, bağlam içerisinde bu kelimenin, gemilerin suyun üzerinde kalmaya devam etmesinin kendi mühendisliklerinden değil; doğrudan ilahi iradenin cezayı (batırmayı) "askıya almasından/silmesinden" kaynaklandığını etimolojik olarak kanıtladığını kaydeder.
        Kesٖîr (كَثٖيرٍ)


        İbn Fâris, kelimenin "k-s-r" köküne dayandığını ve temel anlamının "azlığın (kıllet) zıddı olarak, miktar veya sayı bakımından yoğunluk, taşma ve çokluk" olduğunu aktarır. İbn Fâris, kelimenin bu bağlamda ilahi "silme" (afv) eyleminin nesnesini veya kapsamını nitelediğini; insanların denizde batırılmalarını gerektirecek eylemlerinin (kazandıklarının) etimolojik olarak son derece yoğun ve "çok" olduğunu, ilahi merhametin de ancak bu devasa çokluğu kapsayarak felaketi durdurabildiğini belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "k-s-r" kökünün sözlükte "sayıca veya nitelikçe fazla olan" manasına geldiğini ifade eder. Ansiklopedi, cümlenin sonunda yer alan bu kelimenin, ilahi affın (ya'fü) darlığını değil, aksine insanların kendi felaketlerini hazırlayan günah potansiyelinin lügatsel ve sayısal büyüklüğünü teyit ettiğini; buna rağmen o gemilerin rotalarına devam etmesinin, ilahi hoşgörünün bu "çokluğa" etimolojik olarak galip gelmesiyle açıklandığını kaydeder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X