اِنْ يَشَأْ يُسْكِنِ الرّ۪يحَ فَيَظْلَلْنَ رَوَاكِدَ عَلٰى ظَهْرِه۪ۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şûrâ Sûresi, 33. Ayet
Daralt
X
-
"O dilese rüzgârı dindirir de gemiler denizin üzerinde hareketsiz kalıverirler. Şüphesiz bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için ibretler vardır."
O dilese rüzgârı dindirir de gemiler denizin üzerinde hareketsiz kalıverirler. Cenâb-ı Hak burada, gemileri denizde yürüttüğünü, dileseydi onları durdurabileceğini ve hareketsiz bırakabileceğini söylemekle insanlara olan lütfunu ve ihsanını hatırlatmaktadır. Allah rüzgârı iki şekilde yaratmıştır. Birincisi, uygun rüzgârdır, gemiler onunla yol almaktadır. Diğeri de şiddetli fırtınadır, bununla da gemiler helâk olmaktadır. Allah, bu durumu başka bir âyet-i kerîmede meâlen şöyle açıklamaktadır: “Gemide bulunduğunuzda, güzel bir rüzgârla gemiler onları kaydırıp götürdüğü ve bu yüzden sevinç içinde oldukları sırada onları bir fırtına yakalar”. Sonra gemileri yürütenin rüzgâr olmadığına, rüzgârın kendiliğinden esmediğine, onu yapanın Allah Teâlâ olduğuna işaret eden üç özellik vardır. Birincisi, Cenâb-ı Hak rüzgârda gemileri yürütmeye uygun bir özellik, aynı zamanda gemileri helâk eden ve dalgaları kabartan bir fırtına özelliği yaratmıştır. İkincisi, dilerse rüzgârı dindirir cümlesinde ifade buyurduğu mânadır. Allah dilerse rüzgâra sükûnet vereceğini ve gemileri suyun üzerinde hareketsiz bırakabileceğini haber vermektedir. Bu, o rüzgârı yürütenin de durduranın da kendisi olduğunu haber vermektedir. Üçüncüsü, ateşte sıcaklık, buzda soğukluk tabiatı olduğu gibi tabiattan kaynaklan bir fiilin tek bir kanun üzere olmasıdır; rüzgârın akması ve esmesi eğer tamamen kendi tabiatının eseri olsaydı, hiçbir halde sakin olmazdı, bazan uygun ve güzel, bazan da helâk edici bir fırtınaya dönüşmezdi. Bütün bunlar, o işin kendiliğinden ve tabiatın gereği olarak vuku bulmadığına, onu öyle yapanın Allah Teâlâ olduğuna işaret eder. Başarıya ulaştıran sadece Allah’tır.
Şüphesiz bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için ibretler vardır. Bu âyet iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, Allah bununla mümine çok sabreden ve çok şükreden diye isim vermiştir. İkincisi, başına gelen belâlara ve zorluklara sabreden kişiye çok sabreden, gemilerde ve diğer nesnelerde varettiğini belirttiği nimetlere şükredene de çok şükreden adını vermiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Gemiler denizin üzerinde hareketsiz kalıverirler. Ebû Avsece ve İbn Kuteybe buna, gemiler durur, yürümez olurlar diye mâna verdiler. Buradaki “ravâkid” (رَوَاكِدَ) kelimesinin kökü de şudur: “Rakede, yerküdü, rukûdcn” (رَكَدَ، يَرْكُدُ، رُكُودًا).
Yorum
-
Yeşa' (يَشَأْ)
İbn Fâris, kelimenin "ş-y-e" kökünden türediğini ve asıl manasının "bir şeye kastetmek, onu irade etmek, var etmeyi dilemek" olduğunu belirtir. İbn Fâris'in etimolojik tahliline göre, bağlam içerisinde bu kelime sıradan bir temenniyi değil; failin (Yaratıcının) evrendeki tabiat yasaları üzerinde mutlak ve anında sonuç doğuran o keskin, eylemsel ve ontolojik iradesini lügat açısından kesin bir dille ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "ş-y-e" kökünün anlambilimsel çerçevesini incelerken, bu kelimenin "meşiet" (ilahi dileme) kavramına dayandığını ve "bir şeyin varlık sahnesine çıkması için ilahi iradenin o noktaya yönelmesi" manasına geldiğini söyler. İsfahânî, ayetin kurgusunda rüzgârın esmesinin de durmasının da doğanın kendi mekanik işleyişine (tesadüfe) bağlı olmadığını; rüzgârın her anının doğrudan bu "meşiet" (dileme) merkezine etimolojik olarak kilitlendiğini kaydeder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "ş-y-e" kökünü nüzul dönemi teolojisi üzerinden inceler. Öztürk, Mekke toplumunun tabiat olaylarını bazen yıldızlara veya kör talihe (dehr) bağlayan algısına karşı, Kur'an'ın bu "in yeşa'" (eğer dilerse) şart edatıyla başlayan formülü kullanarak; doğadaki her türlü determinizmin (zorunluluğun) üzerinde, doğayı anbean yöneten aktif ve mutlak bir ilahi iradenin (meşietin) bulunduğunu lügat düzeyinde ilan ettiğini analiz eder.
Yüskin (يُسْكِنِ)
İbn Fâris, kelimenin "s-k-n" köküne dayandığını ve temel anlamının "hareketin zıddı olarak durmak, sükûnet bulmak, yatışmak ve dinmek" olduğunu aktarır. İbn Fâris, if'al babındaki bu geçişli fiilin (iskân/durdurma), bağlam içerisinde rüzgârın o dinamik, kükreyen ve itici gücünün, ilahi irade tarafından bir anda kesilerek tabiatın o ürpertici, ölü ve mutlak hareketsizliğe etimolojik olarak mahkûm edilmesini ifade ettiğini belirtir.
Toshihiko Izutsu, "s-k-n" kökünün Kur'an semantiğindeki işlevini analiz eder. Izutsu, hareketin (hareke) tabiatta yaşamı ve devamlılığı simgelediğini; Allah'ın kudretinin sadece hareketi başlatmakta (rüzgârı estirmekte) değil, aynı zamanda varlığın o en temel hareketliliğini anında "durdurup sükûnete erdirerek" (yüskin) insanın evrendeki mutlak acziyetini ona felsefi ve fiziksel olarak hissettirmesinde yattığını etimolojik olarak gösterir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "s-k-n" kökünün sözlükte "sakinleşmek, dinmek, hareketliliğini yitirmek" manalarına geldiğini ifade eder. Ansiklopedi, kelimenin burada fırtınanın zıddı olan ve denizciler için ölümcül bir çaresizlik anlamına gelen o mutlak ve korkutucu durgunluğu (rüzgârın kesilmesini) lügat bilimi açısından tasvir ettiğini kaydeder.
Er-Rîha (الرّٖيحَ)
İbn Fâris, kelimenin "r-v-h" kökünden türediğini ve asıl manasının "hava akımı, rüzgâr, nefes ve ruha ferahlık veren esinti" olduğunu belirtir. İbn Fâris, lügatte "ruh" ve "rîh" (rüzgâr) kelimelerinin aynı ontolojik kökenden gelmesinin tesadüf olmadığını; rüzgârın adeta tabiatın görünmez nefesi ve canlandırıcı ruhu olduğunu, bağlam içerisinde bu nefesin kesilmesinin gemiler için bir nevi "ölüm" anlamına geldiğini etimolojik bir metaforla ifade eder.
Arthur Jeffery, kelimenin sadece saf Arapça bir etimolojiye hapsedilemeyeceğini, Sami dil ailesindeki köklü teolojik geçmişine dikkat edilmesi gerektiğini savunur. Jeffery, İbranice ve Aramicede "ruah" kelimesinin hem "rüzgâr" hem de "Tanrı'nın ruhu/nefesi" anlamlarına geldiğini belirterek; ayetin bağlamında denizi hareket ettiren rüzgârın, ilahi kudretin dünyadaki o görünmez ama mutlak sürükleyici nefesi (rîh) olarak lügat üzerinden kurgulandığını iddia eder.
Dücane Cündioğlu, "r-v-h" kökünü varoluşsal bir okumayla ele alır. Cündioğlu, bu kelimenin lügatteki "esinti/ruh" vurgusunun, insanın dünyadaki seyrini sağlayan görünmez ilahi desteklere karşılık geldiğini belirtir. Ona göre rüzgârın (rîh) durdurulması, sadece meteorolojik bir olay değil; insanın güvendiği tüm yatay ve doğal ilerleme mekanizmalarının ilahi bir kararla aniden iflas etmesini simgeleyen ontolojik bir kesintidir.
Feyazlelne (فَيَظْلَلْنَ)
İbn Fâris, kelimenin "z-l-l" köküne dayandığını ve temel anlamının "gölge (zıll), gündüz vakti bir işi yapmaya devam etmek ve bir hal üzere sabit kalıp süreklilik göstermek" olduğunu aktarır. İbn Fâris'in etimolojik tahliline göre bu fiil, rüzgârın kesilmesinin ardından gemilerin deniz üzerindeki o çaresiz kalakalma durumlarının anlık bir olay olmadığını; etimolojik olarak uzun, yıpratıcı ve kesintisiz bir bekleme (sabit kalma) sürecine dönüştüğünü kesin bir dille ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "z-l-l" kökünün anlambilimsel çerçevesini incelerken, bu kelimenin "bir eylemin veya durumun zaman içine yayılarak gün boyu varlığını koruması" manasına geldiğini söyler. İsfahânî, bağlam içerisinde bu kelimenin, hareket etmek için tasarlanmış gemilerin, rüzgârın kesilmesiyle kendi doğalarına aykırı bir biçimde, suyun üzerinde kilitlenip kalmalarındaki o bitmek bilmez ve kısıtlayıcı hareketsizliği (bekleyişi) lügat açısından resmettiğini kaydeder.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin "z-l-l" kökünü metnin retorik bütünlüğü ve estetik yapısı içinde ele alır. Bintü'ş-Şâtı, "kaldılar/oldular" anlamı verebilecek birçok Arapça fiil (kâne, asbaha vb.) varken, özellikle "z-l-l" kökünün seçilmesinin; o ölü durgunluğun içinde, uçsuz bucaksız denizin ortasında, güneşin altında ve hiçbir yere kıpırdayamadan bekleyen denizcilerin yaşadığı o ağır ve boğucu "zamanın donması" hissini etimolojik bir mükemmellikle dinleyiciye aktardığını analiz eder.
Ravâkide (رَوَاكِدَ)
İbn Fâris, kelimenin "r-k-d" kökünden türediğini ve asıl manasının "suyun, rüzgârın veya havanın akışkanlığını kaybederek tamamen durması, durgunlaşması ve hareketsiz kalması" olduğunu belirtir. İbn Fâris, kelimenin ism-i fâil çoğul formu olan bu yapının, bağlam içerisinde devasa gemilerin bütün o görkemlerine ve donanımlarına rağmen, rüzgâr kesilince okyanusun ortasında hiçbir fonksiyonu kalmayan, cansız, aciz ve "hareketsiz yığınlara" dönüşmesini etimolojik olarak tasvir ettiğini söyler.
El-Cevâlîkî, "r-k-d" kökünün klasik Arap lügatindeki yerini incelerken, bu kelimenin genellikle akmayan, göllenmiş ve durgun sular (mâ-i râkid) için kullanıldığını hatırlatır. Cevâlîkî'nin lügat analizine göre, suyun durgunluğunu ifade eden bu kökün gemilere sıfat (ravâkid) olarak uyarlanması; tabiatın (rüzgârın) durmasıyla birlikte, insan yapısı koca vasıtaların da o durgunlukla (rükûd) nasıl etimolojik olarak bütünleşip aynılaştığını gösteren eşsiz bir lügat sanatıdır.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, "r-k-d" kökünü klasik Arap toplumunun ticaret ve seyahat korkuları üzerinden okur. Aydar, yelkenli gemilerle (fülk) yapılan ticaretin o dönemde rüzgâra mutlak bağımlı olduğunu; denizin ortasında rüzgârsız kalıp günlerce "hareketsiz" (ravâkid) beklemenin, erzakın bitmesi ve mutlak bir ölümle yüzleşmek anlamına geldiğini belirtir. Kelime, bedevi veya tüccar zihnindeki bu dehşetli "mahsur kalma" fobisini sosyolojik ve etimolojik olarak tetikler.
Zahrihٖi (ظَهْرِهٖ)
İbn Fâris, kelimenin "z-h-r" köküne dayandığını ve asıl anlamının "bir şeyin arka kısmı, örtülü ve gizli olanın (batın) zıddı olarak üstte kalan, açık, belirgin ve görünür yüzeyi" olduğunu aktarır. İbn Fâris, lügatte insanın veya hayvanın sırtına da bu kökten isim verildiğini hatırlatarak; denizin engin yüzeyinin, tıpkı binek hayvanının sırtı gibi gemileri üzerinde taşıdığı ve onları "açığa çıkardığı" için etimolojik olarak bir "sırt/yüzey" (zahr) metaforuyla adlandırıldığını belirtir.
Angelika Neuwirth, kelimenin "z-h-r" kökünü Geç Antik Çağ'ın retorik ve uzamsal (mekânsal) kurgusu bağlamında değerlendirir. Neuwirth, denizin "sırtı/yüzeyi" ifadesinin sadece coğrafi bir tanımlama olmadığını; yeryüzünün ve denizin, ilahi kudretin ayetlerinin (işaretlerinin) sergilendiği, insanın acizliğinin apaçık göründüğü (zâhir olduğu) ve hesaplaşmanın yatay eksende gerçekleştiği o devasa teolojik sahneyi (tiyatroyu) lügat bilimi üzerinden inşa ettiğini savunur.
Râgıb el-İsfahânî, "z-h-r" kökünün anlambilimsel çerçevesinde, "görünürlük ve bir şeyin üstünde konumlanma" manasının yattığını söyler. İsfahânî, bağlam içerisinde gemilerin denizin gizli derinliklerinde (batınında) değil, tam üstünde, apaydınlık yüzeyinde (zahrında) hareketsiz kalmalarının; insanın çaresizliğini tabiatın ortasında hiçbir şekilde gizlenemeyecek kadar şeffaf ve ibretlik bir şekilde etimolojik olarak "açığa vurduğunu" kaydeder.
Sabbâr (صَبَّارٍ)
İbn Fâris, kelimenin "s-b-r" kökünden türediğini ve temel anlamının "nefsi veya bir şeyi hapsetmek, alıkoymak, engellemek ve şiddet karşısında direnç gösterip dayanmak" olduğunu belirtir. İbn Fâris, "fa'âl" veznindeki bu mübalağa (aşırılık/yoğunluk) formunun, sıradan bir sabrı değil; denizin ortasında rüzgârsız kalmak gibi insanın sınırlarını zorlayan, aşılamaz krizler ve mutlak çaresizlikler karşısında gösterilen o kesintisiz, inatçı ve varoluşsal direnci etimolojik olarak karşıladığını ifade eder.
Toshihiko Izutsu, "s-b-r" kökünün Kur'an semantiğindeki ahlaki boyutunu analiz eder. Izutsu, bedevi kültürde acıya veya düşmana karşı gösterilen kaba bir kabilevi fiziksel dayanıklılığın (sabr); Kur'an'ın lügatinde Allah'ın eylemleri (rüzgârı durdurması veya musibet vermesi) karşısında isyan etmeden, nefsi şikâyetten "hapseden" ve ilahi iradeye boyun eğen o en yüksek teolojik erdem ve ahlaki duruş mertebesine dönüştüğünü etimolojik olarak gösterir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "s-b-r" kökünün sözlükte "dayanmak, tahammül etmek, kendini tutmak" manalarına geldiğini ifade eder. Ansiklopedi, kelimenin bu abartılı (sabbâr) formuyla, her türlü sarsıntıya ve hareketsizliğe (rükûd) rağmen imanda ve duruşta "sabit kalmayı" başaran; ilahi ayetleri hakkıyla idrak edebilmek için gereken o köklü ve zorlu psikolojik altyapıyı lügat bilimi açısından teyit ettiğini kaydeder.
Şekûr (شَكُورٍ)
İbn Fâris, kelimenin "ş-k-r" köküne dayandığını ve asıl manasının "az bir ot yemesine rağmen üzerinde tokluk ve yağlılık belirtisi görülen, bunu dışına vuran at veya deve" olduğunu aktarır. İbn Fâris, bedevi lügatindeki bu çarpıcı "az olana karşı bolca belirti gösterme" kökeninin, bağlam içerisinde insanın maruz kaldığı ilahi nimetleri (rüzgârın esmesi ve gemilerin yürümesi gibi) sıradanlaştırmayıp; bu nimetlerin asıl sahibini kalple idrak edip o minneti eylemle ve dille "dışa vurmasını" (şükrü) etimolojik olarak kusursuzca tanımladığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ş-k-r" kökünün anlamsal özünde "yapılan bir iyiliği ve nimeti tasavvur edip onu gizlemeyerek açığa çıkarmak" yattığını söyler. İsfahânî, "fa'ûl" veznindeki (şekûr) bu mübalağalı ismin, nimeti sürekli gündemde tutan, her türlü olumlu veya olumsuz doğa olayı karşısında nimeti vereni unutmayan, nankörlüğün (küfrün) etimolojik olarak tam zıddı olan o aktif bilinci tasvir ettiğini kaydeder.
Dücane Cündioğlu, "ş-k-r" kökünü, hemen kendisinden önce gelen "sabbâr" kelimesiyle oluşturduğu ontolojik çift üzerinden ele alır. Cündioğlu, bu iki mübalağalı sıfatın Kur'an lügatindeki ayrılmaz bütünlüğüne dikkat çeker: "Sabbâr" insanın doğanın durgunluğu (yüskin) ve kriz anındaki o mutlak direncini; "Şekûr" ise rüzgârın esmesi ve imkânların açılması (bast/cereyan) anındaki o taşkın farkındalığını simgeler. Etimolojik kökenleri birbirini tamamlayan bu iki kelime, ayetleri (işaretleri) okuyabilen kâmil insanın sarsılmaz varoluşsal diyalektiğini inşa eder.
Yorum
Yorum