وَمِنْ اٰيَاتِهِ الْجَوَارِ فِي الْبَحْرِ كَالْاَعْلَامِۜ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şûrâ Sûresi, 32. Ayet
Daralt
X
-
"Denizde (yelkenlerini) bayraklar gibi (açarak) süzülüp giden gemiler de O'nun kudretinin kanıtlarındandır."
Buradaki “âyâtihi” (اٰيَاتِه۪) kelimesi, dana önce de söylediğimiz gibi Allah’ın birliğinin ve Rab olduğunun kanıtları, O’nun kudretinin ve hükümranlığının kanıtları, ilminin, tedbirinin ve hikmetinin kanıtları, nimetlerinin ve ihsanının kanıtları mânasına gelebilir. Bu âyette kastedilen şey ise Aziz ve Celil olan Allah’ın, gemiler hakkında kerestedeki özel bir niteliği gizlemesi gibidir. Allah’ın kerestede gizlediği o özelliği ve lütfu anlamak için insan türünün filozofları bir araya gelse bile onu anlamaya muktedir olamazlardı. Bu nitelikten ve Allah’ın ona yüklediği özellikten maksat, ağırlığına ve kalınlığına rağmen suyun üzerinde kalma ve sakin bir şekilde yol alma niteliğini keresteye vermesidir. Aynı kalınlık ve ağırlıkta olmasa bile, ağaçtaki cevherin bulunmadığı pek çok nesne çöker ve suyun dibine balar. Gemiye konulan ağır yüklerden suda batma ve çökme tabiatına sahip her birinin durumu da böyledir, gemilerde ve ağaçlarda sözü edilen o tabiat olmasaydı, onlar da suya gömülürdü. En doğrusunu Allah bilir.
Bayraklar gibi. Müfessirlerin geneli buna denizde dağlar gibi akıp giden anlamını verdiler. İbn Kuteyve ve Ebû Avsece, “âlâm” (الْأَعْلَامِ) dağlar anlamına gelir, bunun tekili de “alem”dir dediler. Bu sözün anlamı şudur; Allah yeryüzündeki canlıları sallanmaktan ve suya gömülmekten korudu, onu tuttu ve yeryüzünü dağlarla sabit kıldı. Dağların tabiatı İse suya batmak ve gömülmektir. Dolayısıyla dağların suyun üzerinde sabit durması değil, suya gömülmesi ve batışının artarak sürmesi gerekirdi. Fakat Cenâb-ı Hakk’ın lütfu ve ihsanı onları sabit tutmakta, çöküp batmaktan ve canlıları sallanmaktan korumaktadır. Buna göre dağlan yer üzerinde dimdik tutuğu gibi denizdeki gemileri de Allah batırmamakta, suyun üstünde tutmaktadır. En doğrusunu Allah bilir. Bayraklar gibi sözünün başka bir mânaya, alâmetler anlamına gelmesi de muhtemeldir. Gemilerin alâmet olmaları da Allah onları insanların elde etmeleri zor olan uzaklardaki menfaatlere ulaşmaları için bir sebep ve vasıta yapmasından dolayıdır. Bir yerden başka bir yere, bir ülkeden başka bir ülkeye yükler gemilerle taşındığı için, kendilerine bu yüklerin getirildiği insanlar, bolluk ve menfaat getirdiklerini umdukları için gemileri denizde gördüklerinde sevinç duyarlar. Aynı şekilde kendilerine mal getirilen belde halkı gemilerin sağ salim geldiklerini görünce de sevinirler, çünkü mal ve menfaat kazanacaklardır. İşte gemiler insanlar için servete ve menfaate ulaşmanın vesilesi ve alâmeti olduğu için âyette bu kelime kullanılmıştır. En doğrusunu Allah bilir.
Yorum
-
Âyâtihî (اٰيَاتِهٖ)
İbn Fâris, kelimenin "e-y-y" kökünden türediğini ve asıl manasının "bir şeyin doğruluğunu, mevcudiyetini veya sınırlarını gösteren kesin iz, işaret ve nişane" olduğunu belirtir. İbn Fâris'in etimolojik tahliline göre bu kelimenin aidiyet zamiriyle (O'nun ayetleri) kullanımı, denizin üzerindeki gemilerin müstakil birer teknolojik icat veya basit bir fiziksel hareket olmaktan çıkıp; doğrudan doğruya mutlak yaratıcının kudretini ve evren üzerindeki egemenliğini gösteren ontolojik birer göstergeye (işarete) dönüşmesini lügat açısından kesin bir dille ifade eder.
Toshihiko Izutsu, "e-y-y" kökünün Kur'an semantiğindeki büyük evrimini analiz eder. Izutsu, İslam öncesi Arap toplumunda çöldeki bir yol işaretini, kabilelerin yön bulmak için takip ettiği cansız bir taşı veya kalıntıyı tanımlayan bu lügat anlamının; metnin kurgusunda doğrudan Yaratıcı'nın evrene yerleştirdiği kozmolojik şifrelere evrildiğini belirtir. Izutsu'ya göre, denizde süzülen gemilerin "ayet" olarak isimlendirilmesi, tabiat olaylarını ve insan üretimi nesneleri teolojik bir metin gibi "okumayı" gerektiren devasa ve yeni bir varoluşsal kavrayışı etimolojik olarak inşa eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin sözlükte "açık alamet, ibret, mucize ve kesin delil" manalarına geldiğini ifade eder. Ansiklopedi, kelimenin bu bağlamda, denizcilik faaliyetlerinin arkasında yatan ilahi yasanın (suyun kaldırma kuvveti ve rüzgârın esmesi) tesadüfi olmadığını; aklı başındaki her muhatabı, evrenin arkasındaki nizamın sahibine (Allah'a) zorunlu olarak yönlendiren sarsılmaz bir lügatsel kanıt işlevi gördüğünü kaydeder.
El-Cevâri (الْجَوَارِ)
İbn Fâris, kelimenin "c-r-y" köküne dayandığını ve asıl anlamının "suyun kendi yatağında akıp gitmesi, bir şeyin kesintisiz, hızlı ve pürüzsüz bir hareketle ilerlemesi, koşması" olduğunu aktarır. İbn Fâris, "câriye" kelimesinin çoğulu olan bu yapının, gemiler için etimolojik bir isimlendirme olarak kullanılmasının nedenini; devasa kütleli gemilerin de tıpkı suyun kendi akışkan doğası gibi, denizin üzerinde hiçbir direnişle karşılaşmadan, ilahi yasaların sağladığı o akıcı ve kusursuz hareketliliğe (cereyan) sahip olmasıyla açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "c-r-y" kökünün anlambilimsel çerçevesini incelerken, bu kelimenin eylemsel boyutundaki "akıcılık ve süreklilik" manasına dikkat çeker. İsfahânî, bağlam içerisinde bu kelimenin, cansız ahşap yığınlarının (gemilerin) deniz üzerinde adeta canlı birer varlık gibi "akıp gitmesini" ve mekânı yarmasını tasvir ettiğini; bu kesintisiz hareketin arkasındaki asıl motor gücün, tabiatın değil, yaratıcının iradesi olduğunu lügat bilimi açısından vurguladığını kaydeder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "c-r-y" kökünü nüzul dönemi sosyolojisi ve Mekke toplumunun ticari tecrübesi üzerinden inceler. Öztürk, Hicaz Araplarının Kızıldeniz veya Habeşistan ticareti vasıtasıyla denizde süzülen büyük yelkenlilere yabancı olmadığını belirtir. Ayetin, onların zihninde canlı bir karşılığı olan bu görsel şöleni (suda akıp giden devasa kütleleri) "c-r-y" kökünün verdiği dinamizmle tasvir ederek, muhatabı tanıdık olduğu bir lügat üzerinden tefekkür etmeye mecbur bıraktığını analiz eder.
El-Bahri (الْبَحْرِ)
İbn Fâris, kelimenin "b-h-r" kökünden türediğini ve temel anlamının "bir şeyi ortasından yarmak, genişletmek, uçsuz bucaksız ve engin olmak" olduğunu belirtir. İbn Fâris'in etimolojik tahliline göre, denize bu ismin verilmesinin sebebi, karayı yarıp geçmesi ve suyunun insan idrakini aşan o muazzam genişliğidir (inbisat). Bağlam içerisinde bu kelime, üzerinde gemilerin aktığı o devasa, sarsıcı ve insanın aciz kaldığı ontolojik büyüklüğü lügat açısından kesin bir dille resmeder.
Dücane Cündioğlu, "b-h-r" kökünü varoluşsal ve felsefi bir okumayla ele alır. Cündioğlu, bu kelimenin lügatteki "yarma ve genişleme" vurgusunun, yeryüzünün sınırlı ve dar (kabz) yapısına karşı, ilahi kudretin sonsuzluğunu (bast) simgeleyen fiziksel bir ayna olduğunu belirtir. Ona göre deniz (bahr), insanın kendi küçüklüğünü ve sınırlarını en çıplak haliyle hissettiği; suyun o ezici enginliği karşısında etimolojik olarak mutlak kudrete teslim olduğu varoluşsal bir ürperti mekânıdır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "b-h-r" kökünün sözlükte "büyük su kütlesi, genişlik, derya" manalarına geldiğini ifade eder. Ansiklopedi, kelimenin bağlam içerisinde salt bir coğrafi terim olmaktan ziyade, ilahi ayetlerin (işaretlerin) sergilendiği, tehlike ile rahmetin iç içe geçtiği ve insanın ilahi yasalara olan mutlak bağımlılığını test eden devasa bir teolojik sahne olarak işlev gördüğünü lügat bilimi açısından teyit eder.
Kel-A'lâm (كَالْاَعْلَامِ)
İbn Fâris, kelimenin "a-l-m" köküne dayandığını ve asıl manasının "bir şeyin hakikatini idrak etmeyi sağlayan iz, yolculara rehberlik etmesi için dikilen nişane ve ulu dağ" olduğunu aktarır. İbn Fâris, kelimenin başındaki "ke" (gibi) teşbih edatıyla birlikte kullanımının, uçsuz bucaksız düz denizin ortasında süzülen gemilerin, etimolojik olarak tıpkı çölün ortasında aniden yükselen, yön bulmayı sağlayan ve heybetiyle insana güven veya hayret veren yüksek dağlar (a'lâm) gibi konumlandırıldığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "a-l-m" kökünün anlamsal özünde "bilgiye (ilim) ulaştıran, fark edilmemesi imkânsız olan belirgin işaret" bulunduğunu söyler. İsfahânî, bağlam içerisinde bu kelimenin, gemilerin sadece büyük kütleler (dağlar) olduğunu değil; aynı zamanda Allah'ın kudretini "bildiren/öğreten" devasa alametler olduğunu etimolojik olarak kanıtladığını; kelimenin kökündeki bilme (a-l-m) eyleminin, gemiyi salt bir nesneden ontolojik bir öğreticiye dönüştürdüğünü kaydeder.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin "a-l-m" kökünü metnin retorik ve estetik yapısı içinde değerlendirir. Bintü'ş-Şâtı, bu teşbihin (dağlar gibi) Kur'an'ın edebi mucizesinin bir parçası olduğunu vurgular. Uçsuz bucaksız denizdeki gemilerin, dümdüz çöldeki dağlara benzetilmesi, bedevi insanın coğrafi tecrübesiyle denizcilik tecrübesini tek bir lügat imgesinde (a'lâm) buluşturur; etimolojik köken, muhatabın zihninde sarsılmaz ve sabit bir büyüklük hissi inşa eder.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, "a-l-m" kökünü klasik Arap toplumunun yön bulma pratikleri ekseninde inceler. Aydar, engin ve kaybolmaya müsait çöl kumlarında bedevinin hayatını kurtaran tek şeyin ufuktaki belirgin dağlar (a'lâm) olduğunu belirtir. Ayetin, denizin o akışkan ve tekinsiz yataylığının ortasında hareket eden gemileri, çöldeki o sabit ve dikey dağlara benzeterek, sosyolojik ve coğrafi bir lügat aktarımı yaptığını; bu sayede ilahi ayetlerin görkemini muhatabın en derin korku ve güven kodları üzerinden şekillendirdiğini analiz eder.
Yorum
Yorum