Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şûrâ Sûresi, 31. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şûrâ Sûresi, 31. Ayet

    وَمَٓا اَنْتُمْ بِمُعْجِز۪ينَ فِي الْاَرْضِۚ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vemâ entum bimu’cizîne fî-l-ard(i)(s) vemâ lekum min dûni(A)llâhi min veliyyin velâ nasîr(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Siz, dünyanın hiçbir yerinde O'nun gücünün önünde duramazsınız. Sizin için Allah'tan başka gerçek dost ve yardımcı yoktur."

      Siz, dünyanın hiçbir yerinde O’nun gücünün önünde duramazsınız. Cenâb-ı Hak burada şunu söylemektedir: Hatalarınız yüzünden Allah’ın size vermek istediği belâdan ve size yapmak istediği diğer sıkıntılardan kaçamazsınız, sizin Allah’tan başka sığınağınız yoktur. Sizin için Allah’tan başka gerçek dost ve yardımcı yoktur. Yani sizi koruyacak ve başınıza gelecek olan azabı engelleyecek dostunuz olmadığı gibi size yardım edecek ve Allah’ın azabından sizi koruyacak hiçbir yardımcınız da yoktur. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Mu'cizٖîne (مُعْجِزٖينَ)


        İbn Fâris, kelimenin "a-c-z" kökünden türediğini ve lügat temelinde "zayıflık, güç yetirememek, geride kalmak ve bir şeyin arka kısmı" anlamlarını barındırdığını belirtir. İbn Fâris'in etimolojik tahliline göre, kelimenin if'al babından türeyen ism-i fâil çoğul formu (mu'cizîne), "başkasına acz yaşatan, onu zayıf düşürüp elinden kaçan ve yakalanamayanlar" manasına gelir. Bağlam içerisinde bu kelimenin başında olumsuzluk edatı (mâ) bulunması, insanın yeryüzünde ne kadar uğraşırsa uğraşsın, ilahi planı zayıf düşüremeyeceğini, O'nun kuşatmasından etimolojik olarak kaçıp kurtulamayacağını kesin bir dille ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "a-c-z" kökünün anlambilimsel çerçevesini incelerken, bu kelimenin "kudretin ve eylemsel gücün (taat) tam zıddı olan acziyet" manasına geldiğini söyler. İsfahânî, bağlam içerisinde bu kelimenin, insanın kendi varoluşsal sınırlarını aşarak ilahi adaleti veya cezayı "etkisiz hale getirme" (ic'az) şeklindeki o kibirli ve beyhude çabasını lügat bilimi açısından tasvir ettiğini, ancak insanın bu kapasiteden ontolojik olarak mahrum olduğunu kaydeder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "a-c-z" kökünün sözlükte "güçsüz olmak, yapamamak, kaçıp kurtulmak" manalarına geldiğini ifade eder. Ansiklopedi, kelimenin burada "Tanrı'yı aciz bırakıp azaptan kaçabileceklerini zannedenler" anlamında kullanıldığını, fakat cümlenin yapısı gereği bu ihtimalin etimolojik olarak sıfırlandığını ve insanın mutlak bir teslimiyet çemberi içinde bulunduğunu belirtir.
        El-Ardı (الْاَرْضِ)


        İbn Fâris, kelimenin "e-r-d" köküne dayandığını ve asıl anlamının "bir şeyin alt kısmı, ayak basılan taban, aşağıda olan" olduğunu aktarır. İbn Fâris, lügatte "gök" (sema) kelimesinin zıddı olarak hep alçaklığı ve zemini temsil eden bu kökün, bağlam içerisinde insanın "kaçıp kurtulacağını" zannettiği o devasa dünyanın, aslında etimolojik olarak ilahi iradenin altında ezilen sınırlı, kapalı ve dar bir fiziksel zemin olduğunu vurguladığını belirtir.

        Toshihiko Izutsu, "e-r-d" kökünün Kur'an semantiğindeki dönüşümünü analiz eder. Izutsu, kelimenin İslam öncesi bedevi şiirinde sadece kabilelerin üzerinde göç ettiği, savaştığı ve yağma yaptığı o yatay, sıradan ve çorak çöl zeminini anlattığını belirtir. Ayetin kurgusunda ise bu kelimenin, aşkın ve dikey (göksel) bir iradenin mutlak gözetimi altında bulunan ve dışına çıkılması imkânsız olan bir "teolojik sahneye" dönüştüğünü etimolojik olarak gösterir. Yeryüzü, kaçışın değil, mutlak mahkûmiyetin lügatsel mekânıdır.
        Dûni (دُونِ)


        İbn Fâris, kelimenin "d-v-n" kökünden türediğini ve asıl manasının "bir şeyin aşağısında olmak, ondan daha alt bir mertebede bulunmak, yakınlık ve -den başka" olduğunu belirtir. İbn Fâris'in etimolojik tahliline göre, "min dûnillâhi" (Allah'tan başka/aşağı) tamlaması, insanların ilahi otoriteyi bırakıp da sığındıkları sahte güçlerin sadece "farklı" değil, etimolojik ve ontolojik olarak mutlak surette "daha aşağı, zelil ve yetersiz" olduğunu lügat açısından kesinleştirir.

        Dücane Cündioğlu, "d-v-n" kökünü varoluşsal ve felsefi bir yaklaşımla ele alır. Cündioğlu, bu kelimenin lügatteki "altında/aşağısında olma" (dûn) vurgusunun derin bir anlam taşıdığını belirtir. Ona göre Allah'ın "dûnundan" (aşağısından) bir koruyucu edinmek, insanın yücelikten düşüşünü, mutlak hakikati bırakıp izafi, geçici ve varoluşsal olarak köksüz (aşağı) olan nesnelere tutunma çabasını simgeler. Etimolojik köken, şirkin bir tercih değil, ontolojik bir seviye kaybı olduğunu ilan eder.
        Veliyyin (وَلِيٍّ)


        İbn Fâris, kelimenin "v-l-y" köküne dayandığını ve temel anlamının "iki şeyin arasında hiçbir yabancı unsur, mesafe veya boşluk kalmayacak şekilde birbirine yapışık, bitişik ve yakın olması" olduğunu aktarır. İbn Fâris, kelimenin bu etimolojik kökeninden doğan "dost, hami, koruyucu ve işleri üstlenen" anlamının, bağlam içerisinde insanın acizliği karşısında onun yanına bitişerek onu kurtaracak hiçbir gerçek ve mutlak gücün (velinin) kalmadığını kesin bir dille ifade ettiğini söyler.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin "v-l-y" kökünü klasik Arap toplumunun kabilevi hiyerarşisi (asabiyet) ekseninde inceler. Aydar, soy ve güce dayalı bir ittifak sisteminin hâkim olduğu Hicaz bölgesinde, bireyin hayatta kalmasının tek şartının güçlü bir "veli"ye (patrona/dosta) sahip olmak olduğunu belirtir. Ayetin kurgusunda bu kelimenin olumsuzlanması (min veliyyin), muhatabın dünyevi ve sosyolojik olarak en güvendiği o kabilevi himaye ağlarını lügat düzeyinde tamamen paramparça eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "v-l-y" kökünün anlambilimsel çerçevesinde, "hem inançta hem de eylemde tam bir uyum ve ayrılmazlık" manasının yattığını söyler. İsfahânî, bağlam içerisinde Allah'tan başka hiçbir varlığın insan fıtratıyla etimolojik olarak bu kadar "bitişik" (yakın) olamayacağını; dolayısıyla sahte velilerin ontolojik bir yanılsama olduğunu kaydeder.
        Nasٖîr (نَصٖيرٍ)


        İbn Fâris, kelimenin "n-s-r" kökünden türediğini ve asıl manasının "birine arka çıkmak, ona yardım etmek, zulme uğrayanı kurtarmak" olduğunu belirtir. İbn Fâris, "fa'îl" veznindeki bu mübalağalı (yoğunluk bildiren) ismin, sadece bir anlık yardımı değil; sürekli, yenilmez ve kesin bir kurtarıcılığı ifade ettiğini, ancak ayetin bağlamında insanın yeryüzündeki (el-ard) çaresizliği karşısında böylesi bir etimolojik desteğin ilahi makam dışında tamamen yok (lâ) olduğunu vurguladığını aktarır.

        Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökeni bağlamında Sami dil ailesindeki akrabalıklara dikkat çeker. Jeffery, Aramice ve Süryanicede "korumak, gözetmek, bekçilik yapmak" manalarına gelen "ntar" veya "nsar" köklerinin Arapça "n-s-r" ile tarihsel bir bağ taşıdığını savunur. Ayetin bağlamında bu kelimenin sıradan bir yardımlaşmayı değil, insanın ontolojik sonu (kaderi) karşısında ona siper olacak o kadim, eskatolojik ve mutlak gözetmenliğin/koruyuculuğun reddedilişini ifade ettiğini iddia eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "n-s-r" kökünün sözlükte "yardım etmek, zafere ulaştırmak, destek olmak" manalarına geldiğini ifade eder. Ansiklopedi, kelimenin "veli" kelimesinden hemen sonra zikredilmesinin ince bir lügat nüansı taşıdığını belirtir: "Veli" insanın işlerini üstlenen yakın dostu, "nasîr" ise dışarıdan gelen bir tehlikeye karşı güç vererek zafere taşıyan kurtarıcıyı ifade eder. Ayet, etimolojik olarak insanın hem içsel himayeden (veli) hem de dışsal destekten (nasîr) mutlak surette mahrum olduğunu kanıtlar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X