وَمَٓا اَصَابَكُمْ مِنْ مُص۪يبَةٍ فَبِمَا كَسَبَتْ اَيْد۪يكُمْ وَيَعْفُوا عَنْ كَث۪يرٍۜ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şûrâ Sûresi, 30. Ayet
Daralt
X
-
"Başınıza gelen her musibet kendi yapıp ettikleriniz yüzündendir; kaldı ki Allah birçoğunu da bağışlar."
İnsanlar Niçin Belâya Mâruz Kalırlar?
Onların başlarına geldiği belirtilen musibet, kendi hataları, isyanları ve yapıp ettikleri yüzünden olsun veya olmasın herkesi kapsar; kuraklık, kıtlık, düşman saldırısı ve benzerleri gibi musibetler, caniler olduğu kadar çocuklar, ha)^anlar, ipler ve salih insanlar da dâhil olmak üzere herkese şamildir. Dolayısıyla Allah tarafından musibete lâ}ak görülenler için bu belâ bir uyarı ve öğüttür yahut kendi yaptıkları yüzünden musibete dûçar olanlar için de günahlarının kefareti olur. Kendileri bir suç işlemeyen sabilerin ve iyilerin musibete uğramalarında da lâhî bir hikmet vardır. Bu itibarla âyet iki şekilde yorumlanır. Birincisi, bu belâ onların yaptıkları bir şey yüzünden başlarına gelmiştir. Bu da Cenâb-ı Hakk’ın onlara vermiş olduğu sağlığın, afiyetin, güzelliklerin ve hayırların, tamamen Allah’ın lütfü ve ikramı olduğunun bilinmesi içindir; çünkü netice itibariyle insanlar Allah’ın kullarıdır ve Allah kulunu isterse helâk eder, isterse onları hayatta bırakır, onlar hakkında her dilediğini yapar. [İkincisi,] onların yaptığı herhangi bir kötülük ve günah olmasa da Allah onlara âyette belirttiği musibeti verebilir, sebebi de bunun karşılığı olan bedeli ve mükâfatı âhirette onlara vermektir. Buna göre o belânın, İlâhî hikmetin dışında olduğu nasıl düşünülebilir? Bir mükâfat verm1ek İçin acı çektirmek mümkündür ve caizdir, ama Mûtezile’nin aksine, buna bir karşılık vermek mutlaka şart değildir, çünkü Mûtezile’ye göre şarttır. Hatalardan korunma ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Âyette insanın başına gelen belânın kendi yaptıkları yüzünden geldiği ifadesi, herkesin kendisini kontrol etmesi amacıyla söylenmiş olabilir; buna göre insanın mâruz kaldığı belâ, geçmişte işlemiş olduğu bir kötülük yüzündendir. Bundan kurtulmanın yolu da herkesin kendine bakıp belânın geçmişte yaptığından dolayı başına geldiğini düşünmesi ve hemen ondan vazgeçip Allah’a tövbe etmesidir. Buna göre âyet, ya benzeri bir kötülüğü yapmasına karşı insanı uyarmak ve kınamak anlamına gelir, ya da o belâ yaptıklarına kefaret olması ve onu günahlarından arındırması içindir, bu durumda da insanın o belâya karşı Allaha şükretmesi gerekir. Resûlullah’ın (s,a.) şöyle söylediği rivayet edilmiştir: "Âdemoğluna bir dikenin batması, ayağının takılıp sürçmesi ve yaralanıp damarından kan akması mutlaka işlediği bir günah yüzündendir ve Allah bu sayede onun pek çok günahını bağışlayacaktır”.
Mûtezile’nin iddiasına göre ise, bedelini (ivaz) vermeden Allah’ın hiç kimseye acı çektirmeye ve sıkıntı vermeye hakkı yoktun Eğer mesele onların söylediği gibi olsaydı, onlara hayırlar, güzellikler ve bolluk veren Allah’ın ihsan eden, lütfeden ve nimet veren olmaması gerekirdi, çünkü başka birinden bedeli karşılığında bir şey alan kişi, lütfeden ve nimet veren diye nitelenmez. (Bu konuda iki şey söylenebilir. Birincisi,) Allah kendini ihsan eden ve nimet veren diye isimlendirmektedir. Bu durumda onların söyledikleri buna aykırı düşmektedir.
İkincisi, onların söylediği gibi şayet mutlaka onlara bedel (ivaz) verilmesi şart olsaydı, ancak onların razı olacakları bedeli vermesi gerekirdi. Bu bedelin de onlardan aldığı rahatlığın değerinde olması icap ederdi. Halbuki bu konuda onların böyle bir şartı ileri sürmeleri söz konusu değildir. Bu da göstermektedir ki Cenâb-ı Hakk’ın onlara, yukarıda söylediğimiz musibetleri başlarına getirmeye hakkı vardır. Bizim söylediklerimizin aslı şudur: Bütün yaratılanlar Allah’ın kulu ve kölesidir. Her sultanın kendi mülkünde dilediği şekilde tasarrufta bulunmaya hakkı vardır, fakat halkın ona acı vermeye hakları yoktur, çünkü mülkiyet gerçekte ona aittir. Her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah’ın durum u da böyledir, çünkü her şeyin hakiki sahibi O’dur, dolayısıyla hiçbir bedel ve karşılık vermeden de dilediğini yapmaya hakkı vardır. En doğrusunu Allah bilir.
Allah birçoğunu da bağışlar. Başına bir sıkıntı ve belâ gelen herkes için, mutlaka şanı yüce olan Allah’ın bu belâdan dolayı bir mağfireti söz konusudur. Çünkü duyulan her acının mutlaka artma ihtimali vardır, işte acının artmasını engellemek de Allah’ın lütfu ve ihsanıdır. Az olsun çok olsun kendi hakkından bir kısmının kaybolması da böyledir. Allah birçoğunu bağışlar sözü, insanın yaptığı bütün hatalardan dolayı onu sorguya çekmeyeceği, aksine sadece bir kısmından sorguya çekeceği ve diğerlerini yok sayacağı anlamına da gelebilir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Esâbeküm (اَصَابَكُمْ) / Musîbetin (مُصٖيبَةٍ)
İbn Fâris, kelimenin "s-v-b" kökünden türediğini ve asıl manasının "atılan bir okun veya yönlendirilen bir şeyin tam hedefini bulması, sapmadan merkeze inmesi" olduğunu belirtir. İbn Fâris'in etimolojik tahliline göre bu kelime, bağlam içerisinde insanın başına gelen sıkıntıların (musibet) kör bir tesadüf veya rastgele bir şanssızlık olmadığını; aksine, ilahi adalet mekanizması içinde kişinin kendi eylemlerinin bir sonucu olarak tam da failini bulan, şaşmaz ve isabetli bir karşılık olduğunu lügat açısından kesin bir dille ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "s-v-b" kökünün anlambilimsel çerçevesini incelerken, bu kelimenin lügatte başlangıçta sadece hedefe isabet eden ok için kullanıldığını, zamanla insanın başına gelen ve onu sarsan her türlü ağır olayı tanımlayan bir mecaza dönüştüğünü söyler. İsfahânî, ayetin kurgusunda bu kelimenin, kötülüğün veya belanın dışarıdan rastgele gelmediğini, insanın kendi ontolojik tercihlerinin bir "isabeti" olarak geri döndüğünü etimolojik olarak resmettiğini kaydeder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "s-v-b" kökünü nüzul dönemi sosyolojisi ve Hicaz bedevilerinin yaşam pratiği üzerinden inceler. Öztürk, çölde hayatta kalmak için okun hedefini bulmasının veya yağmurun tam ihtiyaç duyulan toprağa düşmesinin (isabet) ölüm kalım meselesi olduğunu belirtir. Metnin bu kelimeyi kullanarak, insanın eylemleri ile karşılaştığı felaketler arasındaki o şaşmaz sebep-sonuç ilişkisini (determinizmi) muhatabın en iyi bildiği somut bir lügat tecrübesiyle zihnine çaktığını analiz eder.
Kesebet (كَسَبَتْ)
İbn Fâris, kelimenin "k-s-b" köküne dayandığını ve temel anlamının "bir şeyi aramak, talep etmek, çalışıp çabalayarak onu elde etmek ve toplamak" olduğunu aktarır. İbn Fâris, kelimenin lügatteki bu aktif çaba ve irade vurgusunun, bağlam içerisinde insanın karşılaştığı musibetin asıl mimarının bizzat kendisi olduğunu; felaketin dışsal bir zorlamayla değil, kişinin kendi bilinçli mesaisiyle "kazanılmış" bir durum olduğunu etimolojik olarak ispatladığını belirtir.
Toshihiko Izutsu, "k-s-b" kökünün Kur'an semantiğindeki büyük evrimini analiz eder. Izutsu, İslam öncesi dönemde Arap toplumunun ticaret hayatında tamamen maddi ve ekonomik bir birikimi, kâr elde etmeyi tanımlayan bu dünyevi kelimenin; metnin örgüsü içinde yepyeni ve teolojik bir boyuta taşındığını gösterir. Kelime artık ticari bir faaliyeti değil, insanın ahlaki ve varoluşsal düzlemde işlediği günahların, kendi aleyhine biriktirdiği (kazandığı) negatif bir ontolojik bilançoyu anlambilimsel olarak tanımlar.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "k-s-b" kökünün sözlükte "kazanç sağlamak, çabalamak, elde etmek" manalarına geldiğini ifade eder. Ansiklopedi, kelimenin bu mazi (geçmiş zaman) formunun, insanın irade hürriyetini ve eylemlerinin sorumluluğunu etimolojik olarak kendi üzerine aldığını; musibetin, bu "kesb" (kazanma) eyleminin doğal ve hukuki bir neticesi olduğunu lügat bilimi açısından teyit ettiğini kaydeder.
Eydٖîküm (اَيْدٖيكُمْ)
İbn Fâris, kelimenin "y-d-y" kökünden türediğini ve asıl manasının "insanın tutma, kavrama ve iş yapma organı olan el" olduğunu belirtir. İbn Fâris'in etimolojik tahliline göre, insanın eylemlerinin kahir ekseriyeti eliyle gerçekleştiği için bu organ, dilde mecaz-ı mürsel yoluyla "güç, kudret, nimet ve doğrudan fail olma" durumunu temsil eden temel bir lügat metaforuna dönüşmüştür. Ayette günahların "ellerin kazandığı" şeklinde ifade edilmesi, kişinin eylemlerindeki doğrudan, fiziksel ve inkâr edilemez sorumluluğunu kesinleştirir.
Dücane Cündioğlu, "y-d-y" kökünü varoluşsal ve yapısalcı bir felsefeyle ele alır. Cündioğlu, "el" (yed) kelimesinin sadece biyolojik bir uzuv olmadığını; insanın dış dünyaya müdahale etme, tabiatı dönüştürme ve kendi tarihini inşa etme kapasitesini (praxis) simgelediğini vurgular. Etimolojik olarak "ellerin kazandığı" ifadesi, insanın varlık sahnesindeki kendi eylemselliğinin (yapıp etmelerinin) bumerang gibi kendisine dönerek musibete dönüşmesini ontolojik bir dille resmeder.
Ya'fû (يَعْفُوا)
İbn Fâris, kelimenin "a-f-v" köküne dayandığını ve asıl anlamının "bir şeyin fazlası, artığı; rüzgârın veya yağmurun bir nesnenin üzerindeki izleri silip tamamen yok etmesi" olduğunu aktarır. İbn Fâris, kelimenin muzari (geniş/şimdiki zaman) formundaki bu kullanımının, ilahi iradenin cezayı hak etmiş eylemlerin izlerini kulun ontolojik sicilinden sürekli ve kesintisiz bir biçimde sildiğini, onları rüzgârın çöldeki ayak izlerini yok etmesi gibi etimolojik olarak ortadan kaldırdığını belirtir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin "a-f-v" kökünü metnin retorik ve estetik yapısı içinde, kendinden önceki "kesebet" (kazandı) fiiliyle diyalektik bir ilişki içinde ele alır. Bintü'ş-Şâtı, insanın kendi elleriyle günahları biriktirmesi, "kazanması" eylemi ile; ilahi iradenin bu birikimleri hiç olmamış gibi "silmesi, yok etmesi" (afv) eylemi arasında kurulan lügatsel zıtlığın, ilahi merhametin insan eylemselliğine olan mutlak üstünlüğünü kanıtlayan sarsıcı bir tezat estetiği olduğunu analiz eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "a-f-v" kökünün sözlükte "silmek, affetmek, cezalandırmaktan vazgeçmek" manalarına geldiğini ifade eder. Ansiklopedi, kelimenin bağlam içerisinde "mağfiret" (örtmek) kelimesinden daha ileri bir boyutu taşıdığını; mağfiretin günahı örtmesi, "afv" eyleminin ise etimolojik olarak o günahın varlığını ve ceza gerekliliğini kökünden kazıyıp silmesi olduğunu lügat bilimi açısından teyit eder.
Kesٖîr (كَثٖيرٍ)
İbn Fâris, kelimenin "k-s-r" kökünden türediğini ve temel anlamının "azlığın (kıllet) zıddı olarak, nicelik veya nitelik bakımından çokluk, fazlalık ve yoğunluk" olduğunu aktarır. İbn Fâris, kelimenin etimolojik yapısının, ilahi affın kapsamını belirlediğini; insanın kendi elleriyle kazandığı günahların tamamına musibet isabet etseydi varlığının ortadan kalkacağını, ancak ilahi silme (afv) eyleminin bu hataların "büyük bir kısmını" kapsayarak ontolojik bir denge sağladığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "k-s-r" kökünün anlambilimsel çerçevesini incelerken, bu kelimenin hem sayılabilen nesnelerin çokluğunu hem de eylemin şiddetini ve genişliğini tanımladığını söyler. İsfahânî, bağlam içerisinde bu ismin, Allah'ın insan eylemlerine yönelik hoşgörüsünün ve cezalandırmaktan vazgeçme (afv) iradesinin lügatsel olarak insanın hata yapma potansiyelinden çok daha geniş ve kapsayıcı olduğunu etimolojik olarak mühürlediğini kaydeder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla