Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şûrâ Sûresi, 29. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şûrâ Sûresi, 29. Ayet

    وَمِنْ اٰيَاتِه۪ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَثَّ ف۪يهِمَا مِنْ دَٓابَّةٍۜ وَهُوَ عَلٰى جَمْعِهِمْ اِذَا يَشَٓاءُ قَد۪يرٌ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vemin âyâtihi ḣalku-ssemâvâti vel-ardi vemâ beśśe fîhimâ min dâbbe(tin)(c) ve huve ‘alâ cem’ihim iżâ yeşâu kadîr(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Gökleri, yeri ve oralarda üretip yaydığı canlıları yaratması O’nun kanıtlarındandır. O dilediği zaman onları bir araya getirme gücüne de sahiptir."

      Gökleri, yeri ve oralarda üretip yaydığı canlıları yaratması O’nun kanıtlarındandır. Buradaki kanıtlarındandır sözü, Allah’ın gökleri, yeri ve âyette belirtilen diğer nimetleri yaratması, O’nun rablığının ve vahdâniyetinin kanıtlarındandır mânasına gelebilir. Yahut bunları yaratması O’nun hikmetinin, ilminin tedbir ve yönetiminin kanıtlarındandır veyahut kudretinin ve hükümranlığının kanıtlarındandır veyahut da ihsanının, nimetinin ve lütfunun kanıtlarındandır anlamına gelir. Aklımız yettiğince bütün bunların işaret ettiği anlamları daha önce belirtmiştik.

      Sonra oralarda üretip yaydığı canlıları yaratması cümlesinin delâletinde de ihtilaf edilmiştir. Bazıları buna, özellikle yeryüzündeki canlılar mânasını verdi. Görmez misin ki Allah Teâlâ ilgili âyette, yeryüzündekiler yürüyen ve hareket eden canlılar oldukları için bu anlama gelen “dâbbe” (دَابَّةٍ) kelimesini kullanmıştır. Gökteki melekler ise ayaklarıyla yürüyen değil, kanatlarıyla uçan varlıklardır. Nitekim Cenâb-ı Hak meâlen bir âyette “O ikisinden inci ve mercan çıkar" buyurmaktadır, halbuki inci ve mercan ikisinden değil, sadece birinden çıkıyor. Bazıları şöyle dedi: İkisinde sözüyle, gökteki meleklerle yerde yürüyen canlılar kastedilmiştir, ancak gök ehline yerde yürüyen canlıların ismi ile isim verdi. Bu ise dilde caizdir, yani iki varlığı anıp birinin ismini onlara vermek mümkündür. Meselâ, “Sabır ve namazla Allah’tan yardım isteyin. Şüphesiz bunlar, başkasına ağır gelir” mealindeki âyet böyledir. Buradaki zamir lafız olarak namaz anlamına gelen “salât”a (الصَّلٰوةِ) gider, ancak bundan maksat önce geçen sabır ve namazdır. Başka bir örnek de şu meâldeki âyettir: “Onlar bir ticaret veya eğlence gördüklerinde ona yönelirler”. Buradaki zamir de ticarete yönelikti, ama hakikatte ticaret ile eğlence kastedilmektedir. İşte açıklamaya çalıştığımız âyet de böyledir. O dilediği zaman onları bir araya getirme gücüne de sahiptir. Buradaki onları bir araya getirme ifadesinden maksat, muhtemelen onları ölümden sonra diriltmesidir, yani Allah gökleri, yeri ve bahsettiği diğer varlıkları yaratmaya kadir olduğu gibi, ölümden sonra insanları tekrar yaratmaya da kadirdir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Âyâtihî (اٰيَاتِهٖ)


        İbn Fâris, kelimenin "e-y-y" kökünden türediğini ve asıl manasının "bir şeyin varlığını, doğruluğunu gösteren kesin işaret, iz, alamet ve nişane" olduğunu belirtir. İbn Fâris'in etimolojik tahliline göre bu kelimenin çoğul ve aidiyet zamiriyle (O'nun ayetleri/işaretleri) kullanılması, evrendeki her nesnenin ve olayın kendi başına bağımsız bir varlık olmadığını; aksine mutlak yaratıcıya işaret eden ontolojik birer gösterge (ayet) olduğunu lügat açısından kesinleştirir.

        Arthur Jeffery, kelimenin sadece saf Arapça bir kökten türetilmediğini, etimolojik olarak Sami dil ailesinin ortak dini hafızasına dayandığını savunur. Jeffery, Aramice ve Süryanicede "mucize, işaret, alamet" manalarına gelen "atha" kelimesinin, İslam öncesi monoteist topluluklar aracılığıyla Arapçaya geçtiğini ve Kur'an'ın bu kökü evrenin teolojik olarak okunması için temel bir terminoloji haline getirdiğini iddia eder.

        Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an semantiğindeki büyük evrimini analiz eder. Izutsu, İslam öncesi Arap toplumunda çöldeki bir yol işaretini, kabilelerin yön bulduğu fiziksel bir taşı veya kalıntıyı tanımlayan bu lügat anlamının; metnin kurgusunda doğrudan Yaratıcı'nın evrene bıraktığı eskatolojik ve kozmolojik şifrelere dönüşerek, doğa olaylarını teolojik bir metin gibi "okumayı" gerektiren devasa bir kavrama evrildiğini etimolojik olarak gösterir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin sözlükte "açık alamet, ibret, delil" manalarına geldiğini ifade eder. Ansiklopedi, kelimenin bağlam içerisinde göklerin ve yerin yaratılışını sıradan bir tabiat olayı olmaktan çıkarıp, insanın aklını ve idrakini Yaratıcı'nın varlığına ve kudretine zorunlu olarak yönlendiren etimolojik bir köprü işlevi gördüğünü kaydeder.
        Halku (خَلْقُ)


        İbn Fâris, kelimenin "h-l-k" köküne dayandığını ve temel anlamının "bir şeyi pürüzsüz hale getirmek, ölçülendirmek, bir nesneyi belirli bir amaca uygun olarak takdir edip şekillendirmek" olduğunu aktarır. İbn Fâris, kelimenin sıradan bir "yapma" (fiil/amel) eyleminden ayrılarak, etimolojik olarak kusursuz bir tasarıma, önceden belirlenmiş bir orantıya ve hiçbir model olmaksızın yoktan var etme kudretine işaret ettiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "h-l-k" kökünün anlambilimsel çerçevesini incelerken, bu kelimenin "yoktan (ibda) var etme" ile "var olan bir maddeden yeni bir şey inşa etme" şeklindeki iki temel boyutu birleştirdiğini söyler. İsfahânî, göklerin ve yerin yaratılışının zikredildiği bu ayette, kelimenin etimolojik olarak tesadüfü ve kaosu dışladığını; evrenin mutlak bir hikmet ve matematiksel bir nizamla inşa edildiğini vurguladığını kaydeder.

        Dücane Cündioğlu, "h-l-k" kökünü ontolojik ve felsefi bir okumayla ele alır. Cündioğlu, bu kelimenin sadece fiziksel bir evrenin inşa sürecini değil; varoluşun yokluktan (adem) sıyrılarak varlık (vücud) sahnesine çıkışındaki o ilahi müdahaleyi simgelediğini belirtir. Etimolojik köken, evrenin kendiliğinden (natürel) bir oluşum olmadığını, bilinçli ve fail bir kudretin eseri olduğunu varoluşsal bir dille ilan eder.
        Besse (بَثَّ)


        İbn Fâris, kelimenin "b-s-s" kökünden türediğini ve asıl manasının "bir şeyi dağıtmak, saçmak, rüzgârın tozu savurması gibi etrafa yaymak ve gizli olanı açığa çıkarmak" olduğunu belirtir. İbn Fâris'in etimolojik tahliline göre bu fiil, yeryüzündeki canlılığın (hayvanların/insanların) dar bir alana sıkışıp kalmadığını; ilahi iradenin yaşamı evrenin her köşesine dinamik, sürekli ve kesintisiz bir biçimde serpiştirdiğini lügat açısından kesin bir dille ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "b-s-s" kökünün anlamsal özünde "bir kaynağın çoğalarak ve parçalanarak farklı yönlere akması/yayılması" bulunduğunu söyler. İsfahânî, bağlam içerisinde bu kelimenin, canlı türlerinin yeryüzündeki devasa çeşitliliğini ve biyolojik dağılımını tasvir ettiğini; yaratıcının yaşam formlarını etimolojik olarak tek bir noktadan çıkarıp tüm yeryüzü zeminine "saçtığını" kaydeder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "b-s-s" kökünü nüzul dönemi sosyolojisi ve Hicaz Araplarının günlük yaşamı üzerinden inceler. Öztürk, bu fiilin bedevi toplumunda sürünün sabahleyin ağıldan çıkarak otlaklara dağılmasını, çöl sathına yayılmasını anlatan yerleşik bir lügat anlamı taşıdığını belirtir. Ayetin kurgusunda bu somut ve yerel tecrübe, evrensel ve ontolojik bir canlandırma/yayma eyleminin metaforuna dönüştürülür.
        Dâbbetin (دَٓابَّةٍ)


        İbn Fâris, kelimenin "d-b-b" köküne dayandığını ve asıl anlamının "yeryüzünde yavaşça ilerlemek, sürünmek, hafif adımlarla yürümek ve kımıldamak" olduğunu aktarır. İbn Fâris, lügatte akışkanlığı ve yavaş hareketi tanımlayan bu kökten türeyen "dâbbe" kelimesinin, yeryüzünde debelenen, sürünen veya yürüyen her türlü canlı organizmayı etimolojik olarak kapsadığını ve hayatın yeryüzündeki o sürekli, kımıl kımıl hareketliliğini resmettiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "d-b-b" kökünün anlambilimsel çerçevesini değerlendirirken, bu kelimenin sadece dört ayaklı hayvanları değil, insan da dâhil olmak üzere mekânsal olarak yer değiştirebilen, iradeli veya iradesiz tüm biyolojik formları içerdiğini ifade eder. İsfahânî, ayetin kurgusunda canlılığın bu ortak hareketlilik (debelenme) vasfı üzerinden tanımlanmasının, yaratıcının kâinattaki tüm yaşam biçimlerine nüfuz eden kudretini etimolojik olarak kanıtladığını söyler.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin "d-b-b" kökünü Arap dilinin kelime dağarcığı ekseninde inceler. Aydar, bu kelimenin zamanla sadece binek hayvanları için (özellikle at veya katır) kullanılacak şekilde anlamsal bir daralmaya uğradığını, ancak Kur'an'ın bu kelimeyi kendi orijinal ve geniş lügat kökeninde (yeryüzünde hareket eden her canlı) kullanarak evrensel bir biyoloji ve zooloji tanımı yaptığını analiz eder.
        Cem'ihim (جَمْعِهِمْ)


        İbn Fâris, kelimenin "c-m-a" kökünden türediğini ve temel anlamının "dağınık, parçalanmış veya birbirinden uzak olan şeyleri tek bir araya getirmek, birleştirmek ve bütünleştirmek" olduğunu aktarır. İbn Fâris, kelimenin "dağıtma/saçma" anlamına gelen "besse" fiiliyle aynı bağlamda kullanılmasının, ilahi kudretin zıtlıklar (dağıtma ve toplama) üzerindeki mutlak ve eşzamanlı egemenliğini etimolojik olarak ispatladığını belirtir.

        Angelika Neuwirth, kelimenin "c-m-a" kökünü Geç Antik Çağ'ın edebi formları ve eskatolojik (ahirete dair) yapısı içerisinde değerlendirir. Neuwirth, yeryüzüne "saçılmış" olan varlıkların nihai olarak "toplanması" kavramının, monoteist metinlerde kıyamet (mahşer) anını ifade eden en temel yapısal ve teolojik belirteçlerden biri olduğunu; etimolojik olarak bu kökün, dünyanın kaotik dağılmışlığının ilahi mahkemede tek bir düzene (cem) sokulmasını simgelediğini savunur.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin "c-m-a" kökünü metnin estetik ve retorik bütünlüğü içinde, hemen öncesindeki "besse" (yaydı) fiiliyle diyalektik bir ilişki içinde ele alır. Bintü'ş-Şâtı, varlıkları evrenin uçsuz bucaksız derinliklerine saçıp dağıtan (besse) bir kudretin, dilediği an o varlıkların her bir zerresini eksiksiz olarak tek bir noktada toplayabileceği (cem'ihim) gerçeğinin, etimolojik bir tezat üzerinden yaratıcının "Kadîr" sıfatını zihinlere kazıdığını vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X