Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şûrâ Sûresi, 27. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şûrâ Sûresi, 27. Ayet

    وَلَوْ بَسَطَ اللّٰهُ الرِّزْقَ لِعِبَادِه۪ لَبَغَوْا فِي الْاَرْضِ وَلٰكِنْ يُنَزِّلُ بِقَدَرٍ مَا يَشَٓاءُۜ اِنَّهُ بِعِبَادِه۪ خَب۪يرٌ بَص۪يرٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velev besata(A)llâhu-rrizka li’ibâdihi lebeġav fî-l-ardi velâkin yunezzilu bikaderin mâ yeşâ/(u)(s) innehu bi’ibâdihi ḣabîrun basîr(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Şayet Allah kullarına rızkı bol bol verseydi yeryüzünde taşkınlık ederlerdi; ama O dilediği ölçüye göre vermektedir. Çünkü O kullarının durumunu çok iyi bilmekte ve görmektedir."

      Fakirlerin Daha Çok Şükretmeleri Gerekir

      Şayet Allah kullarına rızkı bol bol verseydi yeryüzünde taşkınlık ederlerdi. Müfessirler bu âyetin Suffe ehli hakkında geldiğini söylediler. Onlar, dünyanın kendilerinin olmasını temenni ediyorlardı. Eğer âyet onlar hakkında gelmişse, o zaman Cenâb-ı Hak sanki onlara darlığı ve fakirliği hoş göstermektedir. Bazıları yeryüzünde taşkınlık ederlerdi cümlesine şöyle mâna verdiler: Her gün yeni bir elbise giyer, her gün başka bir binit alırlardı. Ancak böyle bir durumda âyetteki taşkınlık anlamı fazla ortaya çıkmamaktadır, dolayısıyla bu yorum doğru değildir. Bize göre Allah kullarına rızkı bol bol verseydi yeryüzünde taşkınlık ederlerdi cümlesi, Cenâb-ı Hakk’ın lütfu ve ihsanı olarak anlaşılmalıdır. Her ne kadar insanların taşkınlık yapacağını Allah biliyorsa da yine de onlara rızkı bol bol vermektedir. Görmez misin ki, Allah Firavuna varlık ve mülk vermeseydi, tanrılık iddiasına kalkışmayacaktı. Ancak Allah bazı müminlere lütfeder, taşkınlık yapmamaları için onlara darlık verir. Böylece onlara verdiği nimetlere şükretmelerini sağlar, taşkınlık yapmamaları için onlara sıkıntı ve darlık ihsan eder. Allah’ın vermemesi de lütuftur sözü de bu mânayı doğrulamaktadır.

      Ayetin zâhirine dayanarak Cenab-ı Hakk'ın kullarına en uygun (aslah) olanı vermesinin gerekli olduğuna dair Mûtezili iddianın cevabını daha önce kaydetmiştik. Burada Allah Teâlâ Allah kullarına rızkı bol bol verseydi yeryüzünde taşkınlık ederlerdi buyurmaktadır. Bu âyete göre insanlar için en uygun olan, rızkı bol bol vermemesidir. Biz deriz ki: Cenâb-ı Hak firavunlara ve kâfirlere bol bol mal vermiş, fakat onlar taşkınlık yapmışlardı. Ancak taşkınlık yapmamaları için bazıları hakkında fakirliği ve darlığı bir lütuf ve nimet olarak zikretmektedir. En doğrusunu Allah bilir.

      Sonra taşkınlık, Allah’ın insanlar için koyduğu sınırlan aşmaktır. Ancak âyette taşkınlık adı verilen eylemin ne olduğu belirtilmediği için onun tefsirini yapmıyoruz. Allah kullarına rızkı bol bol verseydi yeryüzünde taşkınlık ederlerdi mealindeki ilâhı kelâm şu mânaya gelebilir: Allah onlara bolluk ve refah verecek olursa, şükretmeleri gerekir. Ama bolluk ve mal çokluğu, onların şükretmelerine ve kendilerine konulan farzları ve hükümleri yerine getirmelerine engel olur, onları meşgul eder. Ama O dilediği ölçüye göre vermektedir. Yani yapmaları gereken kulluk görevlerini yerine getirmelerine engel olmayacak ve onları meşgul etmeyecek kadar vermektedir. En doğrusunu Allah bilir.

      Çünkü O kullarının durumunu çok iyi bilmekte ve görmektedir. Bu cümlenin tefsirini daha önce yapmıştık.

      Hâsılı bu âyetin tefsiri üç şekilde yapılır.

      Birincisi, ayet kâfirlere hitap etmektedir; Allah onlara bol mal verirse mutlaka yeryüzünde taşkınlık çıkarırlar, yani hepsi küfür ve dalâlet içine girerler. Cenâb-ı Hak başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Eğer insanlar tek tip bir topluluk haline gelecek olmasaydı Rahmân’ı inkâr edenlerin evlerine (her biri) gümüşten tavan, yukarı çıkmak için kullanacakları merdivenler yapardık".

      İkincisi, âyet-i kerîme, bol mal verecek olsa yeryüzünde taşkınlık çıkaracağını bildiği müminlerden özel bir kesime hitap etmektedir. Dolayısıyla taşkınlık yapmamaları için bir lütuf ve ihsan olarak onlara darlık ve fakirlik vermektedir. Bu, ilerde gelecek olan aşağıdaki âyet-i kerimenin bir yorumunda belirteceğimiz mânaya gelmektedir: "Ben cinleri ve insanları, başka değil, sırf bana kulluk etsinler diye yarattım". Bu âyette gerçek anlamda Allaha ibadet kastedilmişse, Allah onları, hiç şüphesiz ibadet edeceklerini bildiği zümrenin İçinde yaratmıştır, demektir. Yani onları kendisine ibadet etmeleri için yaratmıştır. Fakat kendisine ibadet etmeyeceklerini bildiği kişileri ise ibadet için yaratmış olması ihtimali yoktur, onları, ibadet etmeyeceğini bildiği zümrenin içinde yaratmıştır. En doğrusunu Allah bilir. Buna göre, Allah kullarına rızkı bol bol verseydi yeryüzünde taşkınlık ederlerdi mealindeki âyet de eğer bolluk ve refah verecek olsa yeryüzünde taşkınlık yapacağını Allah Teâla'nın bildiği özel bir kesim hakkındadır, bundan dolayı Allah, onlara lütuf ve ihsan olmak üzere darlık vermektedir. Dolayısıyla bundan dolayı da Allah’a şükretmeleri gerekir. En doğrusunu Allah bilir.

      Üçüncüsü, âyet, mümin kâfir herkese hitap etmektedir. Allah hepsine refah ve bolluk verseydi, hepsi birden kral olurlardı. Kralların tabiatı ve âdeti de taşkınlık yapmak, yönetimlerinde ve memleketlerinde karşı oldukları kişileri ezmeye çalışmaktır. Bu ise, birbirlerini bitirmeye ve fesada yol açar. Bundan dola)a Allah bazılarına bol bol vermiş, bazılarına da birbirlerine karşı taşkınlık yapmamaları için darlık vermiştir. Çünkü aksi halde birbirlerini bitirmek ve fesada uğramak söz konusudur. Bunu en doğru bilen Allah'tır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Beseta (بَسَطَ)


        İbn Fâris, kelimenin "b-s-t" kökünden türediğini ve asıl anlamının "bir şeyi açmak, dürmek eyleminin zıddı olarak yaymak, genişletmek ve uzatmak" olduğunu belirtir. İbn Fâris'in etimolojik tahliline göre bu fiil, bağlam içerisinde rızkın ve maddi imkânların insanlar için hiçbir sınır, kısıtlama veya ölçü olmaksızın sonuna kadar açılarak yeryüzüne yayılmasını lügat açısından kesin bir dille ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "b-s-t" kökünün anlambilimsel çerçevesini incelerken, bu kelimenin "daralma ve sıkışmanın zıddı olan mutlak ferahlık ve her tarafa ulaşan genişlik" manasına geldiğini söyler. İsfahânî, ayetin kurgusunda bu fiilin varsayımsal (lev/eğer) bir şarta bağlanarak kullanıldığını; ilahi iradenin rızkı etimolojik olarak "sınırları kaldırıp serbest bırakması" durumunda insan doğasının bu genişliği taşıyamayacağını anlambilimsel olarak resmettiğini kaydeder.

        Dücane Cündioğlu, "b-s-t" kökünü varoluşsal bir okumayla ele alır. Cündioğlu, bu fiilin etimolojik olarak sadece maddi bir zenginliği değil; insanın dünyadaki imkânlarının ve varoluşsal alanının ilahi bir inisiyatifle dışa doğru kontrolsüzce açılmasını (inbisat) simgelediğini belirtir. Ona göre rızkın "bast edilmesi", insanın ontolojik sınırlarının ortadan kalkması anlamına gelir ki bu da kibri ve taşkınlığı doğuran temel nedendir.
        Er-Rızka (الرِّزْقَ)


        Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökeni bağlamında Sami ve İrani dil ailelerindeki akrabalıklara dikkat çeker. Jeffery, Orta Farsçada (Pehlevice) askerlere veya çalışanlara verilen "günlük tayın/pay" manasındaki "rōzîg" kelimesinin Arapça "r-z-k" köküne kaynaklık ettiğini savunur. Ayetin bağlamında bu kelimenin, dünyevi bir otoritenin değil, tüm varlığın yaşamsal ihtiyacını karşılayan yegâne göksel sağlayıcının dağıttığı maddi ve manevi payı ifade ettiğini iddia eder.

        Toshihiko Izutsu, "r-z-k" kökünün Kur'an semantiğindeki büyük dönüşümünü analiz eder. Izutsu, İslam öncesi Arap toplumunda şans veya kabilevi yağma (ganimet) kültürüyle elde edilen maddi unsurların, bu bağlamda tamamen teolojik bir boyuta taşındığını belirtir. Kelime, artık tesadüfi bir zenginliği değil, göksel bir failin bilinçli tahsisatını anlambilimsel olarak tanımlar; bu tahsisatın sınırsızlaşmasının ise lügat üzerinden sosyal bir felaket (bağy) getireceği vurgulanır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "r-z-k" kökünün sözlükte "kendisiyle faydalanılan, yenilip içilen ve ihsan edilen nimet" manalarına geldiğini ifade eder. Ansiklopedi, kelimenin burada insanların hayatta kalmasını ve güç elde etmesini sağlayan her türlü ekonomik ve maddi imkânı etimolojik bir kapsayıcılıkla tanımladığını kaydeder.
        Lebegav (لَبَغَوْا)


        İbn Fâris, kelimenin "b-ğ-y" köküne dayandığını ve asıl manasının "bir şeyi talep etmek, sınırı aşmak, haksızlık ve taşkınlık yapmak" olduğunu aktarır. İbn Fâris, lügatte yaranın şişmesi veya suyun yatağından taşması için de kullanılan bu kökün, bağlam içerisinde rızkın sınırsızca genişletilmesi durumunda insan doğasının kontrolden çıkarak etimolojik olarak hak sınırlarını yıkıp geçeceğini ve zulme sapacağını kusursuz bir metaforla ifade ettiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "b-ğ-y" kökünün anlamsal özünde "adaletin ve itidalin sınırlarını zorla ihlal etme arzusu" yattığını söyler. İsfahânî, rızkın bollaşması ile zulmün ortaya çıkması arasındaki o kaçınılmaz psikolojik ve sosyolojik bağı kelimenin etimolojisi üzerinden açıklar: İnsan, ihtiyaç fazlası imkâna kavuştuğunda, lügatsel olarak kendi kabına sığamayan ve başkasının hakkına (bağy) tecavüz eden bir varlığa dönüşür.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "b-ğ-y" kökünü nüzul dönemi sosyolojisi ve Hicaz bölgesi kabile yaşantısı üzerinden inceler. Öztürk, bu kelimenin Arap toplumunda "güç zehirlenmesi, ekonomik üstünlüğe dayanarak diğer kabileler üzerinde hegemonya kurma ve şımarıklık" şeklindeki yerleşik lügat anlamını koruduğunu belirtir. Ayetin kurgusunda bu fiil, sınırsız zenginliğin teolojik bir şükre değil, doğrudan sosyolojik bir zorbalığa ve yıkıma yol açacağını etimolojik olarak deşifre eder.
        Yünezzilu (يُنَزِّلُ)


        İbn Fâris, kelimenin "n-z-l" kökünden türediğini ve lügat temelinde "yüksek bir yerden aşağıya inmek, indirmek ve yerleştirmek" anlamlarını barındırdığını belirtir. İbn Fâris, kelimenin tef'il babındaki muzari (geniş/şimdiki zaman) formunun, rızkın toptan ve bir defada değil; ilahi irade tarafından parça parça, sürekli, aşamalı ve kontrollü bir şekilde yeryüzüne akıtılmasını etimolojik açıdan kesinleştirdiğini söyler.

        Angelika Neuwirth, kelimenin "n-z-l" kökünü Geç Antik Çağ'ın edebi ve retorik yapısı içerisinde değerlendirir. Neuwirth, bu fiilin süregelen bir eylemi (yünezzilu) ifade etmesinin, ilahi iradenin evrene müdahalesini sadece başlangıçta olup bitmiş statik bir yaratılış olmaktan çıkardığını; rızkın sürekli indirilmesi eyleminin, Tanrı'nın doğaya ve tarihe anbean müdahil olduğunu gösteren teolojik ve yapısal bir lügat tercihi olduğunu savunur.
        Bikaderin (بِقَدَرٍ)


        İbn Fâris, kelimenin "k-d-r" köküne dayandığını ve temel anlamının "bir şeyin miktarını, ölçüsünü, sonunu ve kapasitesini belirlemek" olduğunu aktarır. İbn Fâris, harf-i cer ile (bi) kullanılan bu kelimenin, rızkın indirilmesindeki o muazzam ontolojik kısıtlamayı ve şaşmaz hesaplamayı etimolojik olarak ifade ettiğini; hiçbir nimetin başıboş ve ölçüsüz bir rastlantısallıkla yeryüzüne ulaşmadığını vurgular.

        Râgıb el-İsfahânî, "k-d-r" kökünün lügat manasını "eşyayı tam olması gerektiği ölçüde ve hikmetle var etmek veya tutmak" olarak açıklar. İsfahânî, bağlam içerisinde bu kelimenin sıradan bir daraltma (kısıtlama) olmadığını; aksine yeryüzündeki sosyal ve biyolojik dengenin korunması (taşkınlığın/bağy'in önlenmesi) için yaratıcı tarafından yapılan en ince ve adil ontolojik ölçümlendirmeyi anlattığını belirtir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, "k-d-r" kökünün Kur'an semantiğindeki işlevini kozmik ve matematiksel bir denge üzerinden analiz eder. Kılıç, kelimenin etimolojik kökenindeki "ölçü ve oran" vurgusunun, bu ayette ilahi rızık dağıtımının rastgele bir eylem olmadığını, aksine kâinattaki ahengi ve insanlık nizamını korumaya yönelik kusursuz bir kalibrasyon olduğunu lügat düzeyinde ortaya koyduğunu ifade eder.
        Habîr (خَبٖيرٌ)


        İbn Fâris, kelimenin "h-b-r" kökünden türediğini ve asıl manasının "bir şeyin içyüzünü, yumuşaklığını, gizli gerçeğini ve tecrübeyle elde edilen bilgisini bilmek" olduğunu belirtir. İbn Fâris, "fa'îl" veznindeki bu mübalağalı sıfatın, Allah'ın insan tabiatının derinliklerindeki o karanlık eğilimleri (zenginleşince sapıtma potansiyelini) etimolojik olarak en ince detayına kadar idrak ettiğini ve rızkı bu derin bilgiye göre indirdiğini lügat açısından doğruladığını söyler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "h-b-r" kökünün sözlükte "nesnelerin ve olayların içyüzüne, gizli taraflarına vakıf olmak" manalarına geldiğini ifade eder. Ansiklopedi, kelimenin bağlam içerisinde ilahi bilginin sadece dışsal hareketleri değil, varlıkların psikolojik kodlarını ve potansiyel zaaflarını da kuşattığını gösteren sarsıcı bir etimolojik nitelik olduğunu kaydeder.
        Basîr (بَصٖيرٌ)


        Râgıb el-İsfahânî, kelimenin "b-s-r" köküne dayandığını ve temel anlamının "sadece fiziksel gözle görmek değil, idrak etmek, gerçeği kavramak ve bir şeyin ardındaki hikmeti bilmek (basiret)" olduğunu aktarır. İsfahânî, bağlam içerisinde bu sıfatın, ilahi iradenin rızkı yaydığında veya kıstığında kullarının vereceği dışsal tepkileri ve sosyal sonuçları anında gören ve denetleyen mutlak bir gözetim gücünü etimolojik olarak barındırdığını belirtir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin "b-s-r" kökünü metnin estetik ve retorik bütünlüğü içinde, hemen öncesindeki "Habîr" sıfatıyla birlikte ele alır. Bintü'ş-Şâtı, "Habîr" sıfatının insanın iç dünyasına ve potansiyeline yönelik o gizli ve derin ilahi bilgiyi; "Basîr" sıfatının ise o insanın dış dünyadaki eylemlerini ve taşkınlıklarını (bağy) anbean kaydeden mutlak görsel kuşatmayı temsil ettiğini analiz eder. Etimolojik olarak bu iki kelime, rızkın neden "ölçüyle" indirildiğini gerekçelendiren ve ayeti mühürleyen kusursuz bir lügatsel çifttir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X