Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şûrâ Sûresi, 24. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şûrâ Sûresi, 24. Ayet

    اَمْ يَقُولُونَ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِباًۚ فَاِنْ يَشَأِ اللّٰهُ يَخْتِمْ عَلٰى قَلْبِكَۜ وَيَمْحُ اللّٰهُ الْبَاطِلَ وَيُحِقُّ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِه۪ۜ اِنَّهُ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Em yekûlûne-fterâ ‘ala(A)llâhi keżibâ(en)(s) fe-in yeşe-i(A)llâhu yaḣtim ‘alâ kalbik(e)(k) ve yemhu(A)llâhu-lbâtile ve yuhikku-lhakka bikelimâtih(i)(c) innehu ‘alîmun biżâti-ssudûr(i)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Yoksa onlar, Allah hakkında bir yalan uydurdu’ mu diyorlar? Halbuki Allah dilese senin kalbini de mühürler. Allah bâtılı siler ve gerçeği sözleriyle ortaya çıkarır. Şüphesiz O kalplerde olanı çok iyi bilmektedir."

      Yoksa onlar, ‘Allah hakkında bir yalan uydurdu’ mu diyorlar? Yani, aksine onlar Muhammed aleyhisselâm Allah’a iftira etti diyorlar. Allah dilese senin kalbini de m ühürler. Bu beyanın anlamına dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Allah dileseydi senin kalbini sabırla mühürlerdi de, onların seninle alay etmelerinin ve seni yalanlamalarının acısını hissetmezdin. Bazıları da şöyle söyledi: Allah dileseydi sana K uranı unutturur, böylece onlara Kuranı tebliğ edemezdin ve onlar da seninle alay edemezler ve seni yalancılıkla itham edemezlerdi. Bize göre bu âyet-i kerîme iki şekilde yorumlanır. Birincisi, ilk olarak belirttiğimiz mânaya gelir. Yani Allah dileseydi senin kalbini sabırla mühürlerdi de, onların seninle alay etmelerinin ve senin inkâr etmelerinin acısını hissetmezdin. İkincisi, Allah dileseydi kâfirlerin kalplerini mühürlediği gibi senin de kalbini mühürlerdi, böylece onlar hakkı bâtıldan ayıramadıkları gibi sen de gerçeği anlayamaz ve hakkı bâtıldan ayırmazdın. Bu mânaya göre Cenâb-ı Hak ona lütfunu, ihsanını ve ikrâm ettiği çeşitli nimetleri hatırlatmaktadır. Bu hatırlatmayı da verdiği nimetlere karşı Rabb’ine şükretmesi, o insanların kalplerini mühürlemesinden ve kendilerine çeşitli azaplar vermesinden dolayı onlara acıması için yapmaktadır. Buna göre Resûlullah’ın (s.a.) onlara duyduğu şefkat ve merhameti, şu âyetlerde ifade edilen seviyeye ulaşmıştı: “Onların arkalarından üzülerek neredeyse kendini helâk edeceksin!”, “Onlar için üzülerek kendini helâk etme”. Resûlullah, kendisini helâk edecek derecede onlara şefkat ve merhamet duyuyordu. En doğrusunu Allah bilir.

      Allah bâtılı siler ve gerçeği sözleriyle ortaya çıkarır. Bu âyet de iki şekilde yorumlanır. Birincisi, hak ehlini bâtıl ehline karşı muzaffer kılar ve hak ehli bâtıl ehline galip gelinceye kadar onlara yardım eder, böylece bâtılı mahveder, hakkı ortaya çıkarır mânasına gelir. İkincisi, Allah hakkı deliller ve kanıtlarla ortaya çıkarır, böylece herkes Allah’ın koyduğu delillerle hakkı bâtıldan ayırt eder ve iyice düşündüğünde hakkı tanır. Âyet-i kerîmede bunu meâlen şöyle dile getirmektedir: “Bütün dinlerin üzerindeki yerini alsın diye resûlünü, doğru yol rehberi ve hak din ile gönderen O’dur; müşrikler hoşlanmasalar da!”. En doğrusunu Allah bilir. Âyetteki sözleriyle anlamına gelen “bikelimâtihî” (بِكَلِمَاتِه۪) kelimesi, delilleri ve kanıtlarıyla anlamına gelir. Şüphesiz O kalplerde olanı çok iyi bilm ektedir. Müfessirler buna kalplerde olanı bilir diye mâna verdiler. “Zâti’s-sudûr” (ذَاتِ الصُّدُورِ) sözü, insanların kalplerindeki niyetleri ve fikirleri anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İfterâ (افْتَرَى)


        İbn Fâris, kelimenin "f-r-y" kökünden türediğini ve asıl manasının "bir şeyi kesmek, yarmak, deriyi dikmek üzere biçmek ve bir şeyi aslı astarı olmadan uydurmak" olduğunu belirtir. İbn Fâris'in etimolojik tahliline göre bu kelimenin ifti'al babındaki formu, sıradan bir yalandan ziyade; kasten, bilinçli bir çabayla ve bir metni/sözü adeta kesip biçerek yeni bir yalan icat etme eylemini lügat açısından kesin bir dille ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "f-r-y" kökünün anlambilimsel çerçevesini incelerken, kelimenin deriyi düzeltmek için kesmek (ferey) ve bozmak için kesmek (ifteri) şeklindeki iki zıt anlamına dikkat çeker. İsfahânî, ayetin bağlamında bu kelimenin, müşriklerin elçiyi "Allah'ın kelamını bozarak kendi zihninden vahiy uydurmakla" suçlamalarındaki o ağır ve eylemsel iftirayı etimolojik olarak resmettiğini kaydeder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "f-r-y" kökünü nüzul dönemi sosyolojisi ve Mekke muhalefeti üzerinden inceler. Öztürk, kelimenin Hicaz Araplarının dilinde "bir başkasının adına söz üretmek, sahtecilik yapmak" manasında olduğunu belirtir. Ayetin kurgusunda bu kelime, muhaliflerin Kur'an'ın ontolojik kaynağını reddederek onu tamamen beşeri bir "sahtecilik" ve uydurma (iftira) faaliyeti olarak yaftalamalarını lügat üzerinden deşifre eder.
        Keziben (كَذِبًا)


        İbn Fâris, kelimenin "k-z-b" köküne dayandığını ve temel anlamının "doğrunun (sıdk) zıddı olarak, gerçeğe aykırı konuşmak, vakıaya mutabık olmayan şey söylemek" olduğunu aktarır. İbn Fâris, kelimenin bu bağlamda "ifterâ" fiilini pekiştiren bir mef'ûl-i mutlak (nesne) olarak geldiğini ve uydurulan şeyin etimolojik olarak hiçbir gerçeklik payı taşımayan mutlak bir yalan olduğunu vurguladığını belirtir.

        Toshihiko Izutsu, "k-z-b" kökünün Kur'an semantiğindeki büyük evrimini analiz eder. Izutsu, İslam öncesi bedevi kültürde sadece "yanlış bilgi vermek" gibi basit ve günlük bir iletişim hatasını tanımlayan bu kelimenin, Kur'an'ın kavramsal sisteminde en büyük teolojik suça dönüştüğünü gösterir. Kelime, bağlam içerisinde Allah'a karşı yalan uydurmayı (şirki) ifade ederek etimolojik olarak ontolojik bir ihaneti tanımlar.
        Yahtim (يَخْتِمْ)


        İbn Fâris, kelimenin "h-t-m" kökünden türediğini ve asıl manasının "bir şeyin sonuna ulaşmak, onu örtmek ve dışarıdan hiçbir şeyin girmesine veya içeriden çıkmasına izin vermeyecek şekilde mühürlemek" olduğunu belirtir. İbn Fâris, lügatteki bu fiziksel "kapatma" anlamının, bağlam içerisinde ilahi iradenin, dilediği takdirde elçinin kalbine (vahyin merkezine) giden yolları etimolojik ve varoluşsal olarak tamamen kapatabileceğini ifade eden sarsıcı bir fiile dönüştüğünü söyler.

        Râgıb el-İsfahânî, "h-t-m" kökünün lügat manasını "bir şeyin üzerine işaret koyarak onu koruma altına almak veya engellemek" olarak detaylandırır. İsfahânî, kalbin üzerine vurulan bu "mührün", elçinin kendi başına vahiy üretemeyeceğini, eğer ilahi bir kesinti olursa kalbinin hiçbir şey algılayamaz ve üretemez hale geleceğini anlambilimsel olarak kanıtladığını ifade eder.

        Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik tahlilinde saf Arapça kökenlerin yanı sıra, Orta Doğu dil havzasındaki kadim terminolojiye dikkat çeker. Jeffery, Aramice ve Süryanicede belgeyi mühürlemek, kapatmak manasına gelen "htam" kökünün Arapçaya uyarlanarak bu ayette teolojik bir metafora (kalbin mühürlenmesi) dönüştüğünü savunur.
        Kalbike (قَلْبِكَ)


        İbn Fâris, kelimenin "k-l-b" köküne dayandığını ve asıl anlamının "bir şeyi tersyüz etmek, çevirmek, bir halden başka bir hale sürekli dönüşmek" olduğunu aktarır. İbn Fâris, insanın idrak ve duygu merkezine etimolojik olarak "kalb" denilmesinin nedeninin, onun sabit kalmayıp düşünceler ve durumlar arasında hızla değişip dönüşmesi olduğunu belirtir. Ayetin bağlamında vahyin iniş alanı olan kalbin, ilahi "mühür" (hatm) ile sabitlenmezse veya engellenmezse kendi doğası gereği değişime açık olduğunu lügat üzerinden vurgular.

        Dücane Cündioğlu, "k-l-b" kökünü varoluşsal ve felsefi bir yaklaşımla ele alır. Cündioğlu, Kur'an lügatinde "kalb" kelimesinin kan pompalayan biyolojik bir organ olmadığını; insanın hakikati algılayan, vahyi karşılayan ve varoluşsal sarsıntıları hisseden temel bilinç merkezi olduğunu belirtir. Ona göre kalbin üzerine mühür vurulması ihtimali, insanın ontolojik alıcısının ilahi irade tarafından etimolojik olarak tamamen kapatılabilmesini simgeler.
        Yemhu (يَمْحُ)


        İbn Fâris, kelimenin "m-h-v" kökünden türediğini ve temel anlamının "bir şeyin izini yok etmek, silmek ve tamamen ortadan kaldırmak" olduğunu belirtir. İbn Fâris'in etimolojik tahliline göre bu kelime, sıradan bir düzeltme işlemini değil; müşriklerin uydurdukları yalanların ve ürettikleri batıl sistemlerin, ilahi irade tarafından hiçbir ontolojik kalıntı (iz) bırakmayacak şekilde kökünden kazınarak silinmesini lügat açısından kesinleştirir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "m-h-v" kökünün sözlükte "gidermek, silmek, yok etmek" manalarına geldiğini ifade eder. Ansiklopedi, bu fiilin bağlam içerisinde "bâtıl" kavramına yönelik kullanılmasının, gerçeğe dayanmayan her türlü iddianın ve uydurmanın (iftiranın) eninde sonunda ilahi adalet tarafından etimolojik bir kesinlikle "silinmeye" mahkûm olduğunu kaydeder.
        El-Bâtıla (الْبَاطِلَ)


        İbn Fâris, kelimenin "b-t-l" köküne dayandığını ve asıl manasının "bir şeyin boşa gitmesi, faydasız olması, düşmesi ve hakikatin zıddı olarak asılsız olması" olduğunu aktarır. İbn Fâris, lügatteki bu "geçersizlik ve çürüme" vurgusunun, ayetin kurgusunda müşriklerin uydurdukları şirk sisteminin ve iftiraların kendi içindeki ontolojik boşluğunu ve dayanaksızlığını etimolojik olarak resmettiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "b-t-l" kökünün anlamsal özünde "sürekliliği olmayan, varlık sahnesinde tutunamayan ve özünde yokluğa mahkûm olan şey" yattığını söyler. İsfahânî, bağlam içerisinde bu kelimenin, ilahi silme (mahv) eyleminin nesnesi olmasının tesadüf olmadığını; batılın zaten etimolojik yapısı gereği "silinip gitmeye" müsait, geçici bir illüzyon olduğunu analiz eder.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin "b-t-l" kökünü metnin estetik ve retorik bütünlüğü içinde, hemen ardından gelen "hakk" (gerçek) kelimesiyle karşılaştırmalı olarak ele alır. Bintü'ş-Şâtı, "mahv" (silme) fiiliyle yan yana gelen "batıl" ile; "ihkak" (sabit kılma) fiiliyle yan yana gelen "hak" kelimeleri arasında kurulan sarsıcı lügatsel zıtlığın, metnin ikna edici estetiğini ve varoluşsal diyalektiğini zirveye taşıdığını vurgular.
        Yühıkku (يُحِقُّ)


        İbn Fâris, kelimenin "h-k-k" kökünden türediğini ve lügat temelinde "bir şeyin değişmez, sarsılmaz, zorunlu ve tamamen gerçeğe mutabık olması" anlamlarını barındırdığını belirtir. İbn Fâris, kelimenin if'al babındaki (ihkak) bu eylemsel formunun, ilahi iradenin gerçeği sadece pasif bir şekilde onaylamadığını; onu tarihte, toplumda ve varlık sahnesinde etimolojik olarak zorunlu, yerleşik ve sarsılmaz bir düzene kavuşturduğunu kesin bir dille ifade eder.

        Angelika Neuwirth, kelimenin "h-k-k" kökünü Geç Antik Çağ'ın edebi formları ekseninde inceler. Neuwirth, bu kelimenin ve fiil formunun salt bir felsefi doğruluk bildirmediğini; polemiksel (tartışmacı) metinlerde ilahi kelamın, beşeri uydurmalara karşı elde ettiği nihai ve yapısal zaferi ilan eden güçlü bir lügat mühürü işlevi gördüğünü savunur.
        Bi-Kelimâtihî (بِكَلِمَاتِهٖ)


        Dücane Cündioğlu, "k-l-m" kökünü varoluşsal bir okumayla ele alır. Cündioğlu, bu kelimenin lügatteki "söz/kelam" anlamının, burada sadece ağızdan çıkan fiziksel bir sese karşılık gelmediğini belirtir. Ona göre Allah'ın "kelimeleri", evrenin işleyişine yön veren ontolojik yasalar, sarsılmaz ilahi hükümler ve hakikati var eden kurucu (inşai) kudrettir. Hakkın bu kelimelerle sabit kılınması, etimolojik olarak sözün varlığa dönüşmesidir.

        Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökeni bağlamında Sami dil ailesindeki akrabalıklara dikkat çeker. Jeffery, Aramice ve Süryanicede "konuşma, ferman, vahiy" manalarına gelen "milleta" veya "kalma" kelimelerinin Arapça "k-l-m" köküyle formüle edildiğini; ayetin bağlamında bu kavramın, ilahi iradenin tarihe müdahale ettiği bağlayıcı yargıları ve eskatolojik kararnameleri lügat üzerinden ifade ettiğini iddia eder.
        Es-Südûr (الصُّدُورِ)


        İbn Fâris, kelimenin "s-d-r" köküne dayandığını ve asıl anlamının "bir şeyin ön tarafı, başı, yukarı kısmı ve göğüs" olduğunu aktarır. İbn Fâris, lügatte bedenin ön kısmını tanımlayan bu kelimenin (çoğulu südûr), bağlam içerisinde insanın en gizli niyetlerinin, iftiralarının (ifterâ) ve içsel çalkantılarının saklandığı manevi bir depo/kutu olarak etimolojik bir metafora dönüştüğünü belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "s-d-r" kökünün anlambilimsel çerçevesini incelerken, bu kelimenin kalbi çevreleyen ve sırları barındıran mahrem bir iç dünya (zât) manasına geldiğini söyler. İsfahânî, ayetin sonunda yer alan "O, göğüslerin özünü hakkıyla bilendir" ifadesinin, müşriklerin dillerindeki yalan ile kalplerindeki gerçek niyetleri birbirinden ayıran mutlak ilahi bilginin lügatsel bir tescili olduğunu kaydeder.

        Yorum

        İşleniyor...
        X