Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şûrâ Sûresi, 23. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şûrâ Sûresi, 23. Ayet

    ذٰلِكَ الَّذ۪ي يُبَشِّرُ اللّٰهُ عِبَادَهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِۜ قُلْ لَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْراً اِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبٰىۜ وَمَنْ يَقْتَرِفْ حَسَنَةً نَزِدْ لَهُ ف۪يهَا حُسْناًۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ شَكُورٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Żâlike-lleżî yubeşşiru(A)llâhu ‘ibâdehu-lleżîne âmenû ve’amilû-ssâlihât(i)(k) kul lâ es-elukum ‘aleyhi ecran illâ-lmeveddete fî-lkurbâ(k) vemen yakterif haseneten nezid lehu fîhâ husnâ(en)(c) inna(A)llâhe ġafûrun şekûr(un)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Allah'ın, iman edip dünya ve âhirete faydalı işler yapan kullarına verdiği müjde işte bu! De ki: 'Sizden yakınlığa sevgi duymanızdan başka bir karşılık istemiyorum.' Kim çaba harcayıp bir iyiliği gerçekleştirirse bu konuda ona daha büyük güzellikler bahşederiz. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır ve iyiliği asla karşılıksız bırakmaz."

      Allah’ın, iman edip dünya ve âhirete faydalı işler yapan kullarına verdiği müjde işte bu! Buradaki Allah’ın verdiği müjde işte bu cümlesinden maksat, Cenâb-ı Hakk'ın önceki âyette belirttiği büyük lütuf ve iman edip dünya ve âhirete dair faydalı işler yapan kullarına vereceğini müjdelediği vadidir. En doğrusunu Allah bilir.

      De ki: Sizden yakınlığa sevgi duymanızdan başka bir karşılık istemiyorum. Baz: müfessirlerin kaydettiğine göre ensar, biz şunları şunları yaptık demişlerdi. Sanki onlar yaptıklarıyla övünüyorlar ve (muhacirlere) biz sizden daha faziletliyiz diyorlardı. Bu söz Hz. Peygamber’e (s.a.) ulaşınca, yanlarına gidip şunları söyledi: “Ey ensar! Siz zillet içinde iken Allah Teâlâ sizi aziz kılmadı mı?” Evet, ey Allah’ın resûlü, dediler. Tekrar sordu: “Siz fakir olduğunuz halde Allah Teâlâ sizi zengin kılmadı mı?” Evet, ey Allah’ın resûlü, dediler. Hz. Peygamber tekrar, “Siz yolunuzu şaşırmışken Allah size doğru yolu göstermedi mi?” diye sordu. Yine, evet ey Allah’ın resûlü, dediler. Resûlullah (s.a.), “Siz bana sÖz vermemiş miydiniz?” diye sordu. Ensar, ne demiştik ey Allah’ın resûlü, dediler, Hz. Peygamber (s.a.) şunları söyledi: “Milletin seni yurdundan çıkarırsa biz seni bağrımıza basarız, dememiş miydiniz? Milletin seni yalanlıyorsa biz seni tasdik ederiz, dememiş miydiniz? Kavmin seni dışlıyorsa biz sana yardım ederiz dememiş miydiniz?” Resûlullah (s.a.) bunları söylerken, ensar huzurunda diz çökmüştü, sonunda şöyle karşılık verdiler: Mallarımız ve sahip olduğumuz her şey Resûlullah’ındır (s.a.), üstünlük ve fazilet de sadece Allah’a ve resûlüne aitti. İşte bunun üzerine şu âyet geldi: De ki; Sizden yakınlığa sevgi duymanızdan başka bir karşılık istemiyorum. Fakat bu rivayette en sara yakışmayan bazı sözler ve onların Resûlullah’ta (s.a.) bulunduğunu zannettilderi bazı hallerden bahsedilmektedir. Aynı şekilde, biz sizden daha faziletliyiz şeklinde kendilerini öven sözler nakledilmektedir. Böyle bir sözün onlardan sâdır olması mümkün değildir. Buna göre ya hadis sahih değildir, ya da ensar hakkında İhtimal dâhilinde olmayan bazı ilâveler yapılmıştır. En doğrusunu Allah bilir. Bazı rivayetlerde ensarın şöyle dediği kaydedilir: Resûlullah (s.a.) akrabalarından ve başkalarından dolayı birçok sıkıntılar yaşıyor; gelin, aramızda mal toplayalım ve yaşadığı sıkıntılara karşı ona yardımcı olalım. Onlar, bu söylediklerini yerine getirdiler. Sonra topladıkları malı Hz. Peygambere götürüp şöyle dediler: Senin yeterli imkânın olmadığı halde başkalarının sıkıntılarını ve haklarını omuzluyorsun, sana bazı ihtiyaç malzemeleri getirdik, bunları ailen ve gelen misafirlerin için harcarsın. İşte bunun üzerine şu âyet geldi; De ki: Sizden yakınlığa sevgi duymanızdan başka bir karşılık istemiyorum.

      Sizden bir karşılık istemiyorum cümlesi farklı mânalara gelir. Birincisi, size İlâhî risâleti tebliğ etmemden, Allah’a ve bana iman etmeye davet etmemden dolayı sizden bir ücret istemiyorum, sadece akrabalık ve yakınlık hakkını korumanızı istiyorum. Buna göre âyet-i kerîme, akrabalık ve yakınlık hukukunu korumanın farz olduğuna işaret eder. Bir ihtimale göre de âyet, kâfirlerin iddialarını reddetmektedir. Onlar şöyle diyorlardı: Muhammed (s.a.), akrabalık hukukunu bitiren ve akrabaları parçalayan bir din getirdi, o kadar ki davetini kabul edenle etmeyen baba ile evladı, karı ile kocayı bile birbirinden kopardı. İşte bunun üzerine Sizden bir karşılık istemiyorum meâlindeki âyet geldi. Yani ben sizi akrabalık ve yakınlık bağlarınızı kesmeye çağırmıyorum, aksine akrabalık bağlarınızı korumaya davet ediyorum. Başka bir ihtimale göre de Hz. Peygamber şunu söylemektedir: Ben, davet ettiğim dine karşılık sizden ücret istemiyorum yahut bana ücret verseniz bile kabul etmeyeceğim; ancak sizden aramızdaki akrabalık ve yakınlık hakkını korumanızı istiyorum, sizden kabul edeceğim karşılık budur. O insanlarla Hz. Peygamber arasında gerçekten bir yakınlık ve akrabalık vardı. Diğer bir ihtimal da Hasan-ı Basrî’nin söylediğidir: Vallahi Cenâb-ı Hakk’ın elçisi, bu Kur’ân’a karşı hiçbir ücret istememiştir, ancak o Allah’a itaat ederek ve kitabını severek Cenâb-ı Hakk’a yaklaşmalarını istemiştir. Buna göre Yakınlığa sevgi duymanızdan başka bir şey istemiyorum cümlesi, Allah’a yaklaşmaya çalışmanızı ve yararlı işler yapmanızı istiyorum mânasına gelirdi. Bazıları şöyle dedi: Yakınlığa sevgi duymanızdan başka bir şey istemiyorum cümlesi, akrabanızı ve yakınlarınızı sevdiğiniz gibi sadece akraba olduğumuz için beni de sevmenizi istiyorum, yoksa getirdiğim dini sizin benden kopmanız için getirmedim, getirdiğim din için sizden ücret de istemiyorum anlamına gelir. Katâde şöyle dedi: Allah Teâlâ burada Muhammed aleyhisselâm, bu Kur’ân’a ve onu tebliğ etmeye karşılık ücret istememesini, sadece akrabalık sevgisini, yani aralarındaki akrabalık bağını korumalarını istemesini emretmiştir. Kureyş kabilesinin her kolu birbiriyle akraba idi. Bazıları şöyle mâna verdi: Sadece benim akrabalığımı sevmenizi istiyorum. Bazıları da Resulullah’ın (s.a.) şöyle buyurduğunu kaydeder: “Davet ettiğim ve size emrettiğim kurallarda bana uymasanız bile, bari akrabalığımı koruyun”. Bu meselenin aslı bizim söylediğimiz gibidir. En doğrusunu Allah bilir.

      Ğafûr ve Şekûr Kelimelerinin Anlamı

      Kim çaba harcayıp bir iyiliği gerçekleştirirse bu konuda ona daha büyük güzellikler bahşederiz. Bu mânaya benzer başka bir âyet de şöyledir: “Kim âhiret kazancını isterse onun bu kazancını artırırız”. En doğrusunu Allah bilir. Ebû Avsece şöyle dedi; Âyetteki “iktirâf” (اِقْتِرَاف) kelimesi, iktisâb, yani kazanmak anlamına gelir. Bu fâale babından kullanıldığında muaşeret mânasına gelir. Bu kelime aynı zamanda birini bir şeyle itham etmek anlamına da gelir. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır ve iyiliği asla karşılıksız bırakmaz. Buradaki "ğafûr” kelimesi, tövbe etmeseler de, gizli ve açık yaptıkları hatalardan dönmeseler de af ve mağfireti hak etmeseler de Allah onları bağışlar demektir. "Şekûr” (شَكُورٌ) kelimesi de, Allah’a gerçekten şükretmeseler ve teşekkürlerinin kabul edilmesini hak etmeseler de Allah, kendinden bir lütuf ve ikram olarak onların şükürlerini kabul eder mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir. Müfessirler “ğafûr” kelimesine günahları bağışlar, “şekûr” kelimesine de iyiliklerine kat kat fazlasıyla karşılık verir anlamını verdiler. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yübeşşiru (يُبَشِّرُ)


        İbn Fâris, kelimenin "b-ş-r" kökünden türediğini ve lügat temelinde "insan derisinin dış yüzeyi, dış görünüş" anlamını barındırdığını belirtir. İbn Fâris'in etimolojik tahliline göre bu fiil, sıradan bir haber vermeyi değil; muhatabın yüzünde, derisinde ve fiziksel görünümünde anında bir aydınlanmaya, değişime ve sevince yol açan o sarsıcı ve müjdeli ilahi bildirimi lügat açısından kesin bir dille ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "b-ş-r" kökünün anlambilimsel çerçevesini incelerken, bu fiilin "haberin insan tabiatında yarattığı fiziksel reaksiyon" manasına geldiğini söyler. İsfahânî, bağlam içerisinde bu kelimenin, inanan ve iyi işler yapan kullara yönelik ilahi lütfun, sadece soyut bir vaat olmadığını; ruhu ve bedeni aynı anda ferahlatan ontolojik bir müjdeleme eylemi olduğunu etimolojik olarak tasvir ettiğini kaydeder.

        Toshihiko Izutsu, "b-ş-r" kökünün Kur'an semantiğindeki dönüşümünü analiz eder. Izutsu, bedevi Arap kültüründe savaş zaferi veya kabilevi bir ganimet haberini getiren elçinin (beşir) dünyevi işlevinin; bu metnin kurgusunda, mutlak otoritenin sadık kullarına yönelttiği eskatolojik (ahirete dair) ve sonsuz bir kurtuluş müjdesine dönüştüğünü etimolojik olarak gösterir.
        Âmenû (اٰمَنُوا)


        İbn Fâris, kelimenin "e-m-n" köküne dayandığını ve asıl anlamının "korku ve endişenin zıddı olarak sükûnet bulmak, güvenmek, kalbin yatışması ve emniyette olmak" olduğunu aktarır. İbn Fâris, kelimenin if'al babındaki bu çoğul kullanımının, sadece zihinsel bir tasdiki değil; kişinin hakikat karşısında tüm ontolojik şüphelerinden arınarak mutlak bir güven alanına (ilahi korumaya) eylemsel olarak giriş yapmasını etimolojik açıdan vurguladığını belirtir.

        Arthur Jeffery, kelimenin saf Arapça bir kökten türetilmediğini, köken bilimi açısından Sami dil ailesinin ortak dini hafızasına dayandığını savunur. Jeffery, Aramice ve Süryanicede "haymana" veya İbranicedeki "amen" (güvenilir olmak, tasdik etmek) kökünün, İslam öncesi monoteist topluluklar aracılığıyla Arapçaya geçtiğini; bağlam içerisinde bu kökün, mutlak tevhid yörüngesinde sabitlenen bir inanç eylemini tanımladığını iddia eder.

        Toshihiko Izutsu, "e-m-n" kökünün nüzul dönemi semantiğini varoluşsal bir okumayla ele alır. Izutsu, kelimenin cahiliye dönemindeki "fiziksel güvenlik ve kabile koruması" anlamından koparılarak, bu ayette tamamen dikey ve teolojik bir eksene oturtulduğunu; insanın evrendeki acziyetine karşı Allah'ı yegâne ve mutlak sığınak olarak kabul etmesi şeklindeki zihinsel devrimi lügat üzerinden inşa ettiğini belirtir.
        Ecren (اَجْرًا)


        İbn Fâris, kelimenin "e-c-r" kökünden türediğini ve temel anlamının "yapılan bir işe, bir eyleme veya bir sözleşmeye karşılık olarak verilen bedel, ücret ve kırık bir kemiğin iyileşip kaynaması" olduğunu aktarır. İbn Fâris'in etimolojik tahliline göre bu kelime, bağlam içerisinde elçinin tebliğ görevine karşılık hiçbir dünyevi bedel, maddi tazminat veya çıkar talep etmediğini mutlak bir kesinlikle ilan eden leksikal bir ret unsuru olarak işlev görür.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "e-c-r" kökünü nüzul dönemi sosyolojisi ve Mekke'nin ticari hayatı üzerinden inceler. Öztürk, tüccar bir toplum olan Hicaz Araplarının zihninde her türlü hizmetin mutlak bir maddi karşılığı (ecir) olduğu fikrinin yerleşik olduğunu belirtir. Ayetin kurgusunda elçinin "sizden hiçbir ecir istemiyorum" demesi, etimolojik olarak muhatabın sahip olduğu bu ticari, çıkarcı ve kâr odaklı sosyolojik paradigmayı paramparça eden bir reddiyedir.

        Arthur Jeffery, "e-c-r" kökünün etimolojik tahlilinde Aramice ve Süryanicedeki "agra" (ücret/ödül) kelimesine dikkat çeker. Jeffery, kelimenin Orta Doğu havzasındaki ticari terminolojiden dini terminolojiye aktarıldığını; burada dünyevi bir ticaretin değil, ilahi mesajın ücretsiz ve hesapsız doğasının vurgulandığını kaydeder.
        El-Meveddete (الْمَوَدَّةَ)


        İbn Fâris, kelimenin "v-d-d" köküne dayandığını ve asıl manasının "bir şeyi samimiyetle sevmek, kalpten arzulamak ve ona doğru şiddetli bir eğilim göstermek" olduğunu belirtir. İbn Fâris, kelimenin etimolojik olarak kuru bir akrabalık görevini değil, içten gelen, sıcak ve sarsılmaz bir duygusal bağlılığı ifade ettiğini; bağlam içerisinde elçinin talep ettiği yegâne şeyin bu saf muhabbet olduğunu lügat bilimi açısından teyit eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "v-d-d" kökünün anlamsal özünde "sevginin (hubb) eyleme ve temenniye dönüşmüş en yoğun hali" bulunduğunu söyler. İsfahânî, bu kelimenin sadece pasif bir sempati olmadığını; etimolojik olarak sevilen şeye zarar gelmemesini ve onun varlığının korunmasını talep eden aktif ve koruyucu bir şefkati tanımladığını vurgular.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "v-d-d" kökünü klasik Arap toplumunun kabile bağları üzerinden okur. Aydar, maddi bir ücret (ecir) talep etmeyen elçinin, Hicaz toplumunun en saygı duyduğu ve asabiyetin temelini oluşturan o soy kütüğüne (akrabalığa) atıf yaparak, onlardan sadece geleneksel ve fıtri bir "meveddet" (dostluk/sevgi) beklemesinin lügat üzerinden kurulan güçlü bir sosyolojik ikna stratejisi olduğunu analiz eder.
        El-Kurbâ (الْقُرْبٰى)


        İbn Fâris, kelimenin "k-r-b" kökünden türediğini ve asıl manasının "uzaklığın zıddı olarak nesep, mekân veya konum açısından birine bitişik, yakın olma durumu" olduğunu belirtir. İbn Fâris, kelimenin bağlam içerisinde salt fiziksel bir mesafeyi değil, aynı kandan ve soydan gelmenin getirdiği o kopmaz ve organik hısımlık bağını (akrabalığı) etimolojik olarak ifade ettiğini söyler.

        Râgıb el-İsfahânî, "k-r-b" kökünün lügat manasını değerlendirirken, bu kelimenin insanın varoluşsal olarak en çok iç içe olduğu ve himaye etmekle yükümlü bulunduğu yakın çevresini tanımladığını aktarır. İsfahânî, sevgi talebinin "el-kurbâ" üzerinden formüle edilmesinin, insan fıtratındaki en doğal eğilime (yakınlarını koruma güdüsüne) hitap eden etimolojik bir zarafet taşıdığını kaydeder.

        Patricia Crone, kelimenin kökeni ve nüzul bağlamı üzerine yaptığı revizyonist çalışmalarda, geleneksel "Mekkeli akrabalar" (kureyş) anlatısını sorgular. Crone, "k-r-b" kökünden gelen bu ifadenin, sadece spesifik bir kabile asabiyetini değil; geç antik çağın dini literatüründe yaygın olan "dindaşlara/iman kardeşlerine yakınlık" veya "Tanrı'ya yakın olanlar" şeklindeki daha geniş bir teolojik ve cemaatsel anlamı barındırabileceğini lügat tartışmaları ekseninde öne sürer.
        Yakterif (يَقْتَرِفْ)


        İbn Fâris, kelimenin "k-r-f" köküne dayandığını ve temel anlamının "ağacın kabuğunu soymak, bir şeyi koparıp almak ve bu yolla bir kazanç/suç elde etmek" olduğunu aktarır. İbn Fâris'in etimolojik tahliline göre bu kelimenin ifti'al babındaki (ikterefe) formu, kişinin dış dünyada kendi eylemiyle ve çabasıyla, adeta bir ağaçtan kabuk koparır gibi bir işi (iyiliği veya kötülüğü) kendi ontolojik hanesine dâhil etmesini, kazanmasını ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "k-r-f" kökünün anlambilimsel çerçevesini incelerken, bu fiilin lügatte genellikle "kötü bir fiil işlemek, günah kazanmak" manasında kullanıldığını; ancak ayetin bağlamında bu ezberin bozularak "hasene" (iyilik) kelimesiyle yan yana getirildiğini söyler. İsfahânî, lügattaki bu beklenmedik kullanımın, iyilik yapmanın da ciddi bir çaba, söküp alma ve iradi bir gayret gerektirdiğini etimolojik olarak tasvir ettiğini kaydeder.

        Dücane Cündioğlu, "k-r-f" kökünü varoluşsal bir yaklaşımla ele alır. Cündioğlu, bu kelimenin lügatteki "soymak/koparmak" vurgusunun derin bir felsefi anlama sahip olduğunu belirtir. Ona göre insan, yaptığı iyilikle pasif bir durumda kalmaz; eyleminin özünü "koparıp alır", kendi varlığına katar ve o iyilikle kendini etimolojik olarak yeniden inşa eder. Eylem, failin ruhunda kalıcı bir iz bırakır.
        Haseneten (حَسَنَةً)


        İbn Fâris, kelimenin "h-s-n" kökünden türediğini ve asıl manasının "çirkinliğin (kubh) zıddı olarak, akla, kalbe ve göze hoş gelen, estetik ve ahlaki bütünlük, güzellik" olduğunu belirtir. İbn Fâris, kelimenin bağlam içerisinde sadece ibadetsel bir ritüeli değil; insanın varoluşuna değer katan, ilahi rızaya uygun ve doğası gereği kusursuz olan her türlü güzel ve erdemli eylemi etimolojik olarak kapsadığını söyler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "h-s-n" kökünün sözlükte "güzel olmak, iyilik, lütuf ve ihsan" manalarına geldiğini ifade eder. Ansiklopedi, kelimenin nekra (belirsiz) formda "haseneten" şeklinde kullanılmasının, iyiliğin niceliğinden ziyade niteliğine dikkat çektiğini; en küçük, sıradan görünen ama özünde "güzellik" barındıran iradi bir çabanın bile ilahi sistemde etimolojik olarak mutlak bir karşılık bulacağını kaydeder.
        Şekûr (شَكُورٌ)


        İbn Fâris, kelimenin "ş-k-r" köküne dayandığını ve asıl anlamının "az bir yiyecek yemesine rağmen üzerinde tokluk ve yağlılık belirtisi görülen at veya deve" olduğunu aktarır. İbn Fâris, lügatteki bu çarpıcı "az olana karşı bolca belirti gösterme" kökeninin, bağlam içerisinde Allah'ın sıfatı olarak kullanıldığında; kullarının yaptığı en ufak bir iyiliğe (haseneye) karşılık, kendi lütfundan ona kat kat fazlasıyla ve cömertçe karşılık vermesini etimolojik olarak kusursuzca tanımladığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ş-k-r" kökünün anlambilimsel özünde "yapılan bir iyiliği tasavvur edip onu açığa çıkarmak, göstermek ve çoğaltmak" yattığını söyler. İsfahânî, "fa'ûl" veznindeki bu mübalağalı (yoğun) ismin, ilahi makamın kulların eylemlerine kayıtsız kalmadığını; aksine, varlıkların acizane çabalarını, onlara sonsuz güzellikler (hüsn) ekleyerek etimolojik bir dinamizmle büyüttüğünü ve ifşa ettiğini kaydeder.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin morfolojik kalıbını metnin retorik bütünlüğü içinde, hemen öncesindeki "Gafûr" (çok bağışlayan) sıfatıyla birlikte değerlendirir. Bintü'ş-Şâtı, "Gafûr" sıfatının günahların üzerini örtüp yok eden ilahi iradeyi; "Şekûr" sıfatının ise en ufak bir iyiliği (haseneyi) açığa çıkarıp, besleyip, kökündeki (ş-k-r) gibi "geliştiren" o muazzam lütfu temsil ettiğini; bu iki etimolojik zıtlığın (örtmek ve ifşa etmek) ayetin estetik mükemmelliğini inşa ettiğini analiz eder.

        Yorum

        İşleniyor...
        X