اَمْ لَهُمْ شُرَكٰٓؤُ۬ا شَرَعُوا لَهُمْ مِنَ الدّ۪ينِ مَا لَمْ يَأْذَنْ بِهِ اللّٰهُۜ وَلَوْلَا كَلِمَةُ الْفَصْلِ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْۜ وَاِنَّ الظَّالِم۪ينَ لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şûrâ Sûresi, 21. Ayet
Daralt
X
-
"Yoksa onların ortak koştukları tanrıları var da Allah’ın izin vermediği kuralları bunlar için din mi yapıyorlar? Nihaî hükümle ilgili söz (hesabın âhirete bırakılması) olmasaydı, aralarında hemen hüküm verilir, iş bitirilirdi. Am a o zâlimler için can yakıcı bir azap var!"
Yoksa onların ortak koştukları tanrıları var da Allah’ın izin vermediği kuralları bunlar için din mi yapıyorlar? Bazı müfessirler bu âyete şöyle mâna vermiştir: Yoksa onların benden başka tanrıları var da, bu tanrılar onlar için kurallar mı koymuşlar? Yani onlar için Allah’ın izin vermediği din kanunları mı koymuşlar? Ortak koştukları tanrılar sözüyle taptıkları putları kastedilmektedir. Ancak onlar da biliyorlardı ki putlar kendileri için dine dair hiçbir kural koymadılar. Fakat şöyle denebilir: Onlar putlara ibadet konusunda kendilerine birtakım kurallar koydukları için bu kuralları putlara nispet ettiler, bu yüzden Allah da o kuralları putlara nispet etmiştir. Cenâb-ı Hak bir âyette şöyle söylemektedir: “Rabbim! Putlar insanlardan birçoğunun sapmasına sebep oldu”. Aslında putlar kimseyi saptırmamıştı, fakat insanlar putlar sebebiyle doğru yoldan saptıkları, buna putlar vasıta kılındıkları için saptırmayı putlara nispet etmiştir. Buna göre ilk mânanın doğru olma İhtimali vardır. Fakat burada başka bir mâna daha uygun gözükmektedir ki o da şudur: Liderler ve yöneticiler, halk kesimi için çeşitli kanunlar ve Allah’ın izin vermediği, yani Allah’ın emretmediği dinî kurallar koymuşlardı. Onlar şunu yapıyorlardı: Hiçbir delile ve kanıta dayanmadan halk için din adına hükümler koyuyor ve halk da bu hükümlere uyuyordu. Peygamberler ise Allah’tan olduğuna dair deliller ve kanıtlarla bir din getiriyor, ama onlar bu dine uymuyorlar. Üsteldi peygamberler de insandır diyorlar, sonra da hiçbir delil ve kanıt olmadan başka bir insanın koyduğu dine uyuyorlar. Böylece Allah bu âyette onların ne kadar akılsızca davrandıklarına işaret etmektedir. Buna göre âyette geçen ortaklardan maksat, liderler ve yöneticilerdir. En doğrusunu Allah bilir. O nlar için kurallar koydular, yani uydurdular ve âdetleştirdilen “şera‘û” (شَرَعُوا) cümlesi de uydurdu ve âdet koydu anlamına gelir.
Nihaî hükümle ilgili söz (hesabın âhirete bırakılması) olmasaydı, aralarında hemen hüküm verilir, iş bitirilirdi. Ama o zâlimler için can yakıcı bir azap var! Bu âyet iki şekilde yorumlanır. Birincisi hüküm mânasına gelir. Allah sanki şöyle söylemektedir: Allah Teâlâ eğer bu ümmet için azabı kıyamet gününe ertelemeseydi... Bundan maksat da Cenâb-ı Hakk’ın itade buyurduğu gibi Resûlullah’ı (s.a.) insanlara rahmet olarak göndermesidir; “Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik”. İkincisi, ayırım ve açıklama anlamına gelir. Bunun yorumu da şöyledir: Eğer Allah “İşte bu, ayırım günüdür; sizi ve sizden öncekileri bir araya getirdik” mealindeki âyette buyurduğunu, yani âhirette insanları ayıracağım ve onlara sözünü ettiği konulan açıklayacağını dünyada iken onlara vâdetmeseydi... Şöyle de söylenmiştir: Ayrım sözü olmasaydı, yani cezanın kıyamet günü verileceğine dair daha önceden hüküm verilmeseydi, dünyada onların işleri bitirilirdi. En doğrusunu Allah bilir.
Yorum
-
Şürekâü (شُرَكَاءُ)
İbn Fâris, kelimenin "ş-r-k" kökünden türediğini ve asıl manasının "iki veya daha fazla şeyin birbirine karışması, iç içe geçmesi ve birbirinden ayırt edilemez hale gelmesi" olduğunu belirtir. İbn Fâris'in etimolojik tahliline göre bu kelimenin çoğul (şürekâ) formu, bağlam içerisinde tevhidin saf ve mutlak yapısına ortak edilmeye çalışılan, ilahi otoriteye denk tutularak yasa koyma yetkisi atfedilen sahte otoriteleri ve putlaştırılan güç odaklarını lügat bilimi açısından ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "ş-r-k" kökünün anlambilimsel çerçevesini incelerken, bu kelimenin mülkiyette, yönetimde veya bir hakta pay sahibi olmayı tanımladığını söyler. İsfahânî, ayetin kurgusunda bu kelimenin sadece taştan veya ağaçtan yapılmış cansız putları değil; din adına kural koyma ve meşruiyet üretme iddiasında bulunarak Allah'ın uluhiyet ve rububiyet alanından kendilerine "pay" (şirk) çıkaran her türlü beşeri, siyasi veya ruhban sınıfını etimolojik olarak resmettiğini kaydeder.
Toshihiko Izutsu, "ş-r-k" kökünün Kur'an semantiğindeki büyük evrimini analiz eder. Izutsu, İslam öncesi Arap kabile kültüründe otlakların, suların veya ganimetlerin ortaklaşa kullanılmasını (paylaşımını) ifade eden bu tamamen dünyevi kelimenin, metnin örgüsü içinde yepyeni ve negatif bir teolojik boyuta taşındığını belirtir. Kelime, bedevi bir dayanışma terimi olmaktan çıkıp, yaratıcının mutlak egemenlik ve yasa koyuculuk alanına yapılan ontolojik ve affedilmez bir tecavüzü (şirk koşmayı) anlambilimsel olarak tanımlar.
Şera'û (شَرَعُوا)
İbn Fâris, kelimenin "ş-r-a" köküne dayandığını ve temel anlamının "herkesin rahatça ulaşabileceği açık bir yol yapmak, özellikle de suya giden güzergâhı belirginleştirmek" olduğunu aktarır. İbn Fâris, kelimenin bu ayetteki çoğul fiil formunun, sahte ortakların (şürekâ) kendi hevalarından uydurdukları dini kuralları, tıpkı hayati bir su yoluymuş gibi kitlelere dayatmalarını ve bu icat edilmiş yasaları kurumsallaştırma eylemlerini etimolojik olarak vurguladığını belirtir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "ş-r-a" kökünü nüzul dönemi sosyolojisi ve Hicaz bölgesindeki uygulamalar üzerinden inceler. Öztürk, bu fiilin "dini bir kural veya adet ihdas etmek" şeklindeki lügat anlamının, Mekke müşriklerinin panayırlarda veya Kâbe etrafında uyguladıkları kendi icatları olan ritüelleri (örneğin bahîra, sâibe gibi adak geleneklerini) ilahi bir yasaymış gibi meşrulaştırma çabalarını anlattığını analiz eder. Etimolojik köken, insan eliyle uydurulan sistemlerin nasıl "şeriat" kılığına sokulduğunu ifşa eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "ş-r-a" kökünün sözlükte "hüküm koymak, kanun yapmak, bir işe başlamak" manalarına geldiğini ifade eder. Ansiklopedi, fiilin bu kullanımının, dinde yetki gaspı yapan sahte otoritelerin aktif, cüretkâr ve yasa koyucu (teşrî) tavrını lügat bilimi açısından kesin bir dille ortaya koyduğunu ve bu eylemin doğrudan Allah'ın egemenlik alanına bir müdahale olduğunu kaydeder.
Ye'zen (يَأْذَنْ)
İbn Fâris, kelimenin "e-z-n" kökünden türediğini ve asıl manasının "kulak vermek, işitmek ve duyduktan sonra onaylayıp müsaade etmek" olduğunu belirtir. İbn Fâris, kelimenin kökündeki "kulak/işitme" (üzün) vurgusunun, bağlam içerisinde dini bir kuralın meşruiyet kazanması için mutlak otoritenin o kurala açıkça "kulak vermesi, bilmesi ve onaylaması" (izin) gerektiğini etimolojik olarak şart koştuğunu; Allah'ın izin vermediği (lem ye'zen) bir şeyin ontolojik bir karşılığının olmadığını söyler.
Râgıb el-İsfahânî, "e-z-n" kökünün lügat manasını "bir iradenin açığa çıkması ve eyleme geçiş için verilen ruhsat/ferman" olarak detaylandırır. İsfahânî, sahte ortakların ortaya koyduğu yasaların Allah tarafından "izin verilmemiş" olmasının, o yasaların sadece yasadışı değil, aynı zamanda varoluşsal olarak köksüz ve batıl olduğunu anlambilimsel olarak kanıtladığını ifade eder.
Dücane Cündioğlu, "e-z-n" kökünü varoluşsal bir yaklaşımla ele alır. Cündioğlu, "izin" kelimesinin etimolojik olarak sadece hukuki bir onay veya bürokratik bir ruhsat olmadığını belirtir. Ona göre Allah'ın "izin vermediği" bir şeyin hakikat zemininde var olma hakkı yoktur; sahte şeriatlar, ilahi iradenin ontolojik onayından (izninden) mahrum oldukları için kendi içlerinde bir hiçlik ve illüzyon barındırırlar.
El-Fasli (الْفَصْلِ)
İbn Fâris, kelimenin "f-s-l" köküne dayandığını ve asıl anlamının "iki şeyi birbirinden ayırmak, aralarındaki sınırı belirginleştirmek ve karmaşaya son vermek" (örneğin çocuğu sütten kesmek - fısal) olduğunu aktarır. İbn Fâris'in etimolojik tahliline göre bu kelime, hak ile batılın, mümin ile müşriğin arasındaki hesabı kesin olarak kesecek, tartışmaları sonlandıracak ve yargıyı tamamlayacak o mutlak "ayrım" kararını (kelimetü'l-fasl) lügat açısından kusursuzca ifade eder.
Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökeni bağlamında Sami dil ailesindeki akrabalıklara dikkat çeker. Jeffery, Aramice ve Süryanicede "pesak" veya "pasla" (kesmek, hüküm vermek) kavramlarının eskatolojik yargı diliyle olan tarihsel bağını kurar. Ayetin bağlamında "fasl kelimesinin", Geç Antik Çağ'daki ilahi mahkeme ve nihai ayrışma/kesip atma terminolojisinin Arapçaya uyarlanmış sarsıcı bir teolojik formu olduğunu savunur.
Angelika Neuwirth, kelimenin "f-s-l" kökünü Geç Antik Çağ'ın edebi ve retorik yapısı içerisinde değerlendirir. Neuwirth, "kelimetü'l-fasl" (ayrım/hüküm sözü) tamlamasının, ilahi cezalandırmanın neden hemen gerçekleşmediğini açıklayan ertelenmiş bir eskatolojik takvimi etimolojik olarak imlediğini belirtir. Bu kelime, dünyevi çatışmaların sonucunu, her şeyin birbirinden "kesilip ayrılacağı" o mutlak yargı gününe (yevmü'l-fasl) havale eden yapısal bir mühürdür.
Kudiye (قُضِيَ)
İbn Fâris, kelimenin "k-d-y" kökünden türediğini ve asıl manasının "bir işi sağlam bir şekilde bitirmek, hükme bağlamak, yerine getirmek ve sonlandırmak" olduğunu belirtir. İbn Fâris, kelimenin meçhul (edilgen) formundaki bu kullanımının, "fasl" (ayrım) kararı olmasaydı, sahte yasa koyucuların varlıklarının ilahi bir müdahaleyle anında kesilip atılacağını ve yok edilişlerinin etimolojik bir kesinlikle "tamamlanmış/bitirilmiş" olacağını vurguladığını söyler.
Râgıb el-İsfahânî, "k-d-y" kökünün anlamsal özünde "sözlü veya eylemsel olarak bir şeyi mutlak surette icra edip nihayete erdirmek" yattığını belirtir. İsfahânî, bağlam içerisinde bu kelimenin, aradaki hesabın görülmesinin (kaza edilmesinin) sadece teorik bir yargılamayı değil; muhaliflerin dünyevi varlıklarına eylemsel ve varoluşsal olarak kesin bir son verilmesi tehlikesini lügat bilimi üzerinden tasvir ettiğini kaydeder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "k-d-y" kökünün sözlükte "hükmetmek, bitirmek, infaz etmek" manalarına geldiğini ifade eder. Ansiklopedi, kelimenin burada ilahi iradenin cezalandırma gücünün anındalığını ve yıkıcılığını gösterdiğini; ancak bu mutlak infazın (kaza/kudiye), yine Allah'ın daha önce belirlediği hikmetli bir "süre verme/erteleme" ilkesiyle durdurulduğunu etimolojik bağlamda teyit ettiğini belirtir.
Elîm (اَلٖيمٌ)
İbn Fâris, kelimenin "e-l-m" köküne dayandığını ve temel anlamının "canı yakan, bedene veya ruha nüfuz eden şiddetli acı ve ıstırap" olduğunu aktarır. İbn Fâris, "fa'îl" veznindeki bu sıfatın, bağlam içerisinde azabın (cezanın) sıradan bir yaptırım olmadığını; insanın ontolojik sınırlarını zorlayan, sürekli, kesintisiz ve sarsıcı bir acıyı etimolojik olarak kendi içinde barındırdığını belirtir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin "e-l-m" kökünü metnin estetik ve retorik bütünlüğü içinde ele alır. Bintü'ş-Şâtı, ayetin başında "şürekâ" (ortaklar) edinerek kibirlenen ve kendilerinde yasa koyma (şeriat) gücü vehmeden zalimlerin psikolojik büyüklüğünün; ayetin sonunda bu "elîm" (can yakıcı, nüfuz edici) azap sıfatıyla paramparça edildiğini vurgular. Kelimenin etimolojisi, sahte otoritelerin karşılaşacağı çaresizliği ve bedensel/ruhsal çöküşü lügat üzerinden sarsıcı bir tezatla inşa eder.
Toshihiko Izutsu, "e-l-m" kökünün Kur'an semantiğindeki dönüşümünü analiz eder. Izutsu, İslam öncesi Arap şiirinde dünyevi bir hastalığın veya mızrak yarasının verdiği bedensel acıyı tanımlayan bu lügat anlamının; ayetin kurgusunda, mutlak adaleti çiğneyenlerin (zalimlerin) ahirette karşılaşacakları o kaçınılmaz, eskatolojik ve ruhu yakan teolojik bir ıstıraba dönüştüğünü etimolojik olarak kanıtlar.
Yorum
Yorum