Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şûrâ Sûresi, 20. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şûrâ Sûresi, 20. Ayet

    مَنْ كَانَ يُر۪يدُ حَرْثَ الْاٰخِرَةِ نَزِدْ لَهُ ف۪ي حَرْثِه۪ۚ وَمَنْ كَانَ يُر۪يدُ حَرْثَ الدُّنْيَا نُؤْتِه۪ مِنْهَا وَمَا لَهُ فِي الْاٰخِرَةِ مِنْ نَص۪يبٍ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Men kâne yurîdu harśe-l-âḣirati nezid lehu fî harśih(i)(s) vemen kâne yurîdu harśe-ddunyâ nu/tihi minhâ vemâ lehu fî-l-âḣirati min nasîb(in)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Kim âhiret kazancını isterse onun bu kazancını artırırız; kim dünya kazancını tercih ederse ona da bundan veririz; ama onun âhirette hiçbir nasibi olmaz."

      Dünya ve Ahiret Hayatı

      Kim âhiret kazancını isterse onun bu kazancını artırırız; kim dünya kazancını tercih ederse ona da bundan veririz. Cenâb-ı Hak dünyayı insanlar için bir ekim tarlası, âhireti de ektiklerini toplayacakları hasat alanı yapmıştır. Eğer dünyada tarlalarına hayırlar ve güzellikler ekerlerse ahirette hayırlar ve nimetler toplayacaklar, şayet kötülükler ve çirkinlikler ekerlerse ahiretteki hasatları da kötülük ve ebedî azap olacaktır. Aynı şekilde Allah dünyayı ticarî faaliyetin yapıldığı mekân yapmıştır; İnsan eğer hayırlı ve güzel bir ticarî faaliyette bulunursa âhirette de güzellikler kazanacak, şayet kötü ve çirkin bir ticarî faaliyete girerse ahirette hüsrana uğrayacaktır. Aynı şekilde Allah dünyayı âhirete giden bir yol, âhireti de dünyanın gayesi ve varacağı son nokta kılmıştır. Eğer insanlar hayır yoluna girerler ve emrolundukarı şeyleri yaparlarsa bu yol onları hayra, ebedî nimetlere ve mutluluklara götürür, şayet şer yoluna girerler ve yasaklanmış fiilleri yaparlarsa bu yol da onları sürekli azaba ve ebedi hüzne götürür. Cenâb-ı Hak pek çok âyetle bu hususu ifade buyurmuştur; "Allah. müminleri satın almıştır”, “İnsanlardan öylesi de vardır ki, kendisini Allah’ın hoşnutluğunu kazanmaya adamıştır”, “Doğruya karşılık sapkınlığı satın alanlar işte onlardır”, “İşte onlar, âhiret karşılığında dünya hayatını satın alan kimselerdir”, “Kim bu geçici dünyayı isterse burada istediğimiz kimseye dilediğimiz şeyleri veririz”. Bunlara benzer âyetler çoktur. Dünya ve âhiret hayatı işte bu ölçü üzerine bina edilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

      Kim âhiret kazancını isterse onun bu kazancını artırırız cümlesi iki şekilde yorumlanır. Birincisi, kim dünyada yaptığı güzelliklerin ve hayırların karşılığı olarak âhiret sevabını ve hayrını isterse, ona istediğini dünyada da âhirette de fazlasıyla veririz; dünyada itaat fiillerini daha çok yapmaya muvaffak kılar, bunları onun için çoğaltır ve geliştiririz, âhirette ise ebedî nimetler ve sürekli mutluluklar veririz. İkincisi, kim âhiret için çalışıp gayret gösterirse, sözü edilen güzellikleri onun için arttırırız. Dolayısıyla buradaki istek ve irade, İşi yapan herkesin sıfatıdır. Nitekim Allah bir âyette şöyle buyurur; “Kim âhireti ister ve bir mümin olarak âhiret için ona yaraşır bir çabayla çalışırsa...”. Ancak bu irade, fiilsiz ve gayretsiz olmaz. Dolayısıyla onun belirtilmesi, fiilin, yani gereğini yerine getirmenin zaruri olduğu anlamındadır. Bu itibarla ondan maksat fiille birlikte istek ve iradedir. Kim dünya kazancını tercih ederse ona da bundan veririz cümlesi de aynı şekilde iki türlü yorumlanır. Birincisi, kim dünyanın güzelliklerini ve refahını isterse ona bundan veririz, istediğinden fazlasını da veririz. İkincisi, kim isterse, yani dünya için çalışıp gayret gösterirse, ona da bundan ve uğruna çalıştığından veririz. Onun âhirette hiçbir nasibi olmaz.

      Ebû Avsece ve İbn Kuteybe şöyle dediler: Kim âhiret kazancını isterse cümlesi, âhiret için çalışırsa demektir. Falanca dünya için ekim yapıyor denince, bundan dünya için çalışıyor ve mal topluyor anlamı çıkar. İbn Amr'ın (r.a.) şu sözü de aynı mânaya gelir: Sanki ebedî yaşayacakmışsın gibi dünya için çalış, sanki yarın ölecekmişsin gibi de âhiret için çalış. Bundan dolayı insana, “hâris” yani ekim yapan, çalışan ismi verilmiştir.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yürîdü (يُرٖيدُ)


        İbn Fâris, kelimenin "r-v-d" kökünden türediğini ve asıl anlamının "bir şeyi talep etmek, aramak, yavaşça ve isteyerek bir şeye yönelmek" olduğunu belirtir. İbn Fâris'in etimolojik tahliline göre bu kelimenin if'al babındaki muzari kullanımı (irade/istek), bağlam içerisinde insanın rastgele bir arzusunu değil; bilinçli, kasıtlı ve tüm eylemlerini o hedefe göre şekillendirdiği aktif bir varoluşsal yönelişi lügat açısından kesinleştirir.

        Râgıb el-İsfahânî, "r-v-d" kökünün anlambilimsel çerçevesini incelerken, bu kelimenin sadece kalbî bir istek olmadığını, "arzunun akıl ve eylemle birleşerek bir amaca kilitlenmesi" manasına geldiğini söyler. İsfahânî, ahiret veya dünya "ekinini" (kazancını) istemek bağlamında kullanılan bu fiilin, insanın iç dünyasındaki niyetin dış dünyadaki pratik tercihlerini belirleyen o temel psikolojik motoru etimolojik olarak resmettiğini kaydeder.

        Toshihiko Izutsu, "r-v-d" kökünün Kur'an semantiğindeki işlevini analiz eder. Izutsu, İslam öncesi dönemdeki kör ve iradesiz kader (dehr) inancının karşısına dikilen bu kelimenin, insanın kendi nihai akıbetini (dünya veya ahiret) tamamen kendi özgür, bilinçli ve rasyonel seçimiyle belirlediği o yüksek teolojik "irade" kavramını lügat üzerinden inşa ettiğini vurgular.
        Harsa (حَرْثَ)


        İbn Fâris, kelimenin "h-r-s" köküne dayandığını ve temel anlamının "toprağı yarmak, tohum ekmek için sürmek ve tarım yapmak" olduğunu aktarır. İbn Fâris, lügatteki bu tamamen zirai ve bedensel eylemin, bağlam içerisinde insanın dünyadaki tüm inanç, niyet ve eylemlerini bir tohuma, bu eylemlerin uhrevi veya dünyevi sonuçlarını ise bir "hasada/ürüne" benzeten derin bir etimolojik metafora dönüştüğünü belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "h-r-s" kökünün lügat manasını "hem ekin ekme eyleminin kendisi hem de o eylemden elde edilen kazanç" olarak detaylandırır. İsfahânî, ayetin kurgusunda bu kelimenin, ahiret ve dünya hayatı arasında yapılan tercihin sonuçlarını somutlaştırmak için kullanıldığını; dünyadaki her çabanın mutlaka biçilecek bir "ekin" (hars) olarak ontolojik bir karşılık bulacağını anlambilimsel olarak kanıtladığını söyler.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "h-r-s" kökünü nüzul dönemi sosyolojisi ve Hicaz Araplarının ekonomik yaşamı üzerinden inceler. Öztürk, kelimenin toplumun en iyi bildiği tarımsal üretim, emek ve hasat pratiğine dayanan somut bir lügat anlamı taşıdığını; metnin bu kelimeyi kullanarak insanın amelleri ile o amellerin eskatolojik (ahirete dair) sonuçları arasındaki o şaşmaz "sebep-sonuç" ilişkisini muhatabın zihnine en canlı haliyle yerleştirdiğini analiz eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "h-r-s" kökünün sözlükte "kazanç, ürün, tarla sürmek" manalarına geldiğini ifade eder. Ansiklopedi, kelimenin burada insanın dünyevi veya uhrevi gayretlerinin nihai neticesini ve kazancını ifade eden temel bir lügat unsuru olarak işlev gördüğünü kaydeder.
        El-Âhirati (الْاٰخِرَةِ)


        İbn Fâris, kelimenin "e-h-r" kökünden türediğini ve asıl manasının "evvelin (ilkin) zıddı olarak sonra gelen, geriye bırakılan ve nihayete eren" olduğunu belirtir. İbn Fâris, kelimenin etimolojik olarak zaman veya mekân içindeki bir ardışıklığı ifade ettiğini; bağlam içerisinde dünya hayatının bitimiyle başlayan ve varoluşun son, kalıcı ve mutlak durağını tanımlayan bir isim olarak kullanıldığını aktarır.

        Arthur Jeffery, kelimenin sadece saf Arapça bir kökten türetilmediğini, köken bilimi açısından Sami dil ailesindeki eskatolojik terminolojiyle bağlantılı olduğunu savunur. Jeffery, Aramice ve Süryanicede "ahraytha" veya "ahrita" şeklinde telaffuz edilen ve "son gün, nihai akıbet" manasına gelen kelimelerin, Orta Doğu monoteist havzasında Arapçanın "e-h-r" köküyle formüle edilerek uhrevi yaşamı niteleyen temel bir teolojik terime dönüştüğünü iddia eder.

        Dücane Cündioğlu, "e-h-r" kökünü felsefi ve varoluşsal bir okumayla ele alır. Cündioğlu, ahiret kelimesinin lügatteki "sonralık" anlamının basit bir kronolojik takvim meselesi olmadığını vurgular. Ona göre bu kelime, geçici ve aldatıcı olan mevcut varlık düzeyinin (dünya) ardından gelen, hakikatin tamamen ifşa olduğu o sarsılmaz ve ontolojik olarak olgunlaşmış mutlak "son/gerçek" boyutu etimolojik olarak simgeler.
        Nezid (نَزِدْ)


        İbn Fâris, kelimenin "z-y-d" köküne dayandığını ve asıl anlamının "bir şeyin aslında olan miktarına ilave yapmak, onu büyütmek, katlamak ve çoğaltmak" olduğunu belirtir. İbn Fâris'in etimolojik tahliline göre bu eylem fiili, ahiret ekinini (kazancını) isteyen kişinin eylemlerine karşılık verilirken, ilahi iradenin salt bir matematiksel eşitlikle (bire bir) yetinmeyip, kendi lütfundan o ekinin bereketini ve hasılatını mutlak bir şekilde katlayacağını lügat açısından kesinleştirir.

        Râgıb el-İsfahânî, "z-y-d" kökünün anlambilimsel çerçevesini incelerken, bu fiilin "var olanın üzerine taşan, fazlalaşan miktar" manasına geldiğini söyler. İsfahânî, bağlam içerisinde bu kelimenin, ahiret niyetinin ontolojik değerini vurguladığını; ilahi sistemin, sırf ahiret merkezli bir iradeyle atılan tohumları (amelleri) etimolojik olarak kendi sınırlarını aşan sonsuz bir kazanca dönüştüreceğini kaydeder.
        Ed-Dünyâ (الدُّنْيَا)


        İbn Fâris, kelimenin "d-n-v" kökünden geldiğini ve temel anlamının "uzaklığın zıddı olarak yakın olmak, alçalmak, mekân veya değer bakımından aşağıda bulunmak" olduğunu belirtir. İbn Fâris, "ednâ" kelimesinin müennes (dişil) formu olan dünyanın, etimolojik olarak insana zaman ve mekân açısından en "yakın" olan, ancak aynı zamanda değer ve kalıcılık bakımından en "aşağı/düşük" olan mevcut yaşam formunu kusursuz bir tezatla isimlendirdiğini aktarır.

        Toshihiko Izutsu, "d-n-v" kökünün Kur'an semantiğindeki ontolojik hiyerarşisini analiz eder. Izutsu, "dünya" kelimesinin salt fiziksel bir gezegeni değil; ahiretin (uzak ve yüce olanın) karşısında konumlanan, insanın duyularına anında hitap eden, cazip ama geçici, sınırlı ve "yakın (d-n-v)" olan yeryüzü hayatının o kısıtlı algısal durumunu lügat üzerinden tanımladığını vurgular.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "d-n-v" kökünün sözlükte "yakınlık ve düşüklük" manalarına geldiğini ifade eder. Ansiklopedi, kelimenin bağlam içerisinde "ahiret" kelimesiyle keskin bir diyalektik karşıtlık (tezat) içinde kullanıldığını; dünyevi kazancı (ekini) tercih edenlerin, etimolojik olarak sadece bu düşük ve geçici seviyeye kilitlendiklerini lügat bilimi açısından teyit ettiğini kaydeder.
        Nü'tihî (نُؤْتِهٖ)


        İbn Fâris, kelimenin "e-t-y" kökünden türediğini ve asıl manasının "gelmek, ulaşmak, bir şeyi alıp getirmek" olduğunu belirtir. İbn Fâris, fiilin if'al babındaki bu kullanımının (ita) "birine bir şeyi vermek, ihsan etmek, ulaştırmak" manasına geldiğini aktarır. Ayetin kurgusunda bu fiil, dünyayı isteyenlere paylarının hemen ve itirazsız bir şekilde verileceğini, ancak kelimenin etimolojik doğası gereği bu vermenin geçici bir "iletme" olduğunu ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "e-t-y" kökünün lügat manasını "bir hakkı veya payı sahibine teslim etmek" olarak açıklar. İsfahânî, ahiret ekinini isteyenler için "nezid" (artırırız) fiili kullanılırken, dünyayı isteyenler için "nü'ti" (veririz) fiilinin kullanılmasındaki etimolojik inceliğe dikkat çeker: İlahi irade, sadece dünyayı hedefleyenlere hiçbir artış (ziyade) veya bereket vadetmez; onlara sadece kısıtlı dünyevi paylarını kuru bir şekilde verir ve hesap orada kapanır.
        Nasîb (نَصٖيبٍ)


        İbn Fâris, kelimenin "n-s-b" köküne dayandığını ve temel anlamının "bir şeyi dikmek, sabitlemek, ayağa kaldırmak ve belirlemek" olduğunu aktarır. İbn Fâris'in etimolojik tahliline göre bu kelime, lügatte bir kimse için ayrılmış, sabitlenmiş ve kesinleşmiş pay (hisse) anlamına gelir. Cümlenin sonundaki olumsuzlama yapısıyla ("mâ lehû... min nasîb"), sadece dünyayı isteyen kişinin, ahiret yurdunda kendisi için dikilmiş, ayrılmış veya sabitlenmiş hiçbir ontolojik payının kalmadığı kesin bir dille ilan edilir.

        Râgıb el-İsfahânî, "n-s-b" kökünün anlamsal özünde "bölüşüm sonucunda kişinin eline geçen ve ona ait kılınan miktar" yattığını söyler. İsfahânî, bağlam içerisinde bu kelimenin, insanın niyetinin (iradesinin) kendi uhrevi hissesini belirlediğini; dünyevi kazanca (ekine) saplanıp kalanların, ahiret zenginliğinden etimolojik ve kalıcı olarak mahrum bırakılacaklarını kaydeder.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin "n-s-b" kökünü klasik Arap toplumunun ekonomik bölüşüm pratikleri üzerinden inceler. Aydar, kabile sisteminde ganimetlerin veya mirasın dağıtımı sırasında her birey için ayrılan "nasib" kavramının, burada eskatolojik bir paydaya dönüştürüldüğünü belirtir. Etimolojik olarak "belirlenmiş hisse" anlamına gelen bu kelime, muhatabın dünyevi hırslarının, ahiret dağıtımındaki (bölüşümündeki) hakkını tamamen sıfırladığını lügat düzeyinde resmeder.

        Yorum

        İşleniyor...
        X