وَالَّذ۪ينَ يُحَٓاجُّونَ فِي اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ مَا اسْتُج۪يبَ لَهُ حُجَّتُهُمْ دَاحِضَةٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ وَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ وَلَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şûrâ Sûresi, 16. Ayet
Daralt
X
-
"O’nun çağrısı (birçok insan tarafından) kabul edildikten sonra Allah hakkında tartışmaya kalkışanların delilleri Rab’leri katında geçersizdir. Üzerlerine gazap çökmüştür ve onlar için çetin bir azap vardır."
O’nun çağrısı (birçok insan tarafından) kabul edildikten sonra Allah hakkında tartışmaya kalkışanlar... Bazıları şöyle dedi: Kâfirler, müminlere şöyle dediler: Sizin dininiz İslâm, ancak Muhammed aranızda bulunduğu ve hayatta olduğu müddetçe var olacaktır, o Ölünce siz de, İslâm’a inananlar da bizim dinimize döneceksiniz. Böyle veya bu mânada şeyler söylediler. İşte onların bu sözü üzerine Cenâb-ı Hak bu âyeti indirdi; O ’nun çağrısı kabul edildikten sonra Allah hakkında tartışmaya kalkışanların delilleri Rab’leri katında geçersizdir. Bazıları şöyle dedi: Yahudiler Resûlullah’a (s.a.) geldiler, onların “bizim dinimiz sizin dininizden daha üstündür, çünkü peygamberlerin dinîdir” demeleri üzerine, onların delilleri geçersizdir meâlindeki âyet geldi. Yani onlar peygamberlerin dinine bağlı İseler, o din İslâm’dır. Ama onlar İslâm dinini bırakıp Yahudiliğe sarıldı idari ve onu tercih ettikleri zaman, İslâm’dan daha üstün bir din üzere olamazlar. Bazıları da şöyle söyledi: Kureyş dedi ki; Görmediğimiz, kİm olduğunu, nasıl biri olduğunu bilmediğimiz birine nasıl taparız? Bunun üzerine, O’nun çağrısı kabul edildikten sonra Allah hakkında tartışmaya kalkışanların delilleri Rab’leri katında geçersizdir meâlindeki âyet geldi. Çünkü tevhit ve Allah’ı tanımak dünyada ancak gayba inanmakla, delillerle ve işaretlerle olur, bizzat görüp müşahede etmekle olmaz, bu durumda imtihanın anlamı kalmaz. Sonra müfessirlerin söylediği gibi bu âyetin, onların sözleri üzerine gelmiş olması mümkündür. Başka bir vesile ile gelmiş olması da muhtemeldir. Bunun anlamı şudur: Allah hakkında ve Allah’ın âyetlerini reddetmek konusunda mücadele edenler... Allah’ın birliğini ve ulûhiyetini reddetmeye çalışanlar mânasına da gelebilir. Çağrısı kabul edildikten sonra. Yani Cenâb-ı Hakk’ın her şeyin Rabb’i olduğu, tek olduğu ve yaratma gücünün O’na ait olduğu pek çok işi tarafından kabul edildikten sonra... Bu cümle, onların kitaplarmda bulunan iman esaslarına ve Resûlullah’ın (s.a.) sıfatlarına dair âyetler kabul edildikten sonra mânasına da gelir. Sonra Cenâb-ı Hak, onların delillerinin Rab’leri katında geçersiz olduğunu haber vermektedir. Bu cümle de iki şekilde yorumlanır. Ya kıyâmet günü onların delilleri geçersiz ve bâtıl olacak, kabul edilmeyecek mânasına gelir. Ya da onların ileri sürdükleri deliller dünyada, Allah’ın ortaya koyduğu tevhit delilleriyle geçersiz olacak, Allah onların delillerini bâtıl kılacak anlamına gelir. Üzerlerine gazap çökm üştür ve onlar için çetin bir azap vardır. Burada, onlara cezalarının âhirette verileceği beyan edilmektedir.
Yorum
-
Yühâccûne (يُحَاجُّونَ)
İbn Fâris, kelimenin "h-c-c" kökünden türediğini ve lügat temelinde "bir şeye yönelmek, kastetmek ve delil getirerek üstün gelmeye çalışmak" anlamlarını barındırdığını belirtir. İbn Fâris'e göre kelimenin "müfâale" babındaki bu kullanımı, tek taraflı bir itirazdan ziyade, karşılıklı, inatçı ve sürekli bir tartışma ve çekişme halini etimolojik olarak ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "h-c-c" kökünün anlambilimsel çerçevesini incelerken, bu fiilin "haksız bir iddiayı savunmak için cedelleşmek" manasına geldiğini söyler. İsfahânî, bağlam içerisinde bu kelimenin, hakikat kabul edildikten sonra ona karşı yürütülen mantıksız ve temelsiz zihinsel direnişi lügat bilimi açısından tasvir ettiğini kaydeder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "h-c-c" kökünü nüzul dönemi sosyolojisi bağlamında inceler. Öztürk, vahyin kabul görmesinin ardından statükolarını kaybeden muhalif grupların giriştikleri o çaresiz teolojik ve retorik mücadeleyi bu kelimenin lügatsel dinamizmi üzerinden analiz eder.
İstücîbe (اسْتُجِيبَ)
İbn Fâris, kelimenin "c-v-b" köküne dayandığını ve asıl anlamının "bir şeyi yarmak, delmek ve bir sese karşılık vermek" olduğunu aktarır. İbn Fâris, kelimenin "istif'al" babındaki edilgen formunun, ilahi davetin muhataplar tarafından yarılıp geçilmek (kabul edilmek) suretiyle aktif bir yankı ve kesin bir onay bulmasını etimolojik olarak vurguladığını belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "c-v-b" kökünün sözlükte "cevap vermek, çağrıya uymak, icabet etmek" manalarına geldiğini ifade eder. Ansiklopedi, kelimenin burada dinin artık teorik bir teklif olmaktan çıkıp, toplumsal bir kabul ve pratik bir karşılık gördüğü o kesinleşmiş evreyi lügat bilimi açısından teyit ettiğini kaydeder.
Huccetühüm (حُجَّتُهُمْ)
İbn Fâris, kelimenin "h-c-c" kökünden türediğini ve temel anlamının "karşı tarafı susturmak ve mağlup etmek amacıyla öne sürülen kanıt, gerekçe" olduğunu belirtir. İbn Fâris, lügatte tartışmayı bitiren güçlü delil manasına gelen bu kelimenin, bağlam içerisinde inkârcıların hakikate karşı ürettikleri kendi temelsiz argümanlarını ifade etmek için kullanıldığını aktarır.
Râgıb el-İsfahânî, "h-c-c" kökünün lügat manasını "bir iddiayı ispatlayan işaret ve dayanak" olarak detaylandırır. İsfahânî, ayetin kurgusunda bu kelimenin, inkar edenlerin zihninde haklı gibi görünen ama aslında hiçbir ontolojik zemini olmayan o yanıltıcı savunma mekanizmalarını etimolojik olarak resmettiğini söyler.
Dâhıdatün (دَاحِضَةٌ)
İbn Fâris, kelimenin "d-h-d" kökünden geldiğini ve temel anlamının "ayağın kayması, bir şeyin yerinden oynaması, düşmesi ve batıl olması" olduğunu belirtir. İbn Fâris'in etimolojik tahliline göre bu kelime, hakikate karşı öne sürülen argümanların ve delillerin ilahi otorite karşısında hiçbir tutamak bulamayarak ontolojik ve mantıksal olarak kayıp düşmesini, geçersizliğini kusursuz bir metaforla ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "d-h-d" kökünün lügat manasını "ıslak ve kaygan zeminde tutunamamak" olarak açıklar. İsfahânî, bağlam içerisinde bu ism-i fâilin, inkârcıların iddialarının zihinsel ve teolojik bir zemine sahip olmadığını; ilahi gerçeklik karşısında kendi ağırlıklarıyla çöküp iptal olduklarını anlambilimsel olarak kanıtladığını kaydeder.
Dücane Cündioğlu, "d-h-d" kökünü varoluşsal bir okumayla ele alır. Cündioğlu, bu kelimenin salt bir mantıksal çürütme değil, insanın hakikat karşısında ürettiği o suni bahanelerin varoluşsal hiçliğini ve köksüzlüğünü simgelediğini vurgular. Etimolojik olarak kelime, sahte argümanların ilahi huzurdaki o mutlak tutunamazlık halini tanımlar.
Gadabün (غَضَبٌ)
İbn Fâris, kelimenin "ğ-d-b" kökünden türediğini ve asıl manasının "sertlik, katılık, kızgınlık ve şiddetli tepki" olduğunu belirtir. İbn Fâris, sert bir kayaya da bu kökten isim verildiğini hatırlatarak, kelimenin bu ayetin bağlamında ilahi adaletin, hakikati inatla reddedenlere karşı sergilediği o tavizsiz, sert ve kesin yargıyı etimolojik olarak karşıladığını söyler.
Toshihiko Izutsu, "ğ-d-b" kökünün Kur'an semantiğindeki dönüşümünü analiz eder. Izutsu, İslam öncesi Arap kabile kültüründe tamamen dürtüsel, kontrolsüz ve asabiyete dayalı bir öfke krizini tanımlayan bu dünyevi lügat anlamının, metnin kurgusunda bilinçli, ölçülü ve mutlak adalete dayanan teolojik bir ilahi tepkiye dönüştüğünü etimolojik olarak gösterir.
Azâbün (عَذَابٌ)
Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökeni bağlamında Sami dil ailesindeki akrabalıklara dikkat çeker. Jeffery, Aramice ve Süryanicede "azap, ceza" manalarına gelen kullanımların Arapçadaki "a-z-b" köküyle tarihsel bağını kurar. Ayetin bağlamında bu kelimenin, uhrevi ve kesinleşmiş bir yargısal cezalandırmayı ifade etmek üzere metne uyarlandığını iddia eder.
İbn Fâris, kelimenin Arapça "a-z-b" kökünden türediğini ve lügat temelinde "bir kimseyi niyetlendiği işten veya uykudan alıkoymak, engellemek, mahrum bırakmak" anlamlarını taşıdığını belirtir. İbn Fâris, kelimenin bu kök anlamı üzerinden, uhrevi cezanın kişiyi huzurdan, rahatlıktan ve ilahi rahmetten kesin olarak men eden ontolojik bir mahrumiyet durumu olduğunu lügat açısından doğrular.
Râgıb el-İsfahânî, "a-z-b" kökünün anlambilimsel çerçevesini incelerken, kelimenin "insanın hayat bağlarını ve bedensel bütünlüğünü bozan şiddetli acı" manasına geldiğini söyler. İsfahânî, bağlam içerisinde bu kelimenin, hakikate karşı direnenlerin kendi elleriyle hazırladıkları ve ilahi öfkenin somut bir sonucu olan o mutlak yıkımı etimolojik olarak tasvir ettiğini kaydeder.
Şedîd (شَدِيدٌ)
İbn Fâris, kelimenin "ş-d-d" köküne dayandığını ve asıl anlamının "bir şeyi sıkıca bağlamak, sağlamlaştırmak, katı ve zorlu olmak" olduğunu aktarır. İbn Fâris, "fa'îl" veznindeki bu sıfatın, bağlam içerisinde azabın gevşemez, hafiflemez ve insanın dayanma sınırlarını aşan o kopmaz, sıkı ve mutlak şiddetini etimolojik olarak pekiştirdiğini belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "ş-d-d" kökünün sözlükte "kuvvetli olmak, sert ve çetin olmak" manalarına geldiğini ifade eder. Ansiklopedi, kelimenin burada uhrevi cezanın niteliğini belirleyen temel bir lügat unsuru olduğunu ve azabın kaçılmazlığını ve yoğunluğunu etimolojik düzeyde resmettiğini kaydeder.
Yorum
Yorum