Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şûrâ Sûresi, 15. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şûrâ Sûresi, 15. Ayet

    فَلِذٰلِكَ فَادْعُۚ وَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَۚ وَلَا تَتَّبِعْ اَهْوَٓاءَهُمْۚ وَقُلْ اٰمَنْتُ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنْ كِتَابٍۚ وَاُمِرْتُ لِاَعْدِلَ بَيْنَكُمْۜ اَللّٰهُ رَبُّنَا وَرَبُّكُمْۜ لَـنَٓا اَعْمَالُنَا وَلَكُمْ اَعْمَالُكُمْۜ لَا حُجَّةَ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْۜ اَللّٰهُ يَجْمَعُ بَيْنَنَاۚ وَاِلَيْهِ الْمَص۪يرُۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Feliżâlike fed’u(s) vestakim kemâ umirt(e)(s) velâ tettebi’ ehvâehum(s) ve kul âmentu bimâ enzela(A)llâhu min kitâb(in)(s) ve umirtu li-a’dile beynekum(u)(s) (A)llâhu rabbunâ ve rabbukum(s) lenâ a’mâlunâ velekum a’mâlukum(s) lâhuccete beynenâ vebeynekum(u)(s) (A)llâhu yecme’u beynenâ ve-ileyhi-lmasîr(u)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "İşte bunun için sen çağrına devam et ve emrolunduğun gibi doğru çizgini sürdür. Onların arzularına uyma ve şöyle de: Ben Allah'ın indirdiği bütün kitaplara iman ettim ve bana aranızda âdil davranmam emredildi. Allah bizim de Rabb'imiz, sizin de Rabb’inizdir. Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız size. Sizinle bizim aramızda tartışmaya gerek yok. Allah hepimizi bir araya getirecektir. Dönüş ancak O’nadır."

      İşte bunun için sen çağrına devam et ve emrolunduğun gibi doğru çizgini sürdür. Bu âyetteki çağrına devam et ve doğru çizgini sürdür cümlesinin işaret ettiği anlama dair ihtilaf edilmiştir. îbn Abbâs’tan (r.a.) rivayet edildiğine göre bu âyet, sana indirilen bu Kur’ân ile çağrına devam et mânasına gelmektedir. Katâde de aynı şeyi söylemekte, bu Kuran ile davet et anlamını vermektedir. Şöyle de söylenmiştir; İşte bunun için sana kitap indirmeyi vâdetti, sen çağrına devam et. Bazıları, insanları bu kitaba çağır diye mâna verdi. Bütün peygamberler tevhide davet için gönderildi, sen de tevhide çağır, anlamı da verilmiştir. Bazıları da şöyle dedi: İşte bunun için, yani Allah'ın peygamberleri gönderdiği tevhit inancına insanları çağırmaya devam et. Yani onları, peygamberlerin gönderiliş sebebi olan tevhide çağır! En doğrusunu Allah bilir.

      İstikamet

      Emrolunduğun gibi doğru çizgini sürdür. Bu cümle, daha önce geçen İlâhî emrin de istikamet üzere yürümek olduğuna işaret eder. Sonra burada bahsedilen istikamet kelimesinden maksat, ilâhı risâleti insanlara tebliğ etmektir, Bu kelime, Allaha ibadet ve itaat anlamına da gelebilir. İstikamet, Allah’ın birliği ve insanları o inanca çağırmak mânasına da gelebilir. En doğrusunu Allah bilir. Son iki yorum dikkate alındığında, ‘‘Senin yanında hak yola dönenlerle birlikte” mealindeki âyet-i kerîmeye göre istikamet, Hz. Peygamber’in yanında hak yola dönenler için de emir mahiyetindedir. En doğrusunu Allah bilir.

      Onların arzularına uyma! Yani tevhide davet etmeyi bırakma! Çünkü tevhide daveti bırakmak, kâfirlerin arzusudur. Bu ifade, davet ettiği konularda onların arzusuna uymaktan sakınması anlamına da gelebilir, çünkü kâfirlerin arzulan, davet ettiği konuda onların ileri sürdükleri şirke uymasıdır. En doğrusunu Allah bilir.

      Şöyle de: Ben Allah’ın indirdiği bütün kitaplara iman ettim. Cenâb-ı Hak ona, insanların bütün kitaplara imanda kendisine muvafakat etmeleri için, Allah’ın indirdiği bütün kitaplara iman ettiğini onlara haber vermesini emretmektedir. Çünkü o kâfirlerin bir kısmı kitaplara iman ediyor, bir kısmı ise inkâr ediyordu.

      Bana aranızda âdil davranmam emredildi. Bu âyet, farklı mânalarda yorumlanabilir. Birincisi, aranızda hüküm verirken âdil davranmakla, yani aranızda âdil hüküm vermekle emrolundum. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun!". Bana aranızda Adil davranmam emredildi cümlesi, Allah'ın birliğine ve dinine davetle âdil olmak mânasına da gelebilir. Davette adalet, onları Allah tarafından emredilen dine davet etmektir. Bu âyet, aranızda âdil olmakla, yani eşit davranmakla emredildim anlamına da gelebilir. Sonra onları davet edeceği tevhidin nitelemesini yapmaktadır: Allah bizim de Rabb'imiz, sizin de Rabb’inizdir. Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız size. Bu âyet de iki şekilde yorumlanır. Birincisi, minnetsizlik ve bir anlamda meydan okumak mânasına gelir. Nitekim başka bir âyette ‘‘.Sizin dininiz size, benim dinim banadır" buyurmaktadır. Bu söz, her türlü deliller ve kanıtlardan sonra onlara fayda vermeyeceği anlaşılınca ve onların iman etmelerinden ümit kestiklerinde söylenmiştir. İkincisi, bu sözle, biz sizin yaptıklarınızla sorguya çekilmeyeceğiz, sizde bizim yaptıklarımızla sorgulanmayacaksınız denilmektedir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Söz dinlemezseniz onun (peygamberin) sorumluluğu ona, sizin sorumluluğunuz da size aittir”.

      Sizinle bizim aramızda tartışmaya gerek yok. Yani benim söyleyeceğim ve sizi davet edeceğim başka bir delil kalmadı, hepsini önünüze koydum. Bu konuda benim size gösterebileceğim başka bir delilim yoktur. Bu âyet, aramızda tartışmaya gerek yok anlamına da gelebilir. İş bu noktaya geldikten sonra artık tartışmamızın anlamı yok. Sonra Cenâb-ı Hak, Allah hepimizi bir araya getirecektir, yani Ahirette hepimizi toplayacaktır buyurdu. Dönüş ancak O’nadır.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Fâd'u (فَادْعُ)


        İbn Fâris, kelimenin "d-a-v" kökünden türediğini ve lügat temelinde "çağırmak, nida etmek, birini bir işe veya yere davet edip kendine doğru çekmek" manalarını barındırdığını belirtir. İbn Fâris'in etimolojik tahliline göre bu emir fiili, bağlam içerisinde pasif bir temenniyi değil; muhatapları inançtaki ayrılıklardan sıyırarak mutlak tevhide ve tek bir din çatısı altında toplanmaya çağıran, kararlı, yüksek sesli ve aktif bir ilahi misyonu ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "d-a-v" kökünün anlambilimsel çerçevesini incelerken, bu fiilin "birinin dikkatini celbetmek ve onu ısrarla bir hakikate yönlendirmek" olduğunu söyler. İsfahânî, bağlam içerisinde kelimenin, geçmiş peygamberlerin mirası olan o tek ve sarsılmaz inanç sistemine yönelik peygamberane bir daveti etimolojik olarak taşıdığını; kelimenin içyapısındaki süreklilik vurgusunun, bu eylemin hiçbir şart altında kesintiye uğramaması gerektiğini gösterdiğini kaydeder.

        Toshihiko Izutsu, "d-a-v" kökünün semantik evrimini bedevi kabile yaşantısı üzerinden analiz eder. Izutsu, İslam öncesi dönemde kabile mensuplarını savaşa veya yardımlaşmaya (asabiyet/hilf) çağırmak için kullanılan bu dünyevi lügat anlamının, metnin örgüsü içinde yepyeni ve teolojik bir boyuta taşındığını belirtir. Kelime, kabilevi bağları aşarak insanlığı evrensel bir ahlak ve inanç sözleşmesine davet eden en temel dini terminolojiye dönüşmüştür.
        Vestekim (وَاسْتَقِمْ)


        İbn Fâris, kelimenin "k-v-m" köküne dayandığını ve asıl anlamının "bir şeyin dümdüz, pürüzsüz bir şekilde ayakta durması, doğrulması ve değerini bulması" olduğunu aktarır. İbn Fâris, kelimenin "istif'al" babındaki bu emir formunun (istekim), muhatabın dışarıdan gelen her türlü sarsıcı etkiye ve sapma talebine karşı, kendi inançsal ve pratik duruşunu tavizsiz bir düzlükte, dik ve sarsılmaz bir biçimde korumasını etimolojik olarak emrettiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "k-v-m" kökünün lügat manasını "ifrat ve tefritten uzak, itidalli ve dosdoğru bir çizgi üzerinde sebat etmek" olarak açıklar. İsfahânî'ye göre bu kelime, davet eyleminin hemen ardından gelerek, söylemin eylemle bütünleşmesini şart koşar; etimolojik olarak hakikat üzerinde bükülmeden yürümenin ve inançta istikrar sağlamanın ontolojik zorunluluğunu ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "k-v-m" kökünden türeyen "istikamet" kavramının sözlükte "doğruluk, dürüstlük ve haktan sapmamak" manalarına geldiğini ifade eder. Ansiklopedi, kelimenin burada hem peygamberin şahsi duruşunu hem de temsil ettiği ilahi mesajın bozulmaz düzlüğünü etimolojik bir netlikle ortaya koyduğunu ve her türlü zihinsel/eylemsel eğriliği lügat düzeyinde reddettiğini kaydeder.
        Ehvâehüm (اَهْوَٓاءَهُمْ)


        İbn Fâris, kelimenin "h-v-y" kökünden geldiğini ve temel anlamının "yukarıdan aşağıya düşmek, boşluk ve temelsiz bir şekilde körü körüne meyletmek" olduğunu belirtir. İbn Fâris, lügatteki bu "boşluk ve düşüş" anlamının, bağlam içerisinde insanların hakikate dayanmayan, tamamen nefsi, bencil ve altı boş arzularını tanımlamak üzere etimolojik bir metafora dönüştüğünü; bu arzulara uymanın kişiyi ontolojik bir çöküşe sürükleyeceğini söyler.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "h-v-y" kökünü nüzul dönemi sosyolojisi ve muhatap kitlenin yapısı bağlamında inceler. Öztürk, kelimenin çoğul (ehvâ) formunda kullanılmasının, Mekke müşriklerinin veya farklı inanç gruplarının sahip olduğu o parçalı, tutarsız ve her kabilenin kendi çıkarına göre şekillendirdiği keyfi inanç algılarını resmettiğini belirtir. Kelimenin etimolojisi, tek ve sarsılmaz vahye karşı, toplumun çok parçalı ve temelsiz heveslerini deşifre eder.

        Dücane Cündioğlu, "h-v-y" kökünü varoluşsal bir yaklaşımla ele alır. Cündioğlu, bu kelimenin lügatindeki "boşluk (heva)" vurgusunun derin bir felsefi anlama sahip olduğunu belirtir. Ona göre "heva", insanın varoluşsal bir dayanağı olmadan kendi zihninde ürettiği illüzyonlardır; bu bağlamda elçinin onların hevalarına uymaktan men edilmesi, hakikatin o katı, boşluk kabul etmez zeminine köken bilimsel bir çağrıdır.
        Lia'dile (لِاَعْدِلَ)


        İbn Fâris, kelimenin "a-d-l" kökünden türediğini ve asıl manasının "iki şeyi birbirine denk kılmak, ortalamak, haksızlığı gidererek pürüzleri düzeltmek" olduğunu aktarır. İbn Fâris'in etimolojik tahliline göre bu fiil, tarafgirliğin ve duygusal eğilimlerin tamamen dışlandığı, hak terazisinin taraflar arasında hiçbir sapma olmaksızın eşitlendiği mutlak bir yasal ve ahlaki eylemi ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "a-d-l" kökünün anlamsal özünde "bölüşümde ve hükümde eşit pay vermek, dengeyi tesis etmek" yattığını söyler. İsfahânî, bağlam içerisinde elçiye verilen "aranızda adalet yapmaya emrolundum" görevinin, kelimenin kökündeki bu dengeleme işlevi üzerinden, toplumdaki tüm sınıf, kabile ve inanç farklılıklarını aşan evrensel bir hukuk anlayışını etimolojik olarak şart koştuğunu kaydeder.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "a-d-l" kökünü klasik Arap toplumunun kabilevi hiyerarşisi (asabiyet) ekseninde inceler. Aydar, soy ve güce dayalı bir üstünlük sisteminin hâkim olduğu Hicaz bölgesinde, bu kelimenin herkesi aynı yasal düzleme çeken radikal bir eşitlik ilkesi getirdiğini belirtir. Etimolojik olarak kelime, düşmanlar da dâhil olmak üzere herkes için işleyen tarafsız bir sosyal düzenin lügatsel inşasıdır.
        Huccete (حُجَّةَ)


        İbn Fâris, kelimenin "h-c-c" köküne dayandığını ve temel anlamının "bir şeye kastetmek, yönelmek, delil getirerek karşısındakini mağlup etmek" olduğunu belirtir. İbn Fâris, lügatte tartışmayı kesin olarak bitiren güçlü ve sarsılmaz kanıt manasına gelen bu kelimenin, bağlam içerisinde olumsuzlanarak (lâ huccete), hakikat bunca açıklıkla ortaya konduktan sonra taraflar arasında tartışılacak, çekişilecek veya savunulacak hiçbir meşru zeminin kalmadığını etimolojik olarak ilan ettiğini söyler.

        Arthur Jeffery, kelimenin saf Arapça bir kökten gelmekle birlikte, Sami dil ailesindeki hukuki ve teolojik kavramlarla etkileşimine dikkat çeker. Jeffery, Aramice ve Süryanicede "haggeta" veya "hagga" kelimelerinin mahkeme dilinde bağlayıcı argüman ve yasal savunma anlamı taşıdığını; bu kelimenin Arapçadaki "h-c-c" köküyle formüle edilerek, inananlar ile inkârcılar arasındaki teolojik davanın artık kapandığını gösteren yasal bir terminoloji olarak kullanıldığını savunur.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "h-c-c" kökünün sözlükte "kesin delil, kanıt, hasmı susturan argüman" manalarına geldiğini ifade eder. Ansiklopedi, kelimenin buradaki kullanımının, inanç meselesinin artık lafzi bir çekişme (mücadele) konusu olmaktan çıktığını; herkesin kendi amelinin sorumluluğunu taşıdığı ontolojik bir ayrışma noktasına gelindiğini lügat bilimi açısından kesinleştirdiğini kaydeder.
        El-Mesîr (الْمَصٖيرُ)


        İbn Fâris, kelimenin "s-y-r" kökünden türediğini ve asıl manasının "bir halden başka bir hale geçmek, bir istikamete doğru gidip nihai varış noktasına ulaşmak" olduğunu aktarır. İbn Fâris, kelimenin ism-i mekân/masdar formundaki bu kullanımının, evrendeki tüm hareketliliğin, eylemin ve tartışmanın eninde sonunda tek bir ilahi merkeze varıp duracağını ve dönüşümünü tamamlayacağını etimolojik olarak ifade ettiğini belirtir.

        Dücane Cündioğlu, "s-y-r" kökünü varoluşsal bir okumayla ele alır. Cündioğlu, "mesîr" kelimesinin sadece fiziksel bir mekâna doğru atılan adımlar silsilesi olmadığını; varlığın başlangıcından sonuna kadar süren ontolojik bir akış, bir "oluş" ve aslına dönerek tamamlanma süreci olduğunu vurgular. Etimolojik köken, dünyevi ayrılıkların ilahi huzurda son bulacağı o mutlak eskatolojik durağı resmeder.

        Angelika Neuwirth, kelimenin "s-y-r" kökünü Geç Antik Çağ'ın edebi ve retorik yapısı içerisinde değerlendirir. Neuwirth, bu tür "dönüş ve varış" bildiren kelimelerin, kutsal metinlerde pasajı kapatan ve dinleyiciyi ahiret (eskatoloji) uyarısıyla baş başa bırakan standart ve güçlü bir yapısal mühür işlevi gördüğünü; bu sayede metnin dünyevi ihtilafları aşkın bir yargı gününe havale ettiğini savunur.

        Yorum

        İşleniyor...
        X