وَمَا تَفَرَّقُٓوا اِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَهُمُ الْعِلْمُ بَغْياً بَيْنَهُمْۜ وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى لَقُضِيَ بَيْنَهُمْۜ وَاِنَّ الَّذ۪ينَ اُو۫رِثُوا الْكِتَابَ مِنْ بَعْدِهِمْ لَف۪ي شَكٍّ مِنْهُ مُر۪يبٍ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şûrâ Sûresi, 14. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: kıskançlık, ilahi karar, şura suresi, şura suresi 14. ayet, ilim, şura 14, ayrılık, şüphe, rab, kitap, ecel
-
"Onlar (peygamberlerin muhatapları), özellikle kendilerine dine dair bilgi geldikten sonra aralarındaki kıskançlık yüzünden bölünüp parçalandılar. Rabb’in tarafından belirli bir süre tanıma sözü verilmemiş olsaydı, aralarında hemen hüküm verilir, iş bitirilirdi. Onlardan sonra kitaba vâris kılınanlar da onun hakkında derin bir şüphe içine düşmüşlerdir."
Onlar, özellikle kendilerine dine dair bilgi geldikten sonra bölünüp parçalandılar. Bu İlâhî beyan da farklı şekillerde yorumlanır. Birincisi, onlar, salât ve selâmın en faziletlisi üzerine olsun Muhammed aleyhisselâmın peygamber olduğuna dair kendi kitaplarında bilgi bulunduğu halde yine de onun hakkında ayrılığa düştüler, çünkü kendi kitaplarında bulunan onun niteliklerini ve vasıflarını inkâr ediyorlardı. İşte bundan dolayı onlar bölünüp parçalandılar; bazıları kitaplarında gördüklerine bakarak ona iman etti, bazıları ise kitaplarında bulunan onun vasıflarını ve niteliklerini tahrif ederek inkâr etti. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, onlar kendilerine ilim geldikten, Cenâb-ı Hakk’ın Nuh’a ve bahsettiği diğer peygamberlere buyurduğu dini Muhammed aleyhisselâm onlara getirdikten sonra, Hz. Muhammed’in (s.a.) getirdiği din konusunda bölünüp parçalandılar. Diğer bir ihtimal da şudur; Onlar, peygamberlerin hak ve bütün peygamberlerin Allah tarafından gönderildiğine dair bilgi kendilerine geldikten sonra onlara inanmak ve inkâr etmek konusunda ayrılığa düştüler; aralarındaki kıskançlık yüzünden bazılarına iman ettiler, bazılarını da inkâr ettiler. Başka bir ihtimal da şudur: Onlar, bölünüp parçalanmanın sapıklık ve helâk sebebi olduğuna dair bilgi kendilerine geldikten sonra bölünüp parçalandılar. Yani bölünüp dağılmanın dalâlet ve helâk sebebi olduğu bilgisi onlara geldiği halde yine bölünüp parçalandılar. En doğrusunu Allah bilir.
Aralarındaki kıskançlık yüzünden... Onlar, kendi kitaplarında niteliklerini ve vasıflarım gördükleri peygamberin kendi içlerinden gönderileceğini zannettikleri için Resûlullah (s.a.) gönderilmeden önce ona inanıyorlardı, fakat kendilerinin dışında birinin peygamber gönderildiğini gördüklerinde onu kıskandılar ve inkâr ettiler. Bu bakımdan âyetteki “bağyen” (بَغْيًا) kelimesi kıskançlık anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir. Ancak bu kelime, onlar arasındaki tefrika dikkate alındığında düşmanlık ve zulüm mânasına da gelir,
Rabb’in tarafından belirli bir süre tanıma sözü verilmemiş olsaydı, aralarında hemen hüküm verilir, iş bitirilirdi. Yani Rabb’in tarafından verilmiş, onlardan azabı belli bir vakte kadar erteleme sözü olmasaydı, sözü edilen azap hemen başlarına gelirdi. En doğrusunu Allah bilir.
Onlardan sonra kitaba vâris kılınanlar. Yani Cenâb-ı Hakk’ın bahsettiği peygamberlerden sonra kendilerine kitap verilenler de Onun hakkında derin bir şüphe içine düşmüşlerdir. Allah onların, peygamberlerin getirdikleri vahiyler konusunda derin bir şüphe içinde olduklarını haber vermektedir. Ancak bu konuda onlar düşünmedikleri ve tefekkürde bulunmadıkları için şüphelerinde mâzur görülmediler. Eğer düşünüp tefekkür etselerdi, hak ortaya çıkar ve gerçeği görürlerdi. Dolayısıyla şüphe ve tereddüt içinde kalmaları onlar için mazeret sayılmamıştır. Çünkü eğer düşünüp tefekkür etselerdi, gerçeği bütün açıklığıyla göreceklerdi.
Yorumu Yorumla
-
Teferrekû (تَفَرَّقُوا)
İbn Fâris, kelimenin "f-r-k" kökünden türediğini ve asıl manasının "bir şeyi diğerinden ayırmak, araya mesafe koymak ve bölmek" olduğunu belirtir. İbn Fâris'in etimolojik analizine göre kelimenin "tefe'ul" babındaki bu kullanımı, dışarıdan gelen bir zorlamadan ziyade, topluluğun kendi iç dinamikleriyle, aktif ve eylemsel bir biçimde kasıtlı olarak gruplara, fırkalara ayrılma sürecini lügat açısından kesin bir dille ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "f-r-k" kökünün "bütünlüğün ve vahdetin zıddı olan her türlü zihinsel ve fiziksel parçalanma" manasına geldiğini söyler. İsfahânî, bağlam içerisinde bu kelimenin, dini birliğin korunması emrine rağmen muhatapların kendi hevalarıyla inançsal bir dağılma yaşamalarını etimolojik olarak tasvir ettiğini vurgular.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "f-r-k" kökünün sözlükte "ayrılığa düşmek, fırkalaşmak" manalarına geldiğini ifade eder. Ansiklopedi, kelimenin burada dinin tek ve evrensel yapısına karşı, insanların bencil eğilimleriyle icat ettikleri mezhepsel ve hizipsel bölünmeleri etimolojik düzeyde resmettiğini kaydeder.
El-İlm (الْعِلْمُ)
İbn Fâris, kelimenin "a-l-m" köküne dayandığını ve temel anlamının "bir şeyin hakikatini idrak etmek, onu şüpheden arındıracak kesin bir iz ve nişane bırakmak" olduğunu belirtir. İbn Fâris, kelimenin bu ayetin örgüsü içinde salt dünyevi bir malumatı değil, peygamberler aracılığıyla gelen ve mazeretleri ortadan kaldıran mutlak, net ve kesin ilahi vahyi etimolojik olarak karşıladığını ifade eder.
Toshihiko Izutsu, "a-l-m" kökünün Kur'an semantiğindeki işlevini analiz ederken, kelimenin etimolojik evrimine dikkat çeker. Izutsu, ayetin bağlamında fırkalaşmanın cehaletten (bilgisizlikten) değil, tam aksine bu "kesin bilginin" (vahyin) gelmesinden sonra yaşanmasının, insan doğasındaki inat ve kibrin ontolojik boyutunu lügat üzerinden sarsıcı bir biçimde ortaya koyduğunu vurgular.
Bağyen (بَغْيًا)
İbn Fâris, kelimenin "b-ğ-y" kökünden geldiğini ve asıl anlamının "bir şeyi talep etmek, sınırı aşmak, haksızlık ve taşkınlık yapmak" olduğunu aktarır. İbn Fâris'in etimolojik tahliline göre bu kelime, bağlam içerisinde dinin parçalanmasının altında yatan asıl psikolojik ve sosyolojik nedeni, yani gruplar arası hasedi, tahakküm arzusunu ve haddi aşmayı lügat bilimi açısından ispatlar.
Râgıb el-İsfahânî, "b-ğ-y" kökünün anlamsal özünde "hakkı olmayan bir şeyi zorla ele geçirme arzusu ve adaletin sınırlarını ihlal" yattığını söyler. İsfahânî, ilmin gelmesinden sonra yaşanan ihtilafın entelektüel bir arayış olmadığını; etimolojik olarak tamamen kıskançlık, rekabet ve dünyevi üstünlük (bağy) güdüsüyle gerçekleştiğini analiz eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul dönemi Arap toplumundaki karşılığına odaklanarak "b-ğ-y" kökünü inceler. Öztürk, bu kelimenin Hicaz bölgesinde "kabileler arası güç zehirlenmesi, siyasi ve sosyal hegemonya kavgası" şeklindeki yerleşik lügat anlamını koruduğunu; ayetin kurgusunda ise dini metinleri kendi menfaatleri doğrultusunda eğip büken ruhban sınıflarının veya grupların dünyevi ihtiraslarını resmettiğini belirtir.
Kelimetün (كَلِمَةٌ)
Arthur Jeffery, kelimenin kökeni bağlamında sadece saf Arapça bir etimolojiyle yetinmez; Sami dil ailesindeki akrabalıklara dikkat çeker. Jeffery, Aramice ve Süryanicede "konuşma, söz, ferman" manalarına gelen "kalma" veya "milleta" kelimelerinin Arapça "k-l-m" köküyle tarihsel bağını kurar. Ayetin bağlamında bu kelimenin basit bir "söz" değil, ilahi otoritenin cezayı ertelemeye yönelik bağlayıcı ve nihai bir fermanını/hükmünü ifade ettiğini iddia eder.
Dücane Cündioğlu, "k-l-m" kökünü varoluşsal bir okumayla ele alır. Cündioğlu, bu ifadenin lügat temelindeki "söz/kelam" anlamının, burada fiziksel bir sese değil, ontolojik bir yasaya karşılık geldiğini belirtir. Ona göre "geçmiş bir kelime", ilahi iradenin olayların akışına koyduğu şaşmaz kuralı ve varoluşsal takvimi etimolojik olarak simgeler.
Ecelin (أَجَلٍ)
İbn Fâris, kelimenin "e-c-l" kökünden türediğini ve temel anlamının "bir şeyin vakti, sınırlandırılmış zaman dilimi ve son durak" olduğunu belirtir. İbn Fâris, kelimenin bağlam içerisinde ilahi azabın veya hesabın tesadüfi olmadığını; başından beri belirlenmiş, ölçülmüş ve hikmetle tayin edilmiş mutlak bir zamansal sınırı etimolojik açıdan ifade ettiğini kaydeder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "e-c-l" kökünün sözlükte "vakit, süre, bir şeyin tayin edilmiş son anı" manalarına geldiğini ifade eder. Ansiklopedi, kelimenin "müsemmâ" (belirlenmiş) sıfatıyla birlikte kullanımının, insanların ihtilaflarının cezasız kalmayacağını, ancak bu yargılamanın etimolojik olarak rastgele değil, ilahi takvimdeki o değişmez süre dolduğunda gerçekleşeceğini lügat bilimi açısından doğruladığını belirtir.
Ûrisû (اُورِثُوا)
İbn Fâris, kelimenin "v-r-s" köküne dayandığını ve asıl manasının "bir malın, makamın veya değerin, asıl sahibi ayrıldıktan sonra geride kalanlara geçmesi" olduğunu aktarır. İbn Fâris, kelimenin meçhul (edilgen) kalıptaki bu kullanımının, sonraki nesillerin ilahi kitabı kendi çabaları, bedelleri veya arayışlarıyla değil; atalarından kalan sıradan ve zahmetsiz bir miras gibi devraldıklarını etimolojik olarak vurguladığını söyler.
Râgıb el-İsfahânî, "v-r-s" kökünün anlambilimsel çerçevesini incelerken, bu mirasın bedelsizliğine dikkat çeker. İsfahânî, bağlam içerisinde kitabın (Tevrat, İncil veya ilahi bilginin) "miras bırakılması" eyleminin, muhatapların metne karşı yabancılaşmasını ve onu özümseyememelerini köken bilimsel olarak açıkladığını ifade eder. Miras, çaba gerektirmediği için kıymeti bilinmeyen bir nesneye dönüşmüştür.
Şekkin (شَكٍّ)
İbn Fâris, kelimenin "ş-k-k" kökünden geldiğini ve asıl anlamının "bir şeyi delmek, içine girmek veya iki nesneyi birbirine raptetmek" olduğunu belirtir. İbn Fâris'in etimolojik tahliline göre bu kelime, lügatte insanın iki farklı düşünce veya ihtimal arasında sıkışıp kalmasını, zihinsel bir yarığı ve kesinliğe ulaşamayan o kararsızlık halini kusursuz bir biçimde resmeder.
Toshihiko Izutsu, "ş-k-k" kökünün epistemolojik boyutunu analiz eder. Izutsu, ayetin bağlamında kutsal metni miras alan nesillerin, vahyin hakikati karşısında yaşadıkları derin bilişsel sarsıntıyı ve inançsal zemin kaybını bu kelime üzerinden okur. Etimolojik olarak kelime, kalbin sükûnet bulamaması ve mutlak bilgiye sırt çevrilmesi sonucunda içine düşülen zihinsel kaosu tanımlar.
Mürîb (مُرٖيبٍ)
İbn Fâris, kelimenin "r-y-b" kökünden türediğini ve asıl manasının "bir şeyin insanda oluşturduğu endişe, kaygı, töhmet ve huzursuzluk" olduğunu aktarır. İbn Fâris, bu kelimenin sıradan bir bilgisizlik (cehl) olmadığını; içinde kötü zannın, suçlamanın ve psikolojik düğümlerin barındığı zehirli bir şüphe türünü etimolojik olarak imlediğini belirtir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin "r-y-b" kökünü metnin retorik yapısı içinde, kendinden hemen önce gelen "şekk" kelimesiyle karşılaştırmalı olarak ele alır. Bintü'ş-Şâtı, "şekk" kelimesinin zihinsel bir kararsızlığı anlattığını, "mürîb" kelimesinin ise bu kararsızlığın ruhta yarattığı o karanlık, yıpratıcı ve sancılı kaygı durumunu ifade ettiğini vurgular. Etimolojik köken, kitabı miras alanların iç dünyalarındaki hastalıklı ve düşmanca şüpheyi en yoğun lügat formuyla dışa vurur.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla