Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şûrâ Sûresi, 12. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şûrâ Sûresi, 12. Ayet

    لَهُ مَقَال۪يدُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيَقْدِرُۜ اِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Lehu mekâlîdu-ssemâvâti vel-ard(i)(s) yebsutu-rrizka limen yeşâu veyakdir(u)(c) innehu bikulli şey-in ‘alîm(un)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Göklerin ve yerin anahtarları O’nundur. Rızkı dilediğine bol, dilediğine de ölçülü verir. Çünkü O her şeyi bilmektedir."

      Haberi Sıfatların Tevili

      Göklerin ve yerin anahtarları O’nundur. Allah başka âyetlerde şöyle buyurmaktadır: “Gaybm anahtarları Allah’ın yanındadır”, “Göklerin ve yerin hâzineleri Allah’ındır”, “Bütünüyle varlığın yönetimi O’nun elindedir”. Bu mânada başka âyetler de vardır. Bu âyetlerde Allah mefâlih (anahtarlar), mekâlîd (anahtarlar) ve hazâin (hazineler) kelimelerini kullanmakta ve onları kendi zatına nispet etmektedir. Bu kelimeler Allaha nispet edildiğinde insanların ondan anladıkları mâna ile yaratılanlara nispet edildiğinde anladıkları mâna aynı değildir. Aksine yaratılanlara nispet edildiğinde anladıkları mânayı, Allah Teâla'ya nispet edildiklerinde anlamazlar. Aynı şekilde "Bütünüyle varlığın yönetimi O'nun elindedir”, "O’nun iki eli de açıktır”, "Kendi ellerimle yarattığım halde büyüklük mü taslıyorsun” ve benzeri ilâhî beyanlarda geçen ve el anlamına gelen “yed” (يَد) kelimesi Allah’a nispet edildiğinde ve yaratılanlara nispet edildiğinde aynı mânayı anlamaları doğru değildir. Cenâb-ı Hak anahtarları ve hâzineleri kendi zatına nispet etmektedir, çünkü yaratılanlar arasında meçhul olan ve görülmeyen her şey, İnsanların zihninde, ancak kullandığı anahtar ve hazine kelimeleri ile canlandırılır. Buna göre Allah el ve diğer uzuvları kendine nispet etmektedir, çünkü dünyada her şey e] ile verilir el ile alınır, el ile kazanılır ve yapılmak istenen her şey el ile yapılın işte dünyada vermek, almak gibi bütün fiillerin el ile yapıldığından kinaye olarak Allah da eli kendi zatına nispet etmektedir. Başarıya ulaştıran sadece Allah’tır.

      Rızkı dilediğine bol, dilediğine de Ölçülü verir. Bu âyet, Mûtezile’nin iddiasına aykırı bir mânaya işaret etmektedir. Çünkü sözü edilen rızık çeşitli anlamlara gelir. Birincisi, Cenâb-ı Hakk’ın şu âyet-i kerimede belirttiği üzere yağmur mânasına gelir: “Rızkınız ve size vâdedilenler göktedir”. İkincisi, kazandıkları dünya varlığı mânasına gelir. Üçüncüsü, Allah’ın insanlar için yarattığı menfaatler anlamına gelir. Hiç şüphe yok ki insanların sahip olduğu dünya varlığı ve elde ettikleri menfaatler, onların kendi gayretlerinin ve kazançlarının eseridir. Fakat Allah Rızkı dilediğine bol, dilediğine de ölçülü verir buyurarak, vermeyi ve vermemeyi kendi zatına nispet etmektedir. Bu âyet, o rızıklarda Allah’ın yaratması ve yönetimi bulunduğuna işaret eder. Bundan maksat da rızıklan kazanmalarını sağlayan vesileleri yaratmasıdır. En doğrusunu Allah bilir. Çünkü O her şeyi bilmektedir. Bu âyetin tefsiri daha önce geçmişti.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Mekâlîdü (مَقَالِيدُ)


        El-Cevâlîkî, kelimeyi Arapçalaşmış yabancı sözcükler (muarreb) bağlamında ele alır. Klasik Arap dilbilimcilerinin bu kelimenin kökeni hakkındaki tartışmalarına değinerek, sözcüğün aslen Farsça "kilîd" (anahtar) kelimesinden geldiğini ve çoğul formuyla Arapça morfolojisine uyarlanarak "mekâlîd" şeklini aldığını belirtir. Etimolojik olarak bu kullanım, evrenin mutlak kontrolünün ve hazinelerinin yegâne sahibini ifade eder.

        Arthur Jeffery, kelimenin saf Arapça bir kökten türetilmediği görüşünü destekler. Jeffery, Orta Farsça (Pehlevice) kökenli bu kelimenin, İslam öncesi dönemde Hîre bölgesi ve ticaret yolları vasıtasıyla Arap Yarımadası'na girerek kültürel ve dilsel hafızaya yerleştiğini savunur. Ayetin bağlamında bu alıntı kelime, göklerin ve yerin kilitlerini/anahtarlarını elinde tutan ilahi otoritenin kozmik egemenliğini lügat düzeyinde resmeder.

        İbn Fâris, kelimenin kökenini Arapça "k-l-d" harflerine dayandırmaya çalışır. Bu kökün temel anlamının "boyuna takılan gerdanlık, bir şeyi dolamak veya bir işin sorumluluğunu boynuna almak" olduğunu ifade eder. İbn Fâris, kelimenin "anahtar" manasında kullanımının, hazinelerin ve mülkün sorumluluğunun/yönetiminin doğrudan mutlak otoritenin boynunda (uhdesinde) olmasını simgeleyen etimolojik bir mecaz olabileceğini kaydeder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, sözcüğün kökeniyle ilgili hem Farsça alıntı tezlerine hem de Arapça "k-l-d" kökünden (taklit/boyna geçirme) türeme ihtimallerine yer verir. Ansiklopedi, etimolojik temeli ne olursa olsun, kelimenin lügatte "anahtarlar ve hazineler" anlamına geldiğini ve bağlam içerisinde göklerin ve yerin idaresindeki mutlak, devredilemez tasarruf yetkisini anlattığını belirtir.
        Yebsütu (يَبْسُطُ)


        İbn Fâris, kelimenin "b-s-t" kökünden türediğini ve asıl anlamının "bir şeyi açmak, yaymak, genişletmek ve uzatmak" olduğunu belirtir. İbn Fâris'in etimolojik tahliline göre bu kelime, bağlam içerisinde ilahi iradenin rızkı ve nimetleri hiçbir kısıtlamaya veya fiziki engele takılmadan dilediği kimselere doğru bolca açmasını ve genişletmesini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "b-s-t" kökünün anlamsal özünde "daralma ve sıkışmanın zıddı olan ferahlık ve genişlik" yattığını söyler. İsfahânî, kelimenin bu eylemsel formunun, yeryüzündeki nimet dağılımında yaratıcının mutlak cömertliğini ve dilediği varlıklar üzerindeki maddi/manevi açılımı etimolojik bir dinamizmle karşıladığını açıklar.

        Dücane Cündioğlu, "b-s-t" kökünü varoluşsal bir okumayla ele alır. Cündioğlu, bu fiilin etimolojik olarak sadece maddi bir gıda veya servet genişliğini değil; insanın hayattaki imkânlarının, ufkunun ve varoluşsal alanının ilahi bir inisiyatifle dışa doğru açılmasını (inbisat) simgelediğini vurgular.
        Er-Rizka (الرِّزْقَ)


        İbn Fâris, kelimenin "r-z-k" kökünden geldiğini ve temel anlamının "kendisiyle faydalanılan nasip, pay, ihsan edilen her türlü nimet" olduğunu aktarır. İbn Fâris, lügatte bu kelimenin devamlılık ve kesintisizlik barındırdığını, ayetin bağlamında ise canlıların hayatta kalmasını sağlayan her türlü maddi ve manevi tahsisatın ilahi merkezden belirlendiğini etimolojik olarak ifade ettiğini söyler.

        Arthur Jeffery, kelimenin köken bilimi açısından Sami dil ailesine ve komşu kültürlere uzanan bağlarına dikkat çeker. Jeffery, Orta Farsçadaki "rōzîg" (günlük yiyecek, tayın) kelimesinin veya Süryanicedeki benzer kullanımların Arapçaya geçerek "r-z-k" kökünü oluşturduğunu savunur. Ona göre kelime, etimolojik olarak günlük tahsis edilen yaşamsal payı ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, "r-z-k" kökünün Kur'an semantiğindeki büyük dönüşümünü analiz eder. Izutsu, İslam öncesi Arap toplumunda şans veya kabilevi yağma (ganimet) kültürüyle elde edilen maddi unsurların, bu bağlamda tamamen teolojik bir boyuta taşındığını belirtir. Kelime, artık tesadüfi bir payı değil, göklerin ve yerin anahtarlarını elinde tutan aşkın bir failin bilinçli ve düzenli tahsisatını (rızık) anlambilimsel olarak tanımlar.
        Yakdiru (يَقْدِرُ)


        İbn Fâris, kelimenin "k-d-r" kökünden türediğini ve asıl manasının "bir şeyin sonunu ve sınırını belirlemek, ölçüye vurmak ve daraltmak" olduğunu belirtir. İbn Fâris, kelimenin bağlam içerisinde "yebsütu" (genişletme) fiilinin tam zıddı olarak konumlandığını ve rızkın rastgele bir kesintisini değil, mutlak otoritenin hikmetine dayalı, ölçülü ve bilinçli bir kısıtlamayı/daraltmayı etimolojik açıdan ifade ettiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "k-d-r" kökünün lügat manasını "eşyayı hak ettiği miktar ve ölçüde var etmek veya tutmak" olarak detaylandırır. İsfahânî, bu kelimenin burada sıradan bir cimrilik veya mahrum bırakma (men) olmadığını; aksine her varlığın taşıyabileceği kapasiteye göre ilahi irade tarafından yapılan ince bir ontolojik ölçümlendirmeyi ve kısıtlamayı anlattığını vurgular.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "k-d-r" kökünü nüzul dönemi sosyolojisi üzerinden inceler. Öztürk, Hicaz toplumundaki sosyoekonomik eşitsizliklerin ve zenginlik-fakirlik kutuplaşmasının, bu fiil üzerinden yepyeni bir teolojik zemine oturtulduğunu belirtir. Etimolojik olarak ölçü koymak ve daraltmak anlamına gelen bu kelime, varlık dağılımındaki dengesizliklerin kabilevi bir üstünlükten değil, aşkın bir sınama (imtihan) ölçüsünden kaynaklandığını lügat düzleminde ilan eder.
        Alîm (عَلٖيمٌ)


        İbn Fâris, kelimenin "a-l-m" köküne dayandığını ve asıl anlamının "bir şeyin hakikatini idrak etmek, onu diğerlerinden ayırt etmeyi sağlayan iz ve işaret bırakmak" olduğunu aktarır. İbn Fâris, "fa'îl" veznindeki bu mübalağalı sıfatın, bağlam içerisinde rızkı genişletme veya daraltma eylemlerinin arkasında yatan mutlak, yanılmaz ve her şeyin içyüzünü kavrayan ilahi bilgiyi etimolojik olarak temellendirdiğini söyler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "a-l-m" kökünün lügatte "bilmek, tanımak, idrak etmek" manalarına geldiğini ifade eder. Ansiklopedi, kelimenin ism-i fail yerine "fa'îl" sıfat formunda kullanılmasının Arapçada süreklilik ve derinlik bildirdiğini; etimolojik yapısındaki bu yoğunluğun, evrendeki hiçbir detay ve rızık taksiminin ilahi bilginin kapsama alanı dışında kalamayacağını kesin bir dille teyit ettiğini kaydeder.

        Yorum

        İşleniyor...
        X