تَكَادُ السَّمٰوَاتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْ فَوْقِهِنَّ وَالْمَلٰٓئِكَةُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِمَنْ فِي الْاَرْضِۜ اَلَٓا اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْغَفُورُ الرَّح۪يمُ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şûrâ Sûresi, 5. Ayet
Daralt
X
-
"Gökler (haşyetten) neredeyse üstlerinden çatlayacak. Melekler de Rab’lerinin yüceliğini hamd ile dile getiriyorlar ve yerdekilerin bağışlanmasını diliyorlar. îyi bilin ki bağışlama ve merhameti sınırsız olan ancak Allah’tır."
Gökler (haşyetten) neredeyse üstlerinden çatlayacak. Bu âyet iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, yeryüzündekilerin günahlarından, fesatçılık yapmalarından ve Allah’ın çocuk, ortak ve eş edindiğine dair söyledikleri sözün büyüklüğü yüzünden neredeyse gökler çatlayacak ve parçalanıp yere düşecekti. Nitekim başka bir âyette Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmaktadır; “Bundan dolayı neredeyse gökler çatlayacak, yer ortasından yarılacak, dağlar yıkılıp çökecek! Çünkü Rahmân’a çocuk yakıştırıyorlar”. Allah Teâlâ burada göklerin niçin çatlayacağını ve yerin neden yarılacağım açıklamaktadır. Bunun sebebi, onların Rahmân’a çocuk isnat etmeleridir. Açıklamaya çalıştığınız âyette de bu mânanın murat edilmiş olması muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir.
İkincisi, yeryüzü ehli ağladığı için onlara acıdığından ve merhametinden dolayı gökler çatlayacak hale geldi. Allah’ın azametinden, celâlinden ve hükümranlığının yüceliğinden dolayı neredeyse çatlayacaktı. Bir âyette Allah meâlen şöyle buyurdu: “Şayet biz bu Kur’ânı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık, onu Allah korkusundan titremiş ve paramparça olmuş görürdün”. Cenâb-ı Hak, İnsana verdiği temyiz gücünü şayet dağlara, yere ve göklere vermiş olsaydı, âyette belirttiği şekilde bunların Rab’lerine boyun eğip teslim olacaklarını haber vermektedir. Nitekim bir âyet-i kerîmede bu mânaya yakın ifadeler yer almaktadır: “Taşın öylesi var ki ondan ırmaklar kaynar; öylesi de var ki çatlayıp bağrından su fışkırır; bazı taşlar da var ki Allah korkusuyla yuvarlanıp düşer”. Allah Teâlâ bütün bu nesnelerin Rab’lerine tam bir teslimiyetle boyun eğdiklerini, Rab’lerinden korktuklarını ve zilletle boyunlarını büktüklerini, buna karşılık kâfirlerin ne kadar inat ettiklerini, büyüklendiklerini, Rab’lerinden ne kadar az sakındıklarını ve ne kadar az boyun eğdiklerini haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir. Gökler neredeyse üstlerinden çatlayacak cümlesi, Rab’lerine ibadetle meşgul olan ahalisinin çokluğundan ve izdihamdan dolayı neredeyse gökler çatlayacaktı, anlamına da gelebilir. Nitekim Hz. Peygamber’in (s.a.) şöyle buyurduğu rivayet edilir: “Gökyüzü (meleklerin sıkletinden) gıcırdadı, gıcırdamakta da haklı idi, çünkü orada bir meleğin secde etmediği yahut rükû yapmadığı veyahut ayakta durarak Allah’ı teşbih etmediği, ayak basacak kadar bile boş bir yer yoktur”. En doğrusunu Allah bilir.
Melekler de Rab’lerinin yüceliğini hamd ile dile getiriyorlar. Yukarıdaki cümle, mülhitlerin söylediği Allah’ın ortağı, çocuğu ve eşi olduğu şeklinde sözlerin aşırıya varan yanlışlığından dolayı gökyüzünün neredeyse çatlayacağı mânasına gelmektedir, çünkü onun hemen arkasından. Melekler Rab’lerinin yüceliğini ham d ile dile getiriyorlar buyurmaktadır. Yani melekler, onların sözlerinden Allah’ı tenzih ediyorlar, Cenâb-ı Hakk’a lâyık olduğu ve kendini tavsif ettiği şekilde övgü ile O’nu yüceltiyorlar. En doğrusunu Allah bilir.
Meleklerin İnsanlar İçin Mağfiret Dilemeleri
Yerdekilerin bağışlanmasını diliyorlar. Cenâb-ı Hak onları, kendisine teşbih, hamd ve senâ etmek ve bu âyette ifade buyurduğu üzere yeryüzündekiler için de mağfiret düemekle imtihan etmektedir. Bazıları şöyle dedi: Bu âyet-i kerîme, “Sen, tövbe edenleri bağışla!” meâlindeki âyetle neshedilmiştir. Çünkü ilk âyet, yeryüzündeki herkes için genel bir hüküm içermektedir, bu âyet ise tövbe eden müminlere hastır. Meleklerin, Allah’a ortak, çocuk ve eş isnat edenlerin günahlarını bağışlamasını Cenâb-ı Hak’tan istemeleri ve onlar için mağfiret dilemeleri uzak bir ihtimaldir. Böyle olunca meleklerin diledikleri mağfiret, başka bir âyette ifade buyurduğu üzere sadece m üminlere mahsustur: “İman edenlerin bağışlanmasını dilerler... Tövbe edenleri ve yolundan gidenleri bağışla, derler”. Dolayısıyla bu sûrede geçen âyetin genel (âm) ifadesinden maksat. Özel (hâs) kişilerdir. Çünkü bu âyetten maksat genel hüküm olsa bile sonradan arkasından gelen âyetle neshedildi ve özel (hâs) hüküm içeren bir nas haline geldi. En doğrusunu Allah bilir. Bazılarının söylediği gibi meleklerin mağfiret dilemeleri eğer yeryüzündeki bütün insanlar için olmuş olsa, o zaman âyet, meleklerin mağfiret istemelerini gerektirecek bir vesileyi talep etmeleri anlamına gelir, bundan maksat da onların şirkten tövbe etmeleri ve tevhide inanmalarıdır. Dolayısıyla meleklerin talebi, onların bağışlanmasını, günahlarından vazgeçilmesini sağlayacak olan tevhidi ve hidâyeti istemeleri anlamına gelir, ancak bu sayede onlar bağışlanmaya lâyık olurlar. Hz. İbrahim'in babası için yaptığı istiğfar da, onun bağışlanmasına ve mağfirete lâyık olmasına vesile olacak olan imanı istemek anlammdadır. Peygamberlerin ümmetleri için Rablerinden mağfiret dilemeleri de aynı mânadadır. Hûd aleyhisselâm şöyle demişti: “Ey kavmim! Rabb’İnizden bağışlanmayı dileyin, sonra O na tövbe edin!”. Hz. Nuh da şöyle demişti: “Dedim ki: Rabb’İnizden bağışlanmanızı dileyin; O çok bağışlayıcıdır”. Onların “Allah’tan mağfiret dileriz” demiş olmaları İmkânı yoktur. Onlar ancak şunu söylüyorlardı: Rabb’İnİzden sizi bağışlayacağı vesileyi lütfetmesini isteyin, bunun için O’na yalvarm! Bundan maksat da bağışlanmaya lâyık olmaları İçin bulundukları halden tövbe etmeleri, kendileri için hidâyeti ve doğru yolu seçmeleridir. Buna göre meleklerin mağfiret talepleri, bazı müfessirlerin söyledikleri gibi bütün yeryüzündekiler İçin yapılmış olabilir. Böyle olunca da âyette nesih veya başka bir yorum aramaya gerek kalmaz. En doğrusunu Allah bilir.
Yorum
-
Yetefettarne (يَتَفَطَّرْنَ)
İbn Fâris, bu kelimenin "f-t-r" kökünden türediğini ve söz konusu kökün lügat temelinde "yarmak, uzunlamasına ikiye ayırmak ve bir şeyi yoktan var etmek" anlamlarını barındırdığını belirtir. Etimolojik çerçevede İbn Fâris, kelimenin bu ayetteki morfolojik formu olan tefe'ul babının, eylemin şiddetine ve içsel bir zorlanmaya işaret ettiğini vurgular; göklerin, üzerlerindeki ilahi azametin ağırlığından ötürü fiziksel olarak çatlama ve yarılma noktasına gelmesini kelimenin kök anlamı üzerinden açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "f-t-r" kökünün "bir şeyi diklemesine yarmak" şeklindeki etimolojik kökenine dikkat çeker. İsfahânî, kelimenin bu bağlamdaki kullanımını salt mekanik bir yarılma olarak değil, ilahi haşmetin ve vahyin ağırlığının kozmik boyutlardaki sarsıcı etkisi olarak yorumlar. Göklerin adeta bu baskı altında yukarıdan aşağıya doğru parça parça olma tehlikesi geçirmesini kelimenin içerdiği parçalanma anlamıyla irtibatlandırır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin Arapça dilbilgisinde "f-t-r" kökünden gelen "fıtrat" ve "infitar" kelimeleriyle aynı anlamsal aileyi paylaştığını aktarır. Ansiklopedi, kelimenin burada "çatlamak, yarılmak" anlamını taşıdığını ve tefe'ul vezninin bu eylemin sürekliliğini ve yoğunluğunu ifade ettiğini belirterek, lügat bilimcilerin bu sözcüğü ilahi kudret karşısında evrenin dayanamama halinin etimolojik bir tasviri olarak ele aldıklarını kaydeder.
El-Melâiketü (الْمَلَائِكَةُ)
El-Cevâlîkî, Arapçalaşmış yabancı kelimeler (muarreb) üzerine yaptığı çalışmalarda, klasik dilbilimcilerin bu kelimenin kökeni hakkındaki tartışmalarına yer verir. Kelimenin "m-l-k" (sahip olmak) kökünden ziyade, "haber göndermek, elçilik yapmak" anlamına gelen "l-e-k" veya "m-l-e-k" kökünden türediğini ve Arapça morfolojisine uyarlanmış bir isim olduğunu ifade eder.
Arthur Jeffery, kelimenin saf Arapça bir kökten türetildiği fikrine karşı çıkarak, etimolojik kökeninin Orta Doğu'daki kadim Sami dillerine dayandığını savunur. Jeffery, Habeşçe "mal'ak", Süryanice "malakha" ve İbranice "mal'akh" (elçi, haberci) kelimelerinin İslam öncesi dönemde Arap Yarımadası'ndaki dini terminolojiye yerleştiğini ve kelimenin kök itibarıyla bu dış etkiye dayandığını belirtir.
Theodor Nöldeke, Sami dilleri etimolojisi üzerinden benzer bir analiz yaparak, "l-a-k" (göndermek) ortak kökünü vurgular. Nöldeke, bu kelimenin etimolojik olarak doğrudan Tanrı'nın habercisi veya elçisi işlevini tanımlamak üzere tarihsel süreçte Arapçaya adapte edildiğini ve kelimenin morfolojik yapısının diğer Sami dillerindeki melek/elçi kavramlarıyla birebir örtüştüğünü iddia eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kökenini nüzul döneminin kültürel ve dilsel ortamı bağlamında değerlendirir. Öztürk, kelimenin ister saf Arapça "l-e-k" kökünden gelsin isterse komşu kültürlerden alıntılanmış olsun, Hicaz Araplarının zihninde "ilahi iradenin habercileri ve aracıları" şeklinde net bir anlamsal karşılığı bulunduğunu ifade eder; etimolojik tartışmaların ötesinde kelimenin metindeki işlevinin göksel itaat ve elçilik üzerine kurulduğunu belirtir.
Yüsebbihûne (يُسَبِّحُونَ)
İbn Fâris, kelimenin "s-b-h" kökünden türediğini ve bu kökün ana anlamının "suda veya havada hızla ilerlemek, yüzmek, akıp gitmek" olduğunu kaydeder. İbn Fâris'e göre bu fiziksel hareket kelimesi, dilde mecazi bir dönüşüm yaşayarak, varlıkların Allah'ı her türlü eksiklikten tenzih etme eylemindeki süratlerini ve kesintisiz akışlarını ifade eden dini bir kavrama dönüşmüştür.
Toshihiko Izutsu, "s-b-h" kökünün anlambilimsel evrimini inceler. Izutsu, kelimenin İslam öncesi Arapçada yıldızların gökyüzündeki hareketi veya atların hızlı koşuşu (yüzüşü) gibi tamamen dünyevi ve somut hareketleri tanımlarken, bu ayetin bağlamında meleklerin durmaksızın ve pürüzsüz bir biçimde ilahi övgüde bulunmalarını anlatan yüksek ve soyut bir teolojik boyuta taşındığını etimolojik olarak analiz eder.
Râgıb el-İsfahânî, "s-b-h" kökünün "hızlıca geçip gitmek" şeklindeki lügat anlamını, "Allah'ın zatına yakışmayan niteliklerden hızla uzaklaşmak" şeklinde açıklar. İsfahânî, meleklerin eylemini tanımlayan bu kelimenin, onların yeryüzündekiler için istiğfar ederken bile ilahi makamın kusursuzluğunu sürekli ve akıcı bir şekilde, adeta bir yörüngede yüzercesine zikretmelerini etimolojik olarak karşıladığını belirtir.
El-Gafûr (الْغَفُورُ)
İbn Fâris, ismin etimolojik kökeni olan "g-f-r" harflerinin temelinde "bir şeyi örtmek, gizlemek ve korumak" manasının yattığını ifade eder. Başı koruyan miğfer (miğfer) kelimesinin de aynı kökten geldiğini belirten İbn Fâris, kelimenin bu bağlamda ilahi otoritenin, yeryüzündekilerin günahlarını ve hatalarını örterek onları cezadan koruyan mutlak niteliğini lügat bilimi açısından ortaya koyduğunu söyler.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "g-f-r" kökünün "örtmek ve affetmek" manalarına geldiğini belirtir. Ansiklopedi, kelimenin "fa'ûl" vezninde olmasının Arapçada mübalağa (aşırılık/çokluk) bildirdiğini; etimolojik yapısındaki bu yoğunluğun, yeryüzündeki varlıkların kusurlarına karşı meleklerin bağışlanma dileğine icabet eden ilahi affın sınırsızlığını ve sürekli örtücülüğünü ifade ettiğini kaydeder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "g-f-r" kökünün lügat manasını Arap kabile yaşantısındaki "koruyucu çatı/örtü" algısıyla ilişkilendirerek ele alır. Öztürk, kabilede güçlü olanın zayıf olanı himaye edip hatalarını örtmesi şeklindeki yerleşik sosyolojik kavramın, burada en yüce makama atfedilerek, Tanrı'nın kulları üzerindeki nihai, koruyucu ve bağışlayıcı şemsiyesini anlatan etimolojik bir forma kavuştuğunu vurgular.
Er-Rahîm (الرَّحِيمُ)
İbn Fâris, kelimenin "r-h-m" köküne dayandığını ve ana anlamının "acımak, şefkat göstermek ve yufka yürekli olmak" olduğunu ifade eder. İbn Fâris, etimolojik olarak annenin rahmine de bu kökten isim verildiğini hatırlatarak, kelimenin bu ayetin bağlamında bağışlayıcılığın (gafur) hemen ardından gelmesiyle, kullara yönelik derin, kapsayıcı ve koruyucu bir ilahi şefkati temsil ettiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "r-h-m" kökünün "ihsanda bulunmayı gerektiren ince bir şefkat" manasına geldiğini söyler. İsfahânî, fa'îl veznindeki bu sıfatın etimolojik yapısında, bağışlama eyleminin sadece kuru bir af olmadığını; affın ardından gelen merhametin kalıcılığını ve ilahi korumanın sürekliliğini ifade ettiğini analiz eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "r-h-m" kökünün lügatteki "merhamet etmek, acımak" anlamını teyit eder. Kelimenin "rahîm" formunun, merhametin fiilî olarak tecelli etmesine ve yöneldiği varlıklar (bu ayette yeryüzündekiler) üzerinde bıraktığı kalıcı etkiye işaret ettiğini etimolojik bir perspektifle açıklar.
Yorum
Yorum