Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şûrâ Sûresi, 4. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şûrâ Sûresi, 4. Ayet

    لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظ۪يمُ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Lehu mâ fî-ssemâvâti vemâ fî-l-ard(i)(s) vehuve-l’aliyyu-l’azîm(u)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Göklerde ve yerde ne varsa hep O'nundur. O çok yücedir, çok uludur."

      Göklerde ve yerde ne varsa hep O’nundur. Bu beyanın burada zikredilmesi farklı mânalara gelir. Birincisi, göklerde ve yerde olan her nesne, Cenâb-ı Hakk’ın ulûhiyetine ve vahdaniyetine tanıktır, anlamına gelir. İkincisi, göklerde, yeryüzünde ve ikisinin arasında bulunan nesnelerde Allah’ın vahdaniyetine ve rablığına dair deliller vardır, mânasına gelir. Üçüncüsü, göklerde ve yeryüzünde olan herkes Allah’ın mülkiyeti altındadır ve O’nun kuludur, anlamına gelir; dolayısıyla insanların iddia ettikleri gibi Cenâb-ı Hakk’ın kendi mülkiyetinde bulunan ve kulu olan birini kendisine evlat, ortak ve eş edinmesi ihtimali yoktur. Çünkü kendi kölelerinden ve mülkiyetinde bulunan birini hiç kimse, onların iddia ettiği gibi kendine çocuk, ortak ve eş yapmaz. Buna göre Allah Teâlâ, insanların iddia ettikleri gibi kendi mülkiyetinde bulunan birini ortak edinmekten pek çok yücedir. En doğrusunu Allah bilir.

      Alî ve Azîm Kelimelerinin Anlamı

      O çok yücedir, çok uludur. Yüce ve ulu olmak dünyada üç anlama gelir. Birincisi, yüce olmak (uluvv) kelimesi galip gelmek ve düşmanı kahretmekten kinâyedir. Falanca yücedir denildiği zaman, onun düşmana galip geldiği ve onu kahrettiği anlaşılır. Ulu olmak (azîm) kelimesi de kudretten, bulunduğu konumun üstünlüğünden ve emrinin her yerde geçerli olduğundan kinâyedir. İkincisi, “uluv” (الْعُلُوُّ) kelimesi büyüklükten ve üstünlükten kinâyedir. “Azamet” (الْعَظَمَةُ) kelimesi de aynı mânaya gelir. Üçüncüsü, “uluv” kelimesi mekânda yüksekliği ifade eder, “azamet” kelimesi de beden yönünden büyüklük anlamına gelir. Bu yorum, onun fazla bir değeri olduğu anlamına gelmez, bu vasfın sahibi olan kişiye, mertebe ve üstün olmak anlamında bir katkısı olmaz. Cenâb-ı Hak böyle bir nitelemeden çok yücedir. Cenâb-ı Hakk’ın yüce ve ulu olmakla nitelenmesi, ilk iki yorumdaki anlamdadır: Hükümran olması, kudret sahibi olması, emrinin ve iradesinin her yerde geçerli olması yahut kibriyâ ve her zaman galip gelmek vasfına sahip olması... Mekânda üstünlük ve bedenin büyük olması mânası ise yaratılanlara mahsus bir haldir, onlar bu şekilde nitelenirler. Cenâb-ı Hak, zâlimlerin söylediklerden yüce, hem de pek çok yücedir.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Es-Semâvât (السَّمَاوَاتِ)


        İbn Fâris, kelimenin "s-m-v" kökünden türediğini ve bu kökün temel anlamının "yükseklik ve yücelik" olduğunu belirtir. Yeryüzünün üstünde kalan, tavan işlevi gören her şeyin lügat olarak bu kökten türeyerek isimlendirildiğini ifade eder. İbn Fâris'e göre bu bağlamda kelime, mutlak otoritenin altındaki yüksek fiziki ve metafizik alemleri etimolojik olarak temsil eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "s-m-v" kökünün "yücelik ve yükseklik" manasına geldiğini söyler. İsfahânî, etimolojik analizinde sadece fiziksel gökyüzünü değil, bağlam gereği yeryüzünün zıddı olan tüm yüksek ontolojik mertebeleri ve ilahi kudretin tecelli ettiği yüce ufukları bu köke bağlayarak açıklar.

        Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik tahlilinde Sami dilleri arası akrabalığa dikkat çeker. Aramice ve Süryanicedeki "şmaya" (gökler) kelimesiyle Arapça "s-m-v" kökünün tarihsel bağını kurar. Jeffery, kelimenin sadece Arapçaya özgü olmadığını, tüm Orta Doğu inanç havzasında yüksekliği ve ilahi mekanı imleyen ortak bir fonetik miras olduğunu vurgular.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "s-m-v" kökünden türeyen "semâ" isminin çoğulu olduğunu ifade eder. Etimolojik sözlüklerde kökün "yukarıda bulunan, örtü, tavan" gibi anlamlara geldiği, bu bağlamda ilahi mülkiyetin sınırlarının tasavvur ötesi genişliğini vurgulamak üzere kullanıldığı belirtilir.
        El-Ard (الْأَرْضِ)


        İbn Fâris, kelimenin "e-r-d" köküne dayandığını ifade eder. Temel anlamının "aşağıda olan, üzerinde yürünen ve boyun eğen tabaka" olduğunu söyler. Semanın zıddı olarak alçaklığı ve taban olmayı temsil eden bu kök, bu cümlenin bağlamında ilahi iradenin mutlak egemenliği altındaki fiziksel zemini ve yaratılmış alemi ifade eder.

        Theodor Nöldeke, etimolojik kökeni İbranice "erets" ve diğer Sami dillerindeki ortak yer/toprak kelimeleriyle karşılaştırmalı olarak ele alır. Nöldeke, "e-r-d" yapısının kadim Sami dil ailesinde gök aleminin zıddı olan yeryüzü alanını tanımlayan en eski leksikal formlardan biri olduğunu ve kökensel olarak Arapçaya bu ortak havzadan miras kaldığını savunur.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin etimolojisini nüzul dönemi Arap tasavvuru üzerinden değerlendirir. Öztürk'e göre "e-r-d" kökü, o dönemin insanı için sadece üzerinde yaşadıkları çölü, toprağı ve somut dünyayı ifade eden bir lügat anlamı taşıyordu. Ancak bu bağlamda kelime, varlığın tek sahibinin mutlaklığını vurgulamak için gökler ile birlikte retorik bir zıtlık (tezat) unsuru olarak metne yerleştirilmiştir.

        Dücane Cündioğlu, sözcüğün etimolojik derinliğini varoluşsal bir okumayla ele alır. "e-r-d" kökünün sadece maddi bir gezegen veya toprak parçası olmadığını, "aşağıda olma, yataylık, ağırlık ve kesret" boyutunu temsil ettiğini belirtir. Göklerin aşkınlığına karşı yerin bağımlılığını köken bilimsel bir felsefeyle analiz eder.
        El-Alî (الْعَلِيُّ)


        İbn Fâris, kelimenin "a-l-v" kökünden türediğini aktarır. Bu kök, etimolojik olarak "bir şeyin başka bir şeye üstün gelmesi, yükselmesi ve yücelmesi" demektir. İbn Fâris, kelimenin buradaki kullanımının mekansal bir yükseklikten ziyade, şeref, kudret ve makam bakımından hiçbir varlığın ulaşamayacağı mutlak bir aşkınlığı imlediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "a-l-v" kökünün manasını "başkalarından üstün, galip ve yüce olmak" şeklinde açıklar. İsfahânî, bu kelimenin hiçbir şekilde fiziksel bir konum veya mesafe (yükseklik) belirtmediğini; aksine gücün, iradenin ve sıfatların ulaşılamaz zirvesini ifade eden etimolojik bir soyutlama olduğunu savunur.

        Toshihiko Izutsu, "a-l-v" kökünü İslam öncesi cahiliye dönemi Arap düşüncesiyle karşılaştırarak anlambilimsel bir evrim çizer. Kabile toplumunda fiziki güç veya soy üstünlüğü (mefahir) için kullanılan bu kökün, Kur'an dili içinde tamamen semantik bir dönüşüm geçirerek, mülkün tek sahibinin mutlak ve ontolojik üstünlüğüne evrildiğini analiz eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "a-l-v" kökünden mübalağa ifade eden bir sıfat (fa'îl vezninde) olduğunu belirtir. Leksikal olarak "yüksekte olmak, şerefli ve kudretli olmak" anlamlarına gelen kökün, bu bağlamda zihnin ve tasavvurun kavrayamayacağı derecede yüce olan ilahi zatı tanımladığı ifade edilir.
        El-Azîm (الْعَظٖيمُ)


        İbn Fâris, etimolojik köken olan "a-z-m" harflerinin temelinde "büyüklük, kemik kalınlığı ve sağlamlık" manasının yattığını belirtir. İbn Fâris, kelimenin başlangıçta fiziksel bir cüsse büyüklüğünü (özellikle iri kemik yapısı için) ifade ederken, dilde zamanla soyutlaşarak mecazi anlamda ulu, kudretli ve azametli olma niteliğine büründüğünü söyler.

        Râgıb el-İsfahânî, "a-z-m" kökünün "akıl ve duyu organlarıyla tam olarak kavranamayacak kadar büyük" manasına geldiğini belirtir. Etimolojik analizinde İsfahânî, bu kelimenin bağlam içinde Allah'ın zatı ve sıfatlarının, yaratılmışların tasavvur sınırlarını aşan sonsuz büyüklüğünü ve ihtişamını ifade ettiğini vurgular.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "a-z-m" kökünün lügat manasını metnin estetik ve retorik bütünlüğü içinde ele alır. Bintü'ş-Şâtı, kelimenin sıradan bir hacimsel büyüklükten ziyade, muhatabın kalbinde haşyet (saygı dolu korku) uyandıran, eşsiz ve benzersiz bir ilahi ihtişamı etimolojik olarak barındırdığına dikkat çeker.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "a-z-m" kökünden sıfat-ı müşebbehe formunda türediğini, lügatte "büyük olmak, ulu ve yüce olmak" anlamlarını taşıdığını belirtir. Etimolojik yapısındaki büyüklüğün, maddi veya niceliksel bir hacim değil; tamamen niteliksel bir şeref, kudret ve egemenlik büyüklüğü olduğunu teyit eder.

        Yorum

        İşleniyor...
        X