وَاَنَّهُمْ يَقُولُونَ مَا لَا يَفْعَلُونَۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şuarâ Sûresi, 226. Ayet
Daralt
X
-
225-226. “Onların her vadide şaşkın şaşkın dolaştıklarını ve gerçekte yapmadıkları şeyleri söylediklerini görmez misin?”
Onların her vadide şaşkın şaşkın dolaştıklarını görmez misin? Bazıları şöyle demişlerdir: Onlar her fenden dem vururlar, yani bir topluluğu asılsız yere överler, başka bir topluluğu asılsız yere yererler. Ve onlar gerçekte yapmadıkları şeyleri söylerler. Bilmedikleri şeyi anlata anlata bitiremezler. Bazı kırâatlerde de benzer şekilde oldukları belirtilmiştir. Bazıları şöyle demişlerdir: Onlar her türlü boş ve asılsız işlere dalarlar Ve onlar gerçekte yapmadıkları şeyleri söylerler. Allah şöyle diyor: Onlar sözlerinin çoğunda yalan söylerler. Bazıları şöyle demişlerdir: Ve onlar gerçekte yapmadıkları şeyleri söylerler. Yani “Biz şunu yaptık, bunu yaptık” derler, ama aslında yalancıdırlar, dediklerini yapmamışlardır.
Ebû Avsece şöyle demiştir: “Yehîmûn” (يَهِيمُونَ) yani her vadiye giderler, oradan geçerler, binerler. Çekimi “hâme, yehîmü, heymen, fehüve hâimün” (هَامَ، يَهِيمُ، هَيْمَنًا، فَهُوَ هَائِمٌ) şeklindedir. Denilir ki: “el-Hâim” (الْهَائِمُ) susuz demektir. Hâme, yehîmü, heymen (هَامَ، يَهِيمُ، هَيْمًا). “Heymân” (هَيْمَانُ) kelimesi ‘atşân’, yani susuz demektir. “Ve kavmün heyyimün” (وَقَوْمٌ هَيِّمٌ). “el-Hâim” sevgilisi ile buluşmaya teşne yanıp tutuşan âşık demektir. “et-Tehvîm” ise uyku demektir; “Hevveme, yühevvimü, tehvîmen” (هَوَّمَ، يُهَوِّمُ، تَهْوِيمًا) denir. “Fe şâribûne şürbe’l-hîm” (فَشَارِبُونَ شُرْبَ الْهِيمِ), yani hem de susamış develerin suya kanmaz içişleriyle. Buradaki “hîm” (الْهِيمِ) susuz demektir. Tekili “heymân” (هَيْمَانُ) gelir. İbn Kuteybe şöyle demiştir; Onlar her vadide şaşkın şaşkın dolaşırlar. Yani her söz vadisinde gezinirler ve gidilecek her yöne giderler (her üslubu denerler). Nasıl ki hayvan burnu doğrultusunda giderse şairler de öyle yaparlar.
Yorumu Yorumla
-
Ve ennehum (وَأَنَّهُمْ)
Bağlaç olan "ve" (وَ) harfi ile; cümleye mutlak kesinlik, şüphesizlik ve tekit (pekiştirme) katan "enne" (أَنَّ) edatı ve "onlar" anlamındaki üçüncü çoğul şahıs zamiri "hum"un (هُمْ) birleşimidir ("Ve şüphesiz ki onlar / Ve muhakkak ki o şairler").
Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde bu edat-zamir birleşiminin belagatteki atıf (önceki ayete bağlanma) ve tekit işlevini tahlil eder. Bir önceki ayette şairlerin her vadide şaşkınca savruldukları (yehîmûn) belirtilmişti. "Ve ennehum" yapısı, o savrulma eyleminin üzerine yeni, kaskatı ve ahlaki bir çöküş aşamasını daha ekler. "Enne" edatı, bu yeni suçlamanın (yapmadıklarını söylemenin) anlık bir abartı değil, o şairlerin bizzat varoluşlarına işlemiş "mutlak bir karakter bozukluğu" (ennehum) olduğunu gramatikal olarak tesciller.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu edatın metnin psikolojisine kattığı o devasa yargılayıcı ağırlığı inceler. Vahiy, Kureyş'in o çok övündüğü edebiyat ve söz ustalarını yargılarken esneme payı bırakmaz. "Ve ennehum" edatı; o sahte entelektüellerin (şairlerin) maskesini düşüren ve onların o kokuşmuş ikiyüzlülüklerini tarihin (ve aklın) duvarına çivileyen felsefi bir mühürdür.
Yekûlûne (يَقُولُونَ)
Söylemek, dile getirmek, iddia etmek, laf üretmek ve beyanda bulunmak anlamlarına gelen k-v-l (ق و ل) kökünden türemiş üçüncü çoğul şahıs muzari (geniş/şimdiki zaman) fiildir ("Söylerler / Sürekli dile getirirler / Durmaksızın iddia ederler").
İbn Fâris, k-v-l (ق و ل) kökünün temelinde "zihindeki bir düşüncenin, niyetin veya kurgunun ses ve kelimeler aracılığıyla dış dünyaya, muhataba açıkça ilan edilmesi, somut bir sese/ifadeye bürünmesi" anlamının yattığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kavl" (söylem) eyleminin eylemden (fiilden) koptuğundaki felsefi boşluğunu okur. Söz (kavl), doğası gereği fıtri bir gerçekliğe veya eyleme dayanmalıdır. Ancak arkasında sarsılmaz bir bedel ve pratik ahlak (fiil) barındırmayan her "kavl"; sadece dudaklardan dökülen uçucu bir titreşim, boş bir gevezelik ve ahlaki bir kirliliktir. Şairlerin tek sermayesi bu altı boş "sözlerdir" (yekûlûne).
Dücane Cündioğlu, "kavl" (söz/söylem) ile hakikat arasındaki o korkunç felsefi uçurumu tahlil eder. Kureyş şairleri; savaş meydanlarında kılıç sallamadıkları halde devasa kahramanlık şiirleri (fahriye) yazar, kimseye bir kuruş vermedikleri halde kendi cömertliklerini överlerdi. Kibir, onların ürettiği o yalan "söylemlerin" (kavl) içinde büyürdü. Vahiy, "yekûlûne" eylemiyle; sadece söz üreterek ahlaklı ve yüce olunabileceğini sanan o bedelsiz estetik kurguyu (edebiyatı) yerle yeksan eder. Söz, hakikatin sadece gölgesidir; bizzat kendisi değildir.
Michael Cook, politik sosyoloji ekseninde iktidar şairlerinin "söylem" (yekûlûne) mekanizmasını inceler. Tiranlar ve kokuşmuş statükolar, kendi zulümlerini örtbas etmek için kâhinlere ve şairlere "söz/propaganda" (kavl) ürettirirler. Kitleleri uyuşturan şey, o sahte liderlerin erdemli eylemleri değil; şairlerin onlar hakkında uydurduğu o ihtişamlı, yalan ve estetik "söylemlerdir" (yekûlûne). İktidarın kurgusu, şairin ağzında (kavlinde) can bulur.
Mâ (مَا)
Arapçada "o şey ki, o şeyler, her ne ise" anlamlarına gelen ism-i mevsul (ilgi zamiri) edatıdır. Fiilin nesnesi (mefulü bihi) konumundadır ("O şeyleri ki / Öyle şeyleri ki").
Angelika Neuwirth, uzamsal ve semantik bağlamda "mâ" edatının barındırdığı o devasa belirsizliği (ibhamı) ve uçsuz bucaksız kurgu alanını okur. Ayet "Yalan söylerler" demez; "Yapmadıkları ŞEYLERİ (mâ) söylerler" der. Bu ism-i mevsul; şairlerin ürettiği o asılsız övgülerin, sahte kahramanlıkların, cinsel abartıların ve kabilevi hezeyanların hiçbir nesnel sınırı olmadığını, aklın alamayacağı kadar geniş, fütursuz ve karanlık bir "kurgu evreni" (mâ) ürettiklerini gramatikal olarak resmeder.
Lâ yef'alûn (لَا يَفْعَلُونَ)
Mutlak olumsuzluk bildiren "lâ" (لَا) edatı ile; yapmak, icra etmek, eyleme dökmek, pratik bir eser ortaya koymak ve bedel ödemek anlamlarına gelen f-a-l (ف ع ل) kökünden türemiş üçüncü çoğul şahıs muzari (geniş/şimdiki zaman) fiilin birleşimidir ("Yapmazlar / Eyleme dökmezler / Asla pratik olarak gerçekleştirmezler").
İbn Fâris, f-a-l (ف ع ل) kökünün özünde "bir niyetin veya sözün (kavl); bizzat bedensel bir çabayla, yorgunlukla, iradeyle ve zaman harcanarak somut, görünür ve pratik bir varlık (amel/eser) sahasına çıkarılması, teorinin pratiğe dönüşmesi" anlamının bulunduğunu aktarır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "kavl" (söz) ile "fiil" (eylem) arasındaki uyuşmazlığın (lâ yef'alûn) cahiliye ahlakındaki yıkıcı ifşasını inceler. Pagan Arap aklı, şairin süslü yalanlarını dinleyerek mest olan ama ahlaki bir sorumluluk almayan "pasif/izleyici" bir kitleydi. Kur'an, müşriklerin o çok güvendiği edebiyat kurumunun altındaki felsefi boşluğu (ikiyüzlülüğü) tek bir kılıç darbesiyle deşifre eder: Onlar eylemsizdir (lâ yef'alûn). Tevhidi ahlak ise bütünüyle "fiil/amel" merkezlidir. Söylenen söz, ancak eylemle (bedel ödenerek) desteklendiğinde ahlaki bir değer ve meşruiyet kazanır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu muzari olumsuzluğun (lâ yef'alûn) barındırdığı ontolojik iflası tahlil eder. Peygamberin getirdiği din (tevhid), adaleti sağlamak, yetimi doyurmak, köleyi azat etmek gibi ağır bedeller isteyen sarsılmaz bir "eylem/fiil" ahlakıdır. Şairlerin ürettiği sistem ise, mangalda kül bırakmayan ama gerçek hayatta kılını bile kıpırdatmayan, kan akıtmayan, acı çekmeyen, konforlu saraylarda (veya panayırlarda) laf üreten kokuşmuş bir "eylemsizliktir". Şiir (kurgu), ahlaksızlığın sığındığı o eylemsiz ve konforlu bataklıktır.
Gabriel Said Reynolds, polemik teolojisinde bu ayetin müşrik iftirasına (Kur'an'ı şairin sözü saymalarına) vurduğu o mutlak ve dikey teolojik darbeyi okur. Müşrikler peygambere "şair" iftirası atıyorlardı. Vahiy, peygamberin ontolojisi ile şairin ontolojisini "fiil" (eylem) üzerinden kaskatı bir şekilde birbirinden ayırır. Şairler, "yapmadıklarını söyleyen" yalan üreticileridir. Muhammed aleyhisselam (ve Ruhu'l-Emîn'in getirdiği o kelam) ise; söylediği her bir sözün bizzat kendi hayatında karşılığı olan, o ağır vahyin bedelini savaşlarda, açlıkta ve yalnızlıkta kendi bedeniyle ödeyen, "söyleyen ve YAPAN" (yef'alûn) mutlak bir pratik ahlak abidesidir. Vahiy ile şiir; hakikat ile kurgu, eylem ile yalan olarak ontolojik bir kopuş yaşar.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, 224, 225 ve 226. ayetlerin müşrik ideolojisini (şairlik kurumunu) yıkan o kusursuz, üç aşamalı felsefi ve sosyolojik çöküş haritasını özetler: 1) Akılsız kitleleri ve sapkınları (Gâvûn) peşinden sürüklemek. 2) Ahlaki hiçbir ilke gözetmeksizin her vadide (ideolojide/kurguda) şaşkınca, rüzgârgülü gibi ilkesizce savrulmak (Yehîmûn). 3) Ahlakı ve ideali sadece dilde bırakıp, o söylenenlerin (kavlin) hiçbirinin sorumluluğunu almamak, bedelini ödememek ve eylemsiz (lâ yef'alûn) kalmak. Vahiy, bu üç ayetle; gerçeği kurguya, adaleti estetiğe kurban eden bütün yeryüzü tiranlıklarının, propagandistlerin ve yalan tüccarlarının (şairlerin) ideolojik röntgenini çekerek onları ebediyen tevhidi ahlakın dışına fırlatır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla