يُلْقُونَ السَّمْعَ وَاَكْثَرُهُمْ كَاذِبُونَۜ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şuarâ Sûresi, 223. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: şuara suresi 223. ayet, kulak, şeytanlara, şuara 223, çoğu, şuara suresi, şeytanlara kulak, yalan
-
“Bunlar, (şeytanlara) kulak verirler, çoğu da yalancıdır.”
Sonra Allah, şeytanların yaptıklarını bildirdi. Bunlar, kulak verirler, çoğu da yalancıdır. Bazıları şöyle demişlerdir: Şeytanlar gökte meleklerin sözlerini dinlemek için kulaklarını dikerler. Şöyle ki: Allah yeryüzü ile alakalı bir işi murat ettiğinde göklerde bulunan meleklere onu öğretir, onlar da onu aralarında konuşurlar. Şeytanlar da konuşulanı işitirler ve kaptıkları bilgileri kâhinlere iletirler. Kâhinler de onu yeryüzü halkına haber verirler ve derler ki: Dünyada şurada, şu vakitte şu olacak, bu olacak... Sonra şöyle buyurdu: Çoğu da yalancıdır. Bu yoruma göre, yani gök ehlinden apardıkları bilgileri yalan yanlış biçimde kâhinlere aktaran şeytanların çoğu yalancıdır. Bazıları da şöyle demişlerdir: Cinler göğe çıkarlar ve kulaklarını göğe dayar ve kulak hırsızlığı yaparlardı. Bunun sonucunda gök ehlinin haberlerinden bir kısmını duyarlardı, sonra da onları getirip kâhinlere iletirlerdi. Aynı şekilde kâhinler de peygamberlerin verdikleri haberlerden dinlerler ve onlardan duymuş oldukları birtakım gerçek bilgileri şeytanlardan duymuş oldukları birtakım yalan yanlış bilgilerle karıştırırlar ve onları insanlara anlatırlardı. Peygamberlerden aktarmış oldukları hak olur, şeytanlardan aktarmış oldukları ise asılsız (bâtıl) olurdu. Çoğu da yalancıdır. Bu beyanın yorumu da işte budur. Yani kâhinlerin çoğunluğu, şeytanlardan duyduklarını insanlara aktarmakta yalancıdırlar. Bazıları şöyle demişlerdir: Onlar aslında cinlerden birtakım gerçek bilgiler elde ediyorlardı, ancak kendilerinden onlara birtakım yalanlar katıyorlardı ve sonra da onları insanlara bildiriyorlardı. Öyle ki İnsanlar onlardan duydukları yalanları terkettikleri zaman bu kez onlara gökten İnmiş olan gerçek bilgileri iletiyorlardı ve bu kez insanlar onlara tekrar dönüyorlar ve onları tasdik ediyorlardı. Allah Teâlâ’nın, Çoğu da yalancıdır meâlindeki beyanının anlamı da işte budur. Yani onların sözlerinin çoğu yalandır. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Yulkûne (يُلْقُونَ)
Atmak, bırakmak, fırlatmak, karşılamak ve yüz yüze gelmek anlamlarına gelen l-k-y (ل ق ي) kökünden, if'âl babında (ilkâ) türetilmiş üçüncü çoğul şahıs muzari (geniş/şimdiki zaman) fiildir ("Atarlar / Bırakırlar / Dikkatle yöneltirler").
İbn Fâris, l-k-y (ل ق ي) kökünün temelinde "bir nesnenin diğerine doğru fırlatılması, bırakılması veya iki şeyin (doğrudan yahut mecazi olarak) yüz yüze gelmesi, şiddetle çarpışması ve mülakat etmesi" anlamının bulunduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ilkâ" (if'âl) kalıbının felsefi mahiyetini tahlil eder. Bu bab, bir şeyi elden çıkarmak, onu kasten veya aldırmaksızın bir yere "fırlatıp atmak" manasını taşır. Şeytanların veya kâhinlerin kulaklarını birbirine "atmaları" (yulkûne); onların sadece pasif bir şekilde ses duymaları değil, kendi iradelerini, zihinlerini ve dikkatlerini o karanlık fısıltılara bütünüyle teslim etmeleri, dinleme eylemini hastalıklı ve aktif bir "kendini bırakma/fırlatma" cürmüne dönüştürmeleridir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "ilkâ" eyleminin cahiliye epistemolojisindeki (bilgi felsefesindeki) karanlık mekaniğini inceler. Pagan Arap aklında kâhinler, cinlerden ve şeytanlardan bilgi alabilmek için özel ritüellerle kendilerinden geçer, zihinlerini şeytani musallata açık hale getirirlerdi. "Yulkûne" fiili, bu kokuşmuş pagan ritüelinin felsefi ifşasıdır. Kâhinler o fısıltıları tesadüfen duymazlar; bizzat kendileri o karanlık varlıkların frekansına kasten "kulak atarak" o yalan ağını beslerler.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu muzari (sürekli) fiilin barındırdığı iradi kokuşmuşluğu okur. Vahiy (Ruhu'l-Emîn) peygamberin kalbine mutlak bir aydınlık ve dikey bir nüzul ile inerken; şeytanlar ve kâhinler yatay, kirli ve hırsızlık kokan bir eylemle birbirlerine kulak "atıp tutmaktadırlar" (yulkûne). Bu eylem, müşrik aristokrasisinin ürettiği o yalan mekanizmasının, tesadüfi değil, bütünüyle kasti, iradi ve kesintisiz (muzari) bir istihbarat ağı olduğunu deşifre eder.
Es-sem'a (السَّمْعَ)
İşitmek, dinlemek, kulağa gelen sesi idrak etmek anlamlarına gelen s-m-a (س م ع) kökünden türemiş masdar/ismin belirli (harf-i tarifli) halidir. "Yulkûne" fiilinin nesnesi (mefulü bihi) olduğu için fetha ile nasb edilmiştir ("İşitmeyi / Kulağı / Duyma yetisini").
İbn Fâris, s-m-a (س م ع) kökünün özünde "bir sesin, sözün veya haberin hiçbir engele takılmaksızın kulağa ulaşması ve o bilginin zihin tarafından eksiksiz bir şekilde alınması" anlamının yattığını aktarır.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "es-sem'" (kulak/işitme) kelimesinin çoğul (esmâ') değil de tekil kalıpta gelmesinin metne kattığı o sarsıcı felsefi daralmayı tahlil eder. Şeytanlar veya onlara kulak asan kâhinler sayıca çok kalabalık olsalar da, onların birbirlerine fırlattıkları o "dinleme" (sem') eylemi tekil ve basittir. Çünkü yalanın ve şirkin tabiatı ne kadar çoğalırsa çoğalsın, beslendikleri o kokuşmuş karanlık kanal (sem') daima tek ve aynıdır. Kitleler kalabalık, fakat kulak verdikleri o batıl merkez tektir.
Gabriel Said Reynolds, polemik teolojisinde "kulak atma" (yulkûnes sem'a) terkibinin Geç Antik Çağ mitolojisindeki karşılığını inceler. Müşrikler, cinlerin gökyüzüne tırmanıp meleklerin konuşmalarına gizlice "kulak misafiri" (istihrâk-ı sem') olduğuna inanıyordu. Kur'an bu kelimeyi kullanarak, onların o çok övündüğü gizemli bilgi ağının (kâhinliğin) aslında göklerden çalınmış kırıntılara dayanmaya çalışan sefil, hırsız ve ezik bir "kulak kabartma" (es-sem') eyleminden başka bir şey olmadığını ilan eder.
Michael Cook, politik sosyoloji ekseninde bu kavramı iktidarın yalan üretme aygıtı olarak okur. Statükoyu koruyan yozlaşmış liderler ve onların kâhinleri/şairleri, fıtratın veya ahlakın (tebliğin) sesine değil; sadece kendi kurgularını destekleyecek olan o şeytani fısıltılara (es-sem') kulak verirler. Duydukları şey hakikat değil, kendi iktidarlarını meşrulaştıran o karanlık propagandanın yankısıdır.
Ve (وَ)
Arapçada bağlaçtır. Cümlenin akışına göre burada "hal vav'ı" (durum bildiren vav) işlevindedir ("...oldukları halde / ...şu durumdayken").
Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde bu bağlacın belagatteki eylemsel eşzamanlılığını tahlil eder. Şeytanların veya yalancıların kulak atması (yulkûne) ile onların yalan söylemeleri (kâzibûn) iki ayrı olay değildir. "Ve" bağlacı, bu iki cürmü birbirine kilitler: Onlar o karanlık fısıltılara tam da yalancı oldukları "için/halde" kulak verirler. Dinleme eylemi ile yalan üretme eylemi ontolojik olarak aynı anda (eşzamanlı) gerçekleşir.
Ekseruhum (وَأَكْثَرُهُمْ)
Çoğalmak, sayısı artmak ve yığılmak anlamlarına gelen k-s-r (ك ث ر) kökünden türemiş ism-i tafdil (en üstünlük sıfatı) olan "ekser" (en çoğu / büyük kısmı) kelimesi ile; "onların" anlamındaki üçüncü çoğul şahıs zamiri "hum"un (هُمْ) birleşimidir ("Onların pek çoğu / Onların ezici çoğunluğu").
İbn Fâris, k-s-r (ك ث ر) kökünün temelinde "bir şeyin sayısının, miktarının veya hacminin fıtri, normal sınırları aşacak derecede artması, çoğalması ve bir kütle/yığın haline gelmesi" anlamının bulunduğunu belirtir.
Patricia Crone, politik sosyoloji ekseninde "ekser/çoğunluk" kavramının kitle psikolojisine vurduğu darbeyi okur. Kureyş aristokrasisi, kendi kabilevi sayılarının çokluğuyla ve inançlarının kalabalık kitleler tarafından benimsenmesiyle övünüyor, hakikati salt çoğunluğun (ekserin) belirlediğini sanıyordu. Kur'an "Onların çoğu..." diyerek; yeryüzünde istatistiksel üstünlüğün, kalabalık oyların veya kabile sayısının ontolojik bir meşruiyet (haklılık) üretmediğini; aksine o "çoğunluğun" (ekserin) fıtratı bozan en büyük yalan/sürü mekanizması olabileceğini ilan ederek paganizmin o niceliksel (sayısal) kibrini yıkar.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin kusursuz teodise (adalet) terazisini tahlil eder. Ayet "Küllühum kâzibûn" (Onların hepsi yalancıdır) diyerek toptancı bir infaz yapmaz; "Ekseruhum" (Onların çoğu) formunu seçer. Bu "çoğunluk" tahsisi, ilahi hukukun kaskatı adaletidir. Kâhinlerin veya şeytanların ağına düşenlerin içinde o kurgulara gerçekten/safça inanan, akli melekeleri zayıf veya kandırılmış küçük bir azınlık olabilir. Ancak o yalan ağını kasten üreten, örgütleyen ve statükoyu ayakta tutan o yönlendirici kadro (ve onlara iradesiyle boyun eğen büyük çoğunluk), bile isteye bu cürmü işlemektedir. Kur'an, suçun failini milimetrik bir adaletle (çoğu diyerek) işaretler.
Kâzibûn (كَاذِبُونَ)
Gerçeğe aykırı söz söylemek, fıtratı tersyüz etmek, vaadini tutmamak ve gerçeği örtbas etmek anlamlarına gelen k-z-b (ك ذ ب) kökünden türemiş ism-i fâil (özne) kelimesinin kurallı çoğul (cem-i müzekker sâlim) formudur. Cümlede isim tamlamasının (ekseruhum) haberi olduğu için vav ile merfudur ("Yalancıdırlar / Kasten yalan söyleyen kimselerdir").
İbn Fâris, k-z-b (ك ذ ب) kökünün özünde "bir sözün, iddianın veya durumun; gerçeğe, nesnel varoluşa ve fıtrata bütünüyle aykırı düşmesi, eylemin niyetle kaskatı bir şekilde çelişmesi" anlamının yattığını aktarır.
Râgıb el-İsfahânî, "kizb" (yalan) kavramının sıradan bir bilgi eksikliğinden (cehaletten) ontolojik olarak nasıl koptuğunu inceler. Yalan söylemek (kizb), gerçeği bilmemek değil; gerçeği bildiği halde, menfaati, kibri veya korkusu yüzünden onu kasten tahrip etme, örtbas etme ve kendi uydurduğu sahte bir gerçekliği (kurguyu) topluma dayatma cürmüdür. Şeytanların indiği o kâhinler (veya müşrik tiranlar) yanılmıyorlar; onlar bilerek, isteyerek ve sistematik olarak "yalan üretiyorlar" (kâzibûn).
Dücane Cündioğlu, "kâzibûn" (yalancılar) kelimesinin barındırdığı o devasa varoluşsal zayıflığı tahlil eder. Hakikat (tevhid), ontolojik olarak kendi başına ayakta duran, sarsılmaz ve dikey bir sütundur; dışarıdan bir desteğe muhtaç değildir. Ancak yalan (kizb), tabiatı gereği çürük, uçucu ve yataydır. O yüzden müşrikler ve kâhinler (kâzibûn), o sahte kurgularını ayakta tutabilmek için sürekli şeytanların fısıltısına "kulak kabartmaya" (yulkûnes sem'a) muhtaç olan sefil ve ezik kimselerdir. Yalan, ancak sürekli yeni fısıltılarla yamandığında yaşayabilen bir hastalıktır.
Angelika Neuwirth, eskatolojik ve polemik bağlamda bu sıfatın (kâzibûn) müşrik kurgularına vurduğu o mutlak mührü okur. Müşrikler Kur'an'ı cinlerin indirdiğini iddia ederek peygambere yalan isnat etmeye çalışıyorlardı (ifk). Kur'an, 221. ayetten itibaren o devasa pagan epistemolojisini tersyüz ederek, şeytanların indiği o kişilerin bizzat müşriklerin çok değer verdiği "kâhinler" olduğunu ispatlar ve cümleyi "kâzibûn" (yalancılar bizzat onlardır) balyozuyla bitirir. Bu kelime, vahyin kaynağına yöneltilen iftirayı kesip atan ve Kureyş'in o çok güvendiği bilgi (ve iktidar) ağının alnına vurulan silinmez, ebedi ve ilahi bir "sahtekârlık" damgasıdır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla