اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şuarâ Sûresi, 220. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: şuara suresi, şuara suresi 220. ayet, vesvese, şeytan, yalancılık, şuara 220, ilim, bilgi
-
“Her şeyi işiten, bilen O’dur.”
Her şeyi işiten, bilen O’dur. “Semî‘” (السَّمِيعُ), gizledikleri konuşmalarını, gizli gizli çevirdikleri işleri ve aşikâre yaptıklarını işitendir. “‘Alîm” (الْعَلِيمُ) kalplerinde olanı ve gizli kapaklı olan sırlarını bilendir. Semî‘, duasını duyup icabet edendir, Alîm, fillerini ve yaptıkları işleri bilendir.
Yorumu Yorumla
-
İnnehû (إِنَّهُ)
Cümleye mutlak kesinlik, şüphesizlik ve tekit (pekiştirme) katan "inne" (إِنَّ) edatı ile; "o" anlamındaki üçüncü tekil şahıs zamiri "hû"nun (هُ) birleşimidir ("Şüphesiz ki O / Muhakkak ki O").
Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde bu edatın belagatteki tahkik (kesinleştirme) ve itminan işlevini tahlil eder. Önceki ayetlerde peygamberin yapayalnız ayağa kalkışı (kıyamı) ve inananların arasındaki o devasa ahlaki çabası (tekallubü) anlatılmış; Yaratıcının bu anları saniye saniye "gördüğü" (yerâke) belirtilmişti. Ayet aniden "İnnehû" (Şüphesiz ki O) diyerek, bu ilahi gözetimin (rüyetin) peygamberi teselli etmek için söylenmiş mecazi bir söz olmadığını, üzerine hiçbir şüphenin düşemeyeceği sarsılmaz ve kaskatı bir "tevhidi gerçek" (inne) olduğunu metnin kalbine çiviler.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu edatın metnin psikolojisine kattığı varoluşsal tesiri inceler. Kureyş'in o azgın inkarcılığı ve kaba kuvveti karşısında daralan bir göğüs; ancak "İnnehû" edatının o kaskatı, aşılamaz ve mutlak güven veren duvarına çarparak sükûnete erebilir. Bu edat, yeryüzünün ürettiği bütün korkuları dikey bir otoriteyle sıfırlayan felsefi bir kalkan görevi görür.
Huve (هُوَ)
Arapçada "O" anlamındaki üçüncü tekil şahıs ayrık (munfasıl) zamiridir. Burada gramatikal olarak "zamir-i fasl" (ayırma ve pekiştirme zamiri) konumundadır ("O, evet bizzat O").
Celaleddin el-Suyuti, zamir-i faslın belagatteki "hasr" (sınırlandırma ve tahsis) ile "tekit" (pekiştirme) işlevini okur. Ayet "İnnehû es-semî'u" (Şüphesiz o işitendir) demek yerine, araya bir de "huve" (O) zamirini ekleyerek "İnnehû huve..." (Şüphesiz ki O, evet sadece ve bizzat O) yapısını kurar. Bu gramatikal dizilim, evrendeki gerçek ve mutlak duyma/bilme eylemini bütünüyle Allah'ın zatına tahsis eder; O'nun dışındaki bütün sahte tanrıları, putları ve iktidarları bu yetkinlikten (ontolojik olarak) soyutlayıp dışarı atar.
Dücane Cündioğlu, "Huve" (O) zamirinin barındırdığı ontolojik dikey duruşu ve tevhidi yalıtılmışlığı tahlil eder. Müşrikler "bizim ilahlarımız, bizim şefaatçilerimiz" diyerek yatay, kurgusal ve kalabalık bir panteon üretiyordu. Kur'an, bütün o sahte kalabalığı ve şirk bürokrasisini "Huve" (O) zamirinin o tekil, mutlak, eşsiz ve aşkın varlığı içinde eritip yok eder. İlahi kimliğin (hüviyetin), şirkin kalabalığına karşı sahaya sürdüğü en yalın ve en sarsılmaz manifestodur.
Es-Semî'u (السَّمِيعُ)
İşitmek, dinlemek, kulağa gelen sesi idrak etmek ve haberdar olmak anlamlarına gelen s-m-a (س م ع) kökünden türemiş, süreklilik ve mutlaklık bildiren sıfat-ı müşebbehe/mübalağalı ism-i fâildir. Harf-i tarif (El) alarak mutlaklaşmıştır ("Hakkıyla işiten / Her sese mutlak surette nüfuz eden / Sürekli duyan").
İbn Fâris, s-m-a (س م ع) kökünün temelinde "bir sesin, sözün veya fısıltının hiçbir engele, mesafeye veya parazite takılmaksızın doğrudan algılanması ve o bilginin zihin (veya kudret) tarafından eksiksiz bir şekilde idrak edilmesi/kavranması" anlamının yattığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın "Semî" olmasının felsefi ve teolojik mahiyetini inceler. İlahi işitme (sem'), fiziksel bir kulakla veya ses dalgalarının iletimiyle gerçekleşen sınırlı bir biyolojik eylem değildir. O; evrendeki en gizli fısıltının, Darü'n-Nedve'deki en karanlık komplonun ve peygamberin Kureyş karşısındaki o sessiz, içsel hüznünün dahi ilahi kudret tarafından anında ve bütünüyle algılanması, o sesin mutlak idrak sahasına (ilme) dahil edilmesidir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde bu sıfatın pagan Arap aklındaki "sağır put" imgesine vurduğu devasa teolojik darbeyi okur. Müşriklerin taptığı o taştan heykeller (Lat, Uzza, Hubel) sesleri duymaktan, çığlıklara veya dualara tepki vermekten bütünüyle acizdi. Kur'an, evreni yöneten İktidarın (Allah'ın) sağır bir tabiat gücü veya kör bir heykel olmadığını; tam aksine, bütünüyle diri, aktif ve yeryüzündeki her eylemi/itirazı anbean "işiten" (Es-Semî) bir Özne olduğunu ilan ederek paganizmin o kör teolojisini yıkar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, tebliğ psikolojisi açısından "Es-Semî" vurgusunun barındırdığı eskatolojik (sona/yıkıma dair) tehdidi tahlil eder. Kureyş aristokrasisi peygamberi yalanlarken gizli meclislerde alay ediyor ve fısıldaşıyordu. "Es-Semî" sıfatı; müşriklere "kapalı kapılar ardındaki bütün o küstah ve zalimane fısıltılarınız yukarıdan harfi harfine dinleniyor" şeklinde muazzam bir ilahi gözdağı verirken; elçiye ise "hiçbir sözünün ve sızlanışının uzay boşluğunda kaybolmadığı" garantisini sunarak onu zırhlandırır.
El-Alîmu (الْعَلِيمُ)
Bilmek, bir şeyin hakikatine nüfuz etmek, mutlak idrak etmek, cehaletin ve zannın tam zıddı anlamlarına gelen a-l-m (ع ل م) kökünden türemiş mübalağalı ism-i fâil/sıfat-ı müşebbehedir. Harf-i tarif (El) almış, cümlenin ikinci haberi olarak ötre ile merfu olmuştur ("Hakkıyla bilen / Her şeyin özüne mutlak surette vakıf olan").
İbn Fâris, a-l-m (ع ل م) kökünün özünde "bir şeyin özünü, izini, sınırlarını ve mahiyetini hiçbir şüpheye, tahmine, eksikliğe veya karanlığa yer bırakmayacak şekilde mutlak ve kesin bir idrakle kavramak, onu cehalet perdesinden bütünüyle sıyırmak" anlamının bulunduğunu aktarır.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı çalışmasında "Alîm" (ve ilim) kavramının etimolojik haritasını inceler. Kur'an, bu kökü (a-l-m) merkeze alarak; o dönemdeki kahinlerin ve şairlerin şeytanlardan yahut cinlerden aldıklarını iddia ettikleri o bulanık, yalan yanlış "zannî" (spekülatif) bilgiyi yerle yeksan eder. Kur'an epistemolojisinde ilahi otorite, yarı-tanrıların fısıltılarına değil, mutlak, aşkın ve yanılmaz bir felsefi idrake (El-Alîm) dayanır.
Gabriel Said Reynolds, polemik teolojisinde "Alîm" sıfatının müşrik yargıları karşısındaki o asil reddiyesini okur. Müşrikler peygamberin niyetini sürekli sorguluyor, onun şöhret peşinde koşan bir şair, aklını yitirmiş bir mecnun veya iktidar hırsıyla yanıp tutuşan bir kabile isyancısı olduğunu iddia ediyordu. Yaratıcı, "El-Alîm" (Hakkıyla Bilen) sıfatıyla; yeryüzündeki o kaba, sığ ve iftiracı müşrik yargılarını bir saniyede sıfırlar. Peygamberin kalbindeki o saf tevhidi niyeti, çektiği acıyı ve hakikat arayışını (gerçeği) "bilen" yegâne makamın göklerin İktidarı olduğunu ilan eder. İnsanı kitlelerin zannı değil, Allah'ın ilmi tanımlar.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, "Es-Semî" ve "El-Alîm" sıfatlarının yan yana (terkip halinde) gelmesinin inşa ettiği o devasa felsefi ağırlığı ve kusursuz ontolojik dengeyi tahlil eder. İşitmek (sem') genellikle dışarıdaki, sese dönüşmüş, eyleme dökülmüş (zahirdeki) nesnelliği algılamaktır; bilmek (ilim) ise henüz sese dökülmemiş, kalpte gizlenmiş niyetleri ve mahiyeti (batını) bütünüyle kavramaktır. Bu iki sıfatın muazzam birleşimi, elçiye şu mesajı verir: Sen hem dış dünyadaki düşmanlarının sözlerine ve planlarına karşı güvendesin (Semî), hem de kendi iç dünyandaki o yalnızlığın, hüznün ve katıksız samimiyetin göklerin iktidarı tarafından eksiksizce anlaşılmaktadır (Alîm). 217. ayetteki "Ve tevekkel" (Dayan/Güven) emri de felsefi meşruiyetini tam olarak burada bulur; çünkü hakiki bir tevekkül, ancak dışarıdaki her sesi duyan (Semî) ve içerideki her acıyı bilen (Alîm) mutlak bir Kudrete yapılabilir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla