اَلَّذ۪ي يَرٰيكَ ح۪ينَ تَقُومُۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şuarâ Sûresi, 218. Ayet
Daralt
X
-
217-219. “Sen, O, mutlak güçlü ve engin merhamet sahibi olan, huzurunda durduğun ve secde edenler içinde halden hale girdiğin zaman seni gören Allah’a güvenip dayan.”
Sen, O, mutlak güçlü ve engin merhamet sahibi olan... Allah’a güvenip dayan. Sanki Allah, peygamberini onların şerrinden ve desiselerinden güvence altına aldı da şöyle buyurdu: Sen, O, mutlak güçlü ve engin merhamet sahibi olan... Allah’a güvenip dayan! Davette bulunduğun hususta onların sana olan muhalefetlerinden korkma! Ya da Allah, resûlüne her vakit tevekkül üzere olmasını ve bütün işlerini kendisine havale etmesini emretti de: Sen, O, mutlak güçlü ve engin merhamet sahibi olan... Allah’a güvenip dayan buyurdu. “Aziz” düşmanlarından öç alandır. “Rahim” (الرَّحِيمِ) dostlarına karşı çok merhametli olandır. Ya da “el-Azîz” düşmanlarına karşı çok şiddetli, “er-Rahîm” dostlarına karşı ise çok merhametlidir. Ya da el-Azîz’i belirtmesi şu hususun bilinmesi içindi: İzzet bulan ancak Allah ile izzet bulur, merhamet gören de ancak Onun rahmetiyle bürümesi sonucu görür. O’nun aziz kılmadığı hiçbiri izzet bulamaz. Eğer O acımazsa, başkalarının merhametinin hiçbir yararı olmaz, “el-Azîz” hiçbir şeyin acze düşüremeyeceği yüce kudret demektir.
Huzurunda durduğun zaman seni gören. Yani gecenin karanlığında yalnız başına kıyam halinde, otururken ve diğer hallerde ve cemaatle insanlar içinde secde edenlerle birlikte halden hale girdiğinde seni gören, demektir. Bazıları şöyle demişlerdir: Allah şöyle diyor: Secde edenler içinde halden hale girdiğin zaman, yani namaz kılanların arasında... O nasıl önündekileri görüyorsa arkasındaki saflarda olanları da öyle görüyordu. Ancak bu izah, âyetin yorumu değildir. O ancak kişinin kendinden söylemiş olduğu bir sözden başka bir şey değildir. Eğer onun dediği gibi olsaydı “seni gören” yerine yâ’nın nasbi ile değil de ref‘i ile “yürîke” (يُرِيكَ), yani sana gösteren derdi. Rivayete göre bazı haberlerde Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur. “Ben sizin elbette ki imamınızım. Rükû, secde ve kıyamda önüme geçip bunlara benden önce intikal etmeyin. Şüphesiz ben önümden gördüğüm gibi aynen arkamdan da görürüm. İrade ve kudretiyle yaşadığım Allah’a yemin ederim ki eğer siz benim gördüğümü görmüş olsaydınız az güler çok ağlardınız”. Dediler ki: “Yâ Resûlallah! Ne gördün?” “Cennet ve cehennemi gördüm!” buyurdu. Bazıları şöyle demişlerdir: “Yerâke” namaza kalktığın ve tek başına kıldığın zaman seni görür ve cemaatle diğer namaz kılanlarla birlikte olduğun zaman da seni görür. Bu yorum da aynen birincisi gibidir. Hafsa’nın mushafında şöyledir: “Ve takallübe vechike fi’s-sâcidîn” (وَتَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِي السَّاجِدِينَ) yani secde edenler içinde yüzünün halden hale girdiğinde.
Yorumu Yorumla
-
Ellezî (ٱلَّذِي)
O kimse ki, ki o, o zat ki anlamlarına gelen, kendisinden sonraki cümleyi (sıla cümlesini) bir önceki isme (El-Azîz Er-Rahîm olan Allah'a) sıfat veya bedel olarak bağlayan ism-i mevsul (ilgi zamiri) edatıdır.
Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde bu edatın belagatteki bağlayıcılık ve tahsis (özgüleme) işlevini tahlil eder. Bir önceki ayette peygambere "O Mutlak Güç ve Şefkat Sahibine (El-Azîz ve Er-Rahîm olana) tevekkül et" denilmişti. "Ellezî" (O ki...) edatı, tevekkül edilen bu aşkın Yaratıcı'yı soyut, uzak ve ulaşılamaz bir Tanrı fikri olmaktan çıkararak; doğrudan doğruya elçisinin eylemlerini saniye saniye takip eden, aktif, ilgili ve müdahil bir "fail" formuna bağlar. İsm-i mevsul, göklerin Rabbini peygamberin şahsi dünyasına (ve varoluşuna) sımsıkı kenetleyen gramatikal bir köprüdür.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu edatın metnin psikolojisine kattığı varoluşsal teselliyi inceler. Müşriklerin tehditleri karşısında aşiretinden kopan ve yapayalnız kalan elçi, boşluğa veya kör bir kadere bırakılmamıştır. "Ellezî" (O zat ki) edatı, peygamberin sığındığı o kalenin (Allah'ın) pasif bir kavram olmadığını; bizzat şefkatle ve kudretle elçisinin üzerine titreyen, onun yeryüzündeki yalnızlığını "gözlemleyen" sarsılmaz bir Ontolojik Özne olduğunu ilan ederek, kibrin ürettiği bütün o dünyevi korkuları ezip geçer.
Yerâke (يَرَاكَ)
Görmek, gözle şahit olmak, kalple kavramak ve mutlak surette idrak etmek anlamlarına gelen r-e-y (ر ا ي) kökünden türemiş üçüncü tekil şahıs muzari (şimdiki/geniş zaman) fiil "yerâ" ile; eylemin nesnesi olan ve "seni" anlamı taşıyan ikinci tekil şahıs zamiri "ke"nin (كَ) birleşimidir ("O seni görüyor / O seni sürekli gözetliyor").
İbn Fâris, r-e-y (ر ا ي) kökünün temelinde "bir şeyin hakikatini, şeklini veya varlığını hiçbir perdeye, mesafeye veya karanlığa takılmaksızın en net biçimde algılamak, gözle yahut kalple (basiretle) bütünüyle kavramak" anlamının bulunduğunu aktarır.
Râgıb el-İsfahânî, "rüyet" (görme) eyleminin Allah'a atfedildiğindeki (yerâ) tevhidi ve felsefi genişliğini tahlil eder. İnsanın görmesi (basar) mekana, ışığa ve açıya bağımlıdır; sınırlıdır. Ancak Yaratıcı'nın peygamberi "görmesi" (yerâke); sıradan bir optik algı değil, mutlak ihata, ilim, gözetim ve "koruma" (hıfz) eylemidir. Bu görme; düşmanların göremediği hüzünleri, gecenin karanlığındaki yalnızlıkları ve kalbin içindeki o sessiz devinimleri (titreyişleri) de bütünüyle kuşatan sarsılmaz bir ontolojik şahitliktir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, tebliğ psikolojisi bağlamında "seni görüyor" (yerâke) muzari fiilinin barındırdığı o devasa ilahi teminatı okur. Akrabaları (aşireti) tarafından reddedilen, alaya alınan ve izole edilen peygamberin en büyük ihtiyacı, bu ağır yükün altında "fark edildiğini" hissetmektir. İnsan görünmez (ve sahipsiz) olduğunu düşündüğünde yıkılır. Yaratıcı, muzari (sürekli) kipte "O seni (her an) görüyor" diyerek; elçisine "Çektiğin acıların, tek başına verdiğin bu muazzam ahlaki savaşın ve döktüğün terin evrenin yegâne Otoritesi tarafından anbean kaydedildiği" müjdesini verir. Bu rüyet (görülme), peygamberi kalabalıkların yalanlamasına karşı zırhlandıran en büyük tesellidir.
Gabriel Said Reynolds, polemik teolojisinde ilahi "görme" (yerâ) eyleminin müşrik aklındaki pagan tanrılarıyla (putlarla) olan o sert çatışmasını inceler. Müşrikler tapınaklarında cansız, kör, sağır ve dilsiz putlara tapıyor; onların kendilerini gördüğünü vehmediyorlardı. Vahiy, peygamberin yaslandığı (tevekkül ettiği) ilahın kör heykeller gibi olmadığını; doğrudan eylemde bulunan, elçisini gözeten ve evrenin her zerresini "gören" (yerâke) diri (hayy) bir Kudret olduğunu ilan ederek, paganizmin o kör teolojisini felsefi olarak felç eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde, her şeyi gören Tanrı (yerâke) tasavvurunun cahiliye toplumundaki ahlaki dönüşümünü tahlil eder. Cahiliye aklı, ahlaksızlıklarını sadece insanların gözünden (toplumdan) gizlediğinde suçsuz olduğunu sanan sığ bir kabile ahlakına sahipti. "O seni görüyor" eylemi, ahlakı yeryüzünün yatay (toplumsal) denetiminden çıkarıp; hiçbir şeyin gizlenemeyeceği o mutlak, dikey ve kozmik İradenin denetimine bağlar. İnanan kişi artık kalabalıklar için değil, bizzat kendisini her an "gören" o Yüce Makam için eylem üretir.
Hîne (حِينَ)
Zaman, vakit, belirli bir an veya bir eylemin/olayın meydana geldiği zaman dilimi anlamlarına gelen h-y-n (ح ي ن) kökünden türemiş zaman zarfıdır ("O zaman ki / O vakit / ...-dığı esnada").
İbn Fâris, h-y-n (ح ي ن) kökünün özünde "zamanın mutlak ve sınırsız akışından ziyade, spesifik bir olayın, eylemin veya durumun vuku bulduğu o kesit, an veya sınırlandırılmış belirli zaman dilimi" anlamının yattığını belirtir.
Angelika Neuwirth, uzamsal ve zamansal koordinatlar bağlamında "hîne" (zaman/an) zarfının barındırdığı o dikey odaklanmayı okur. Vahiy, Allah'ın peygamberi genel ve belirsiz bir şekilde gördüğünü söylemekle yetinmez. "Hîne" zarfı, o ilahi kamerayı (rüyeti) bütünüyle spesifik, yoğun ve muazzam bir tevhidi eylemin gerçekleştiği o "kutsal ana" sabitler. Zaman (hîn), sıradan bir saniye olmaktan çıkıp, insanın Yaratıcısı karşısında ontolojik bir duruş (kıyam) sergilediği o ebedi şahitlik anına dönüşür.
Dücane Cündioğlu, zaman felsefesi ekseninde "hîne" edatının eylemi dondurma ve ebedileştirme gücünü tahlil eder. Yeryüzündeki eylemler zamanın akışı içinde erir, kaybolur ve unutulur. Ancak "hîne" (o kalktığın an) vurgusu; insanın Yaratıcı'ya yöneldiği o fiziksel ve ruhsal kopuş saniyesini mutlaklaştırır. Allah'ın gözlemi altındaki o "an", fani zamanın içinden sökülüp alınmış ve ebedi bir ontolojik hatıra (değer) olarak varlık siciline işlenmiştir.
Tekûmu (تَقُومُ)
Ayağa kalkmak, dikilmek, durmak, bir işi üstlenmek, namaza (veya ibadete) durmak ve harekete geçmek anlamlarına gelen k-v-m (ق و م) kökünden türemiş ikinci tekil şahıs muzari (geniş/şimdiki zaman) fiilidir ("Kalktığın zaman / Kıyama durduğun an / Harekete geçtiğinde").
İbn Fâris, k-v-m (ق و م) kökünün temelinde "bir şeyin eğriliğinin düzelmesi, yatmanın, uyumanın veya oturmanın (pasifliğin) tam zıddı olarak dikey, sağlam, kararlı ve sarsılmaz bir eylemlilik (dikiliş) haline geçmesi" anlamının bulunduğunu aktarır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, "kıyam/kalkış" (tekûmu) eyleminin barındırdığı o devasa tevhidi ve ahlaki dik duruşu tahlil eder. Bu fiil (tekûmu), sadece gece namazına kalkmayı (teheccüdü) ifade eden fiziksel bir ritüel değildir. Aşiretinden (statükodan) kopan, yapayalnız kalan, alaya alınan ve dışlanan peygamberin; putperestlerin ürettiği o yalanlama fırtınası karşısında eğilmemesi, diz çökmemesi ve bütün o sömürü düzenine karşı "tek başına ayağa kalkma" (kıyam etme) cesaretidir. Allah, elçisini boyun eğerken veya gizlenirken değil; hakikati omuzlayıp o kaba kalabalıkların karşısına devasa bir ahlaki özne olarak "dikilirken" (tekûmu) görmektedir.
Michael Cook, politik teoloji ekseninde "tekûmu" eyleminin muhalif ve devrimci doğasını okur. Kureyş aristokrasisi, kölelerin, yoksulların ve onlara itaat edenlerin daima "aşağıda", yatay ve ezik bir pozisyonda kalmasını istiyordu. Peygamberin (ve ona uyanların) tevhid inancıyla "ayağa kalkması" (tekûmu); o putperest iktidarın (Darü'n-Nedve'nin) karşısında meşruiyetini göklerden alan yeni, sarsılmaz ve dikey bir teolojik iktidarın/itirazın şahlanışıdır. Kıyam (kalkış), ahlaki bir isyanın fiziğe bürünmüş halidir. O kalkış anı, yeryüzü tiranlıklarının felsefi olarak çökmeye başladığı andır.
Patricia Crone, bedevi teslimiyeti ve pagan pasifliği karşısında bu "kalkma" (tekûmu) fiilinin kurduğu bağımsız birey (özne) inşasını inceler. Cahiliye toplumu, atalarının kokuşmuş geleneklerine (putperestliğe) körü körüne ve yatarak/pasifçe boyun eğiyordu. "Tekûmu" eylemi; insanın o kabilevi uyuşukluktan, gafletten ve yığın psikolojisinden sıyrılarak kendi iradesiyle ve mutlak bir bilinçle (uyanıklıkla) Yaratıcısı'nın önünde tek başına durmasını sembolize eder. Bu dikey eylem (kıyam), insanın kendi fıtratına ihanet etmemek için kalabalıklara sırtını dönüp ayağa kalkmasının ve yalnızca Allah'ın şahitliğinde ebedileşen o en yüce ontolojik duruşun tevhidi resmidir. O kalktığında, Onu yeryüzündekiler (müşrikler) dışlasa da, göklerin Rabbi şefkatle "görmektedir".
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla