Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şuarâ Sûresi, 217. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şuarâ Sûresi, 217. Ayet

    وَتَوَكَّلْ عَلَى الْعَز۪يزِ الرَّح۪يمِۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vetevekkel ‘alâ-l’azîzi-rrahîm(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      217-219. “Sen, O, mutlak güçlü ve engin merhamet sahibi olan, huzurunda durduğun ve secde edenler içinde halden hale girdiğin zaman seni gören Allah’a güvenip dayan.”

      Sen, O, mutlak güçlü ve engin merhamet sahibi olan... Allah’a güvenip dayan. Sanki Allah, peygamberini onların şerrinden ve desiselerinden güvence altına aldı da şöyle buyurdu: Sen, O, mutlak güçlü ve engin merhamet sahibi olan... Allah’a güvenip dayan! Davette bulunduğun hususta onların sana olan muhalefetlerinden korkma! Ya da Allah, resûlüne her vakit tevekkül üzere olmasını ve bütün işlerini kendisine havale etmesini emretti de: Sen, O, mutlak güçlü ve engin merhamet sahibi olan... Allah’a güvenip dayan buyurdu. “Aziz” düşmanlarından öç alandır. “Rahim” (الرَّحِيمِ) dostlarına karşı çok merhametli olandır. Ya da “el-Azîz” düşmanlarına karşı çok şiddetli, “er-Rahîm” dostlarına karşı ise çok merhametlidir. Ya da el-Azîz’i belirtmesi şu hususun bilinmesi içindi: İzzet bulan ancak Allah ile izzet bulur, merhamet gören de ancak Onun rahmetiyle bürümesi sonucu görür. O’nun aziz kılmadığı hiçbiri izzet bulamaz. Eğer O acımazsa, başkalarının merhametinin hiçbir yararı olmaz, “el-Azîz” hiçbir şeyin acze düşüremeyeceği yüce kudret demektir.

      Huzurunda durduğun zaman seni gören. Yani gecenin karanlığında yalnız başına kıyam halinde, otururken ve diğer hallerde ve cemaatle insanlar içinde secde edenlerle birlikte halden hale girdiğinde seni gören, demektir. Bazıları şöyle demişlerdir: Allah şöyle diyor: Secde edenler içinde halden hale girdiğin zaman, yani namaz kılanların arasında... O nasıl önündekileri görüyorsa arkasındaki saflarda olanları da öyle görüyordu. Ancak bu izah, âyetin yorumu değildir. O ancak kişinin kendinden söylemiş olduğu bir sözden başka bir şey değildir. Eğer onun dediği gibi olsaydı “seni gören” yerine yâ’nın nasbi ile değil de ref‘i ile “yürîke” (يُرِيكَ), yani sana gösteren derdi. Rivayete göre bazı haberlerde Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur. “Ben sizin elbette ki imamınızım. Rükû, secde ve kıyamda önüme geçip bunlara benden önce intikal etmeyin. Şüphesiz ben önümden gördüğüm gibi aynen arkamdan da görürüm. İrade ve kudretiyle yaşadığım Allah’a yemin ederim ki eğer siz benim gördüğümü görmüş olsaydınız az güler çok ağlardınız”. Dediler ki: “Yâ Resûlallah! Ne gördün?” “Cennet ve cehennemi gördüm!” buyurdu. Bazıları şöyle demişlerdir: “Yerâke” namaza kalktığın ve tek başına kıldığın zaman seni görür ve cemaatle diğer namaz kılanlarla birlikte olduğun zaman da seni görür. Bu yorum da aynen birincisi gibidir. Hafsa’nın mushafında şöyledir: “Ve takallübe vechike fi’s-sâcidîn” (وَتَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِي السَّاجِدِينَ) yani secde edenler içinde yüzünün halden hale girdiğinde.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve tevekkel (وَتَوَكَّلْ)

        Bağlaç olan "ve" (وَ) harfi ile; güvenmek, işi başkasına havale etmek, dayanmak ve birini kendine vekil tayin etmek anlamlarına gelen v-k-l (و ك ل) kökünden, tefa'ul babında türetilmiş ikinci tekil şahıs emr-i hâzır (emir kipi) fiilidir ("Ve dayan / Güven / İşini O'na havale et").

        İbn Fâris, v-k-l (و ك ل) kökünün temelinde "bir insanın kendi gücünün veya yetkisinin sınırlarını bilerek, altından kalkamayacağı yahut korunamayacağı bir işi, o işi çözmeye muktedir olan çok daha güçlü bir otoriteye bırakması, onu kendi adına vekil (koruyucu/idareci) tayin ederek kalben sükûnete ermesi" anlamının yattığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "tevekkül" kavramının felsefi altyapısını tahlil eder. Tevekkül, insanın yapması gereken eylemleri terk edip tembelliğe düşmesi (pasiflik) değildir. O, insanın kendi iradesiyle yapabileceği her şeyi (uyarıyı, tebliği, berâeti) yerine getirdikten sonra; sonucun yaratılmasını ve mutlak güvenliği, aczini itiraf ederek yegâne kudrete (Allah'a) teslim etmesidir. Tevekkül, eylemin bittiği yerde başlayan o devasa ahlaki tasdiktir.

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde eylemin tefa'ul babında (tevekkel) gelmesinin barındırdığı psikolojik çabayı inceler. Bu bab, eyleme "kendini zorlayarak, iradi bir şekilde o işe girişme ve o durumu kuşanma" anlamı katar. Bir önceki ayetteki o kopuş (akrabalardan berî/uzak olma) ilanından sonra; insanın o koca boşlukta sarsılmaması için, iradesini bütünüyle toplayıp mutlak güce "yaslanma/dayanma" eylemini (tevekkülü) kaskatı bir zırh gibi kuşanması emredilir.

        Dücane Cündioğlu, "tevekkül" eyleminin barındırdığı ontolojik yalnızlığı ve dikey tutunuşu okur. Peygamber, kendi aşiretinin (akrabîn) kokuşmuş amellerinden uzaklaştığını ilan ettiğinde, yeryüzündeki bütün yatay güvenlik bağlarını, kabilevi sigortaları ve sosyal kalkanları kendi elleriyle kesip atmıştır. Akrabalarından kopan bir insan ontolojik olarak boşluğa düşer. "Ve tevekkel" (Dayan) emri, yatay bağları kopan elçinin yeryüzüne düşmemesi için, göklerden indirilen o sarsılmaz ve dikey "ilahî sütuna" tutunmasıdır. Yalnızlığın tek felsefi ilacı, Mutlak Olan'a vekâlet vermektir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, tebliğ psikolojisi bağlamında bu emir kipinin (tevekkel) Kureyş sosyolojisindeki yerini tahlil eder. Kendi kan bağını karşısına alan peygamber, Mekke'nin o zorba, alaycı ve kaba kuvvet sahibi aristokrasisi karşısında yapayalnızdır. Yaratıcı, elçisine "Ordular kur veya zengin ol" demez; "Tevekkül et" der. Çünkü kibrin ve kaba kuvvetin (Kureyş'in) ürettiği o devasa psikolojik teröre karşı, peygamberin delirmemesini, korkmamasını ve geri adım atmamasını sağlayacak yegâne teolojik zırh; sırtını bütün evreni yöneten o sarsılmaz Kudret'e (Allah'a) yaslamasıdır. Tevekkül, müşrik oligarşisine karşı sahaya sürülen en büyük politik ve psikolojik silahtır.

        Alâ (عَلَى)

        Arapçada üzerinde, üzerine, üstüne, -e doğru ve doğrudan ona anlamlarına gelen, bir yönelmeyi, dayanmayı ve yüksekliği ifade eden harf-i cerdir.

        Angelika Neuwirth, uzamsal (spatial) dinamikler bağlamında "alâ" (üzerine/üstüne) edatının "tevekkül" eylemiyle kurduğu dikey otoriteyi inceler. Müşrikler, putlara veya kabile reislerine güvenirken yatay (dünyevi) bir sığınma mekanizması kullanıyorlardı. Tevekkül eyleminin "alâ" edatıyla kullanılması; peygamberin yaslanacağı o makamın yeryüzündeki sıradan bir güç olmadığını, bütünüyle dışarıdan, aşkın (müteal) ve her şeyin "üstünde" (alâ) olan o dikey hakikate doğru sarsılmaz bir tırmanış ve tutunuş olduğunu gramatikal olarak ilan eder. İnsan ancak kendinden yüce (üstte) olana tevekkül edebilir.

        El-Azîzi (الْعَزِيزِ)

        Üstün gelmek, yenilmez olmak, şiddetli olmak ve eşi benzeri bulunmamak anlamlarına gelen a-z-z (ع ز ز) kökünden türemiş mübalağalı ism-i fâil/sıfattır. Harf-i tarif (El) alarak mutlaklaşmış, "Alâ" harf-i cerinden dolayı esre ile mecrur olmuştur ("Mutlak galip olan / Asla mağlup edilemeyen / Kaba gücü ezip geçen mutlak izzet ve kudret sahibi").

        İbn Fâris, a-z-z (ع ز ز) kökünün temelinde "bir şeyin karşı konulamaz derecede şiddetli, kuvvetli ve sağlam olması, hiçbir dış gücün, ordunun veya hilenin onu aşamaması, alt edememesi ve eşine rastlanılamayacak kadar nadir bir yücelikte (izzette) bulunması" anlamının yattığını aktarır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "izzet" kavramının cahiliye aklındaki karşılığının nasıl parçalandığını tahlil eder. Kureyş elitleri, yeryüzündeki "izzetin" (mutlak gücün ve dokunulmazlığın) kendi zenginliklerinde, ticaret kervanlarında ve kabilevi ittifaklarında olduğuna inanıyorlardı. Vahiy, peygambere Kureyş'in o sahte izzetinden korkmamasını; evrendeki yegâne, mutlak ve sarsılmaz "El-Azîz" olan (hiçbir zaman yenilemeyecek) Kudret'e yaslanmasını emrederek, pagan siyasetinin o kaba güç illüzyonunu tevhidi bir balyozla yerle yeksan eder.

        Patricia Crone, politik sosyoloji ekseninde "Azîz" isminin, aşiretten kopuşun (berâet) getirdiği fiziksel güvenlik açığını nasıl kapattığını okur. Çöl sosyolojisinde aşiretsiz kalan kişi "zelil" (savunmasız, ezilebilir) duruma düşer. Allah, peygamberin iptal edilen o dünyevi kabile korumasının (asabiyetinin) yerine, kendi yenilmez "Azîz" (Mutlak Güç) sıfatını devasa bir kalkan olarak yerleştirir. Tevekkül edilen makamın "Azîz" olması; o tiranların ne kadar güçlü görünürlerse görünsünler, ilahi vekâlet karşısında ezilmeye mahkum sefil varlıklar olduğunun manifestosudur.

        Er-Rahîmi (الرَّحِيمِ)

        İncelik, acıma, şefkat, merhamet ve koruma anlamlarına gelen r-h-m (ر ح م) kökünden türemiş, süreklilik ve içkinlik bildiren sıfat-ı müşebbehe/mübalağalı ism-i fâildir. "El-Azîzi" kelimesinin ikinci sıfatı (matufu) olarak esre ile mecrurdur ("Çok merhamet eden / Kesintisiz şefkat gösterip sarıp sarmalayan").

        İbn Fâris, r-h-m (ر ح م) kökünün özünde "bir varlığa karşı duyulan derin incelik, kalp yumuşaklığı, şefkat ve onu her türlü kötülükten koruyup sarıp sarmalama güdüsü" anlamının bulunduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "Rahîm" sıfatının felsefi mahiyetini inceler. Bu sıfat, pasif ve zayıf bir acıma hissi değildir. O, kendisine tevekkül eden, yalnız kalan ve bedeller ödeyen o elçiyi (ve inananları) mutlak bir koruma çemberine alan, onların içini ferahlatan ve onları yeryüzünün o kokuşmuş bataklığından (kötülüklerinden) selamete çıkaran o aktif, sarsılmaz ve lütufkâr ilahi eylemin/kuşatıcılığın adıdır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, "El-Azîz" (Mutlak Güç) ve "Er-Rahîm" (Mutlak Şefkat) isimlerinin tevekkül bağlamında yan yana gelişindeki o kusursuz ontolojik dengeyi tahlil eder. Yalnız kalan, akrabaları (aşireti) tarafından reddedilen ve tehdit edilen peygamberin iki şeye ihtiyacı vardır: Düşmanların kaba kuvvetine karşı onu ezdirmeyecek ve mutlak galip gelecek bir "Güç" (Azîz) ve yalanlandığı için yaralanan kalbini teselli edecek, onu şefkatle saracak mutlak bir "Merhamet" (Rahîm). Bu iki sıfat, tevekkülün en mükemmel mimarisini kurar: Kudretsiz merhamet acizliktir; merhametsiz kudret ise sadece kaba bir zorbalıktır. Allah, elçisinin düşmanlarına karşı El-Azîz, elçisine karşı ise Er-Rahîm'dir. O'na yaslanmak, varlığın en güvenilir kalesine sığınmaktır.

        Gabriel Said Reynolds, bu iki sıfatın (Azîz ve Rahîm) Şuarâ Suresi boyunca inşa ettiği o devasa metinlerarası köprüyü okur. Bu sure boyunca Firavun, Âd, Semûd, Lût ve Eyke kıssalarının hepsinin sonu nakarat halinde "Ve inne Rabbeke lehüvel Azîzür Rahîm" (Şüphesiz Rabbin, Azîz'dir, Rahîm'dir) şeklinde bitmişti. Şimdi ayet doğrudan Muhammed peygambere hitap ederek; "İşte o tarihte bütün o tiranları yok eden, o devasa medeniyetleri çökerterken (Azîz) dürüst elçilerini kurtaran (Rahîm) o kaskatı ve mutlak İktidara dayan (tevekkül et)" der. Peygambere, tarihi yöneten o sarsılmaz Sünnetullah'a (ilahi yasaya) güvenmesi emredilir. Mekke'nin kaderi de o kadim tarihin (Azîz ve Rahîm olanın) ellerindedir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X