Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şuarâ Sûresi, 215. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şuarâ Sûresi, 215. Ayet

    وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِمَنِ اتَّـبَعَكَ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vaḣfid cenâhake limeni-ttebe’ake mine-lmu/minîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Sana uyan müminlere kol kanat ger.”

      Sana uyan müminlere kol kanat ger. Müminlerden sana uyanlara karşı tavrını yumuşat! Bu beyanda Allah, peygamberine, inananlarına karşı tevazu ile davranmasını ve merhametli olmasını emretmiştir. Anne-baba hakkında ise şöyle buyurmuştur: “Onlara merhametle ve alçak gönüllülükle kol kanat ger”. Müminlerin birbirlerine karşı tavrı için de şöyle buyurmuştur: “Kendi aralarında merhametlidirler”; “Müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı vakarlıdırlar”. Allah, müminlerin kendi aralarında alçak gönüllü ve merhametli olduklarını belirtmiş, Hz. Peygamber (s.a.) hakkında ise “zül” kelimesini kullanmamıştır, en doğrusunu Allah bilir ya, “zül” sanki boyun eğme ve bir kısmının diğer bir kısmını istihdam etmesi anlamına gelir. Bu ise Hz. Peygamber (s.a.) hakkında uzak bir anlamdadır, zira Allah’ın Hz. Peygamber’in onlara hizmet etmesini emretmesi ihtimal dâhilinde değildir. Buna mukabil diğerlerini bir kısmının diğer bir kısmını istihdam etmesi ile sınaması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Vahfıd (وَاخْفِضْ)

        Bağlaç olan "ve" (وَ) harfi ile; aşağı indirmek, alçaltmak, tevazu göstermek ve sükûnete erdirmek anlamlarına gelen h-f-d (خ ف ض) kökünden türemiş ikinci tekil şahıs emr-i hâzır (emir kipi) fiilidir ("Ve indir / Ve alçalt").

        İbn Fâris, h-f-d (خ ف ض) kökünün temelinde "bir şeyin yukarı kalkmasının, diklenmesinin ve yüksekliğinin (kibrin) tam zıddı olarak; aşağı doğru inmesi, yumuşaması, sükûnete ermesi ve yatışması" anlamının bulunduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hafd" (indirme/alçaltma) eyleminin fiziki bir hareketten ziyade, ahlaki ve ontolojik bir ehlileşmeyi sembolize ettiğini tahlil eder. Kur'an lügatinde bu kelime, muhataba karşı içteki bütün o sertliği, kibri ve üstünlük iddiasını bütünüyle sıfırlayarak, ruhun şefkat ve merhamet zeminine doğru "eğilmesini" ifade eder.

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde bu emir kipinin (ihfıd) belagatteki istiare (metafor) ve "tebcîl" (yüceltme) işlevini inceler. Yaratıcı peygambere "Onlara yumuşak davran" demek yerine, "İndir / Alçalt" fiilini kullanarak, merhameti somut, fiziksel ve eylemsel bir fedakârlık tablosuna dönüştürür.

        Dücane Cündioğlu, iktidar felsefesi bağlamında bu emir kipinin barındırdığı peygamberane asaleti okur. Sıradan krallar, tiranlar ve Kureyş elitleri, kendilerine inanan ve boyun eğen kitlelere karşı daima "yüksekten bakar", omuzlarını dikleştirir ve kibrini artırırlar. Vahiy ise peygambere, kendisine inanan kitleler çoğaldıkça, onlara karşı daha da "aşağı inmesini" (ihfıd), egosunu sıfırlamasını ve iktidarın kibrini tevazu ile ezmesini emrederek yeryüzü siyasetinin o kokuşmuş dikey hiyerarşisini yerle yeksan eder. Liderlik, yükselmek değil; inananların seviyesine merhametle inmektir.

        Cenâhake (جَنَاحَكَ)

        Yan taraf, kol, bir tarafa meyil etmek ve kuşun uçmak/yavrusunu korumak için kullandığı kanadı anlamlarına gelen c-n-h (ج ن ح) kökünden türemiş "cenâh" ismi ile, "senin" anlamındaki ikinci tekil şahıs zamiri "ke"nin (كَ) birleşimidir. Fiilin (vahfıd) nesnesi olduğu için fetha ile nasb edilmiştir ("Senin kanadını / Kolunu kanadını").

        İbn Fâris, c-n-h (ج ن ح) kökünün özünde "bir şeyin yan tarafı, destek noktası ve özellikle bir kuşun uçmak yahut yavrularını sarmalayıp korumak için kullandığı o fiziksel uzvu (kanadı) ve bir yöne doğru eğilip meyil etmesi" anlamının yattığını aktarır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "kanatlarını indirme" (hafd-ı cenâh) mecazının barındırdığı o devasa psikolojik ve edebi derinliği tahlil eder. Bir kuş, avlanırken veya saldırırken kanatlarını gerer ve dikleştirir; ancak yavrularını soğuktan, tehlikeden veya düşmandan koruyacağı zaman "kanatlarını aşağı indirerek" (hafd-ı cenâh) onları bütünüyle o tüylerin sıcaklığına ve güvenliğine hapseder. Vahiy, peygamberi inananların üzerine titreyen, onları şirkin ve zulmün yırtıcı saldırılarından saklayan o devasa ve merhametli bir "anne kuş" metaforuyla tasvir eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin bir önceki ayetle (Ve enzir aşîratekel akrabîn - Yakın akrabanı uyar) kurduğu o muazzam duygusal ve felsefi dengeyi inceler. "İnzâr" (uyarmak/korkutmak), sert, keskin ve dikey bir eylemdir. Peygamber, kendi akrabalarını (Kureyş'i) şirk ve azap konusunda tavizsiz bir kılıç gibi "uyarırken"; o uyarının şiddetinden yara alabilecek veya korkabilecek olan inananlara karşı derhal o dikey şiddeti yatay bir şefkate, yani "kanat indirmeye" (cenâhake) dönüştürmelidir. Yaratıcı, elçisinin şahsında celâl (korkutucu uyarı) ile cemâl (kanat geren merhamet) sıfatlarını eşzamanlı olarak harmanlar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "cenâh" (kanat) kavramının cahiliye dönemi otorite anlayışıyla olan epistemolojik zıtlığını okur. Bedevi Arap sosyolojisinde kabile reisi (seyyid), himayesindeki insanlara koruma sağlasa bile bunu katı bir efendi-köle (veya üst-ast) asabiyetiyle, bir minnet duygusuyla yapardı. Kur'an'ın "kanat germe" mefhumu, bu kaba kabilevi himayeyi yıkar. Kanat indirmek, sadece fiziksel bir koruma değil; bizzat peygamberin kendi egosunu eriterek, inananlara karşı duyduğu o derin, karşılıksız, fıtri ve kırılgan tevhidi şefkatin (rahmetin) ilanıdır.

        Limenittebeake (لِمَنِ اتَّبَعَكَ)

        İçin, -e/a anlamı katan "li" (لِ) harf-i ceri, kim, kimse, o kişiler ki anlamındaki ism-i mevsul (ilgi zamiri) "men" (مَنِ) ve; peşinden gitmek, izlemek, adımlarını takip etmek ve boyun eğmek anlamlarına gelen t-b-a (ت ب ع) kökünden, ifti'âl babında türetilmiş mazi fiil "ittebea" ile "seni" anlamındaki "ke" (كَ) zamirinin birleşimidir ("Seni izleyen o kimselere / Senin peşinden gelerek sana tâbi olanlara").

        İbn Fâris, t-b-a (ت ب ع) kökünün temelinde "birinin izinden gitmek, onun yürüdüğü yolda hiç sapmadan ve geride kalmadan adımlarını takip etmek, ona kopmaz bir şekilde eklenmek" anlamının bulunduğunu belirtir.

        Michael Cook, politik teoloji ekseninde "tâbi olma/izleme" (ittebeake) eyleminin barındırdığı o yıkıcı siyasi sözleşmeyi tahlil eder. Müşrik Mekke'de insanlar sadece kabile reislerine, zenginlere veya Darü'n-Nedve'nin aristokratlarına "tâbi" oluyorlardı. Vahiy, itaat merkezini kökünden değiştirerek, "seni izleyenler" vurgusuyla yeni bir otorite (ve ümmet) merkezi inşa eder. Tâbiiyet (izlemek), artık kabile asabiyetine veya servete değil; bütünüyle elçinin temsil ettiği ilahi hukuka, adalete ve tevhide boyun eğmektir. Peygamberin "kanadı" (şefkati), tam da bu yeni ahlaki itaat sözleşmesinin yeryüzündeki ödülü ve sığınağıdır.

        Gabriel Said Reynolds, "ittebeake" (seni izleyenler) kelimesinin o dönemki sosyolojik karşılığını inceler. Kureyş'in kibirli tiranları, peygamberi izleyen o ilk Müslümanları "köleler, zayıflar, ayak takımı" (erâzil/mustaz'afîn) olarak görüyor ve onlarla aynı mecliste oturmayı bile zül sayıyorlardı. Yaratıcı, peygambere "Kureyş'in elitlerine yaranmaya çalışma; tam aksine, o aristokratların aşağıladığı, hor gördüğü ve peşinden gelen o 'zayıf izleyicilerin' üzerine kanatlarını ger, onlara asalet ver" diyerek; yeryüzünün o sahte sınıfsal hiyerarşisini tevhidi bir kanatla bütünüyle ezip geçer.

        Minel mü'minîn (مِنَ الْمُؤْمِنِينَ)

        Arapçada -den/-dan ve bir grubun içinden/kategorisinden olma (teb'îz/beyaniyye) anlamı katan "min" (مِنَ) harf-i ceri ile; güvenmek, tasdik etmek, sükunete ermek ve teslim olmak anlamlarına gelen e-m-n (ا م ن) kökünden, if'âl babında türetilmiş ism-i fâil kelimesinin kurallı çoğul (cem-i müzekker sâlim) formudur. Harf-i cerden dolayı "yâ" ile mecrurdur ("İman eden kimselerin içinden / Güvenip boyun eğenlerden").

        İbn Fâris, e-m-n (ا م ن) kökünün özünde "korkunun, inkarın ve şüphenin tam zıddı olarak; kalbin mutlak bir sükûnete kavuşması, bir gerçeği sarsılmaz bir şekilde onaylaması, o hakikate sığınması ve emaneti koruması" anlamının yattığını aktarır.

        Patricia Crone, "mü'minîn" (inananlar) kelimesinin bir sosyolojik kategori olarak barındırdığı kurumsal devrimi okur. İslam'dan önce Arap yarımadasında insanların aidiyet hissettikleri kimlikler "Benî Haşim, Benî Mahzum" (Haşimoğulları vs.) gibi kan ve soya dayalı isimlerdi. Kur'an, peygamberin kanat gereceği (şefkat göstereceği) o kitleyi tanımlarken kabile isimlerini veya coğrafyayı silip atar. Onları sadece "El-Mü'minîn" (İnananlar/Güvenenler) sıfatıyla tanımlayarak; ırkın, servetin ve köleliğin sıfırlandığı, sadece ahlaki bir tasdikin (imanın) geçerli olduğu yepyeni, eşitlikçi ve evrensel bir "ideolojik ulus/ümmet" inşa eder. Kanat, ırka değil, imana gerilir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bütünselliği ve "min" (içinden) edatının tahsis/özgüleme gücünü tahlil eder. Bir önceki ayette "Yakın akrabanı (bütün aşiretini) uyar" denmişti. Ancak bu ayette, kanat germe (şefkat) eylemi o uyarılan aşiretin tamamına değil; sadece ve sadece "Mümin olanların içinden (min) seni izleyenlere" tahsis edilmiştir. Bu gramatikal sınır, ilahi hukukun kaskatı adaletini gösterir: Kişi peygamberin öz amcası, kan bağı veya en yakın akrabası olsa bile (Ebu Leheb gibi), eğer "mü'minlerden" değilse peygamberin o merhametli "kanadının" (cenâhının) altına giremez. Tevhidi şefkat, kan bağıyla miras kalmaz; mutlak surette imanla hak edilir. Liyakat nesepten değil, hakikatten doğar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X