وَاَنْذِرْ عَش۪يرَتَكَ الْاَقْرَب۪ينَۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şuarâ Sûresi, 214. Ayet
Daralt
X
-
“Yakın akrabanı da uyar.”
Yakın Akrabanın Uyarılması
Yakın akrabanı da uyar. Ebû Hureyre anlatıyor: Bu Yakın akrabanı da uyar âyeti inince Hz. Peygamber (s.a.) Kureyş’i topladı. Önce hepsine birden sonra da ayrı ayrı her bir alt gruba seslendi ve şöyle dedi: Ey Kureyş topluluğu! Kendinizi ateşten kurtarınız. Çünkü ben Allah’a karşı size ne bir yarar sağlayabilirim ne de sizden bir zararı savabilirim. Ey Kusayoğulları! Kendinizi ateşten kurtarınız. Çünkü ben Allah’a karşı size ne bir yarar sağlayabilirim ne de sizden bir zararı savabilirim”. Ve şöyle dedi: “Ey Abdümenafoğulları! Kendinizi ateşten kurtarınız. Çünkü ben Allah’a karşı size ne bir yarar sağlayabilirim ne de sizden bir zararı savabilirim”. Aynı şekilde Abdülmuttaliboğulları için de seslendi. Kızı Fâtıma’ya da seslendi ve şöyle dedi: “Ey Fâtıma! Kendini ateşten kurtar! Çünkü ben Allah’a karşı sana ne bir yarar sağlayabilirim ne de senden bir zararı savabilirim. Ne var ki senin benimle soy bağın var ve ben o bağı hep koruyacağım!” Bazı haberlerde Hz. Peygamber bu âyetin indiği anda şöyle dedi: “Elbette ben bütün insanlara gönderildim. Ama ey Hâşimoğulları ve ey Abdülmuttaliboğulları size de ayrıca özel olarak gönderildim. Onlar yakın akrabalardır, onlar kardeşlerdir ve Abdümenaf’ın çocuklarıdır”.
Hasan-ı Basrî şöyle dedi: Bize anlattığına göre Hz. Peygamber (s.a.) ölümünden evvel Ehl-i beyt’ini topladı ve onlara şöyle buyurdu: “Bakın! Benim işlediklerim bana, sizin işledikleriniz de size aittir. Bakın! Ben sizin için Allah’a karşı hiçbir şey yapamam. Bakın! Sizden benim dostlarım, ancak müttakî olanlarınızdır. Bakın! Elbet ben sizi kıyamet gününde tanıyacağım. O günde dünyayı omuzlarınızda taşıyor olduğunuz halde bana geleceksiniz. İnsanlar âhiret gününde bana gelecekler”. Katâde’den şöyle nakledilmiştir: Bize bildirildi ki Hz. Peygamber (s.a.) bir gece Safa’da geceledi. Aşiretini boy boy dolaştı ve onları İslâm’a davet etti. Bu hususta müşrikler şöyle dediler; “Bu adam burada geceledi” ve akşamdan beri insanları davet etti durdu”. Bunun üzerine Allah Teâlâ: “De ki: ‘Size tek bir öğüt vereceğim: Allah için, başkalarıyla birlikte veya tek başınıza şöyle bir durup düşünün!’” meâlindeki âyeti indirdi.
Bu âyette uyarmanın yakın akrabalara özgülenmesi, her ne kadar onlar “Âlemlere uyarıcı olsun diye...” meâlindeki âyet gereğince genel olarak uyarılması gereken bütün insanlar içine dâhil olsalar da -çünkü sonuçta onlar da âlemlerdendirler- iki şeye sebep olabilir: Birincisi: Mümkündür ki onlar kıyâmet gününde yakınlıkları ve soy bağı ile kendisine bağlı olmaları sebebiyle Hz. Peygamber’in, itaat etmeseler ve çağrısına cevap vermeseler de kendilerine şefaat etmesini umuyor olabilirlerdi. Nitekim bu konuda Hz. Peygamber’in şöyle buyurmuşluğu da vardı: “Her soy ve bağ o gün kopacaktır, sadece benim nesebim ve bağım hariç!”. Bu durumda haliyle onlar kendisine muhalefet etseler de o günde, başkalarının ancak kendisine itaat ve davetine icabet sebebiyle umduğu şefaatine ermeyi sırf yakınlık ve akrabalık hakkı olarak umabilirlerdi. İşte bundan dolayı Allah, peygamberine, onları bu konuda uyarmasını ve şefaatine güvenip de yapmaları gerekeni yapmaktan geri kalmamalarını aksine ona itaat ve emrettiği hususları yapmak suretiyle kurtulmanın çaresine bakmaları gerektiğini kendilerine bildirmesini istedi. Bu da sözünü ettiğimiz haberlerde geçen şu husustur: “Ben sizin için Allah’a karşı hiçbir şey yapamam; size ne bir yarar sağlayabilirim ne de sizden bir zararı savabilirim. Bakın! Benim dostlarım, yalnızca sizden müttakî olanlarınızdır”. Bu şekilde kendisine muhalefetten kaçınmadıkları ve itaat etmedikleri sürece üzerlerinde herhangi bir koruma ve kollama yetkisi olmadığını bildirmiş oldu.
Yorumu Yorumla
-
Ve enzir (وَأَنذِرْ)
Bağlaç olan "ve" (وَ) harfi ile; bir tehlikeye karşı uyarmak, korkutarak sakındırmak ve gidişatın sonunu haber vermek anlamlarına gelen n-z-r (ن ذ ر) kökünden, if'âl babında (inzâr) türetilmiş ikinci tekil şahıs emr-i hâzır (emir kipi) fiilidir ("Ve uyar / Önceden haber vererek onları yaklaşan tehlikeye karşı uyar").
İbn Fâris, n-z-r (ن ذ ر) kökünün temelinde "bir kimseye yaklaşmakta olan çok ciddi bir tehlikeyi, afeti veya cezayı önceden ve bütün açıklığıyla haber vererek onu o felakete karşı ahlaki bir tedbir almaya, korkmaya ve sakınmaya sevk etmek" anlamının bulunduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "inzâr" (uyarma) kavramının sıradan bir korkutma (tahvîf) eyleminden felsefi olarak farklılaştığı noktayı tahlil eder. İnzâr, sadece kuru bir dehşet vermek değil, bizzat içinde bilgi, hikmet ve rasyonel bir sebep-sonuç ilişkisi barındıran bir "bildirimdir". İnzâr edilen kişi, neyle ve neden tehdit edildiğini aklıyla idrak edebilmelidir. Bu emir (enzir), peygamberi sadece bir felaket tellalı değil, ilahi hukukun rasyonel tebliğcisi konumuna yükseltir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu emir kipinin (enzir) peygamberlik misyonundaki o devasa psikolojik ve sosyal yükünü okur. İnzâr etmek; insanlara duymak istedikleri güzel ahlak öğütlerini (beşîr) vermek değil, bizzat onların kurulu düzenlerini, kokuşmuş sömürü mekanizmalarını ve kabilevi tabularını açıktan hedef alarak statükoyu "rahatsız etmek" demektir. Yaratıcı, elçisine "öğüt ver" veya "anlat" demek yerine "uyar/korkut" (enzir) diyerek; onu doğrudan doğruya o kibirli toplumun sinir uçlarıyla çatışmaya zorlayan devrimci ve riskli bir sahaya (politik arenaya) fırlatır.
Dücane Cündioğlu, "enzir" eyleminin barındırdığı dikey otoriteyi inceler. O güne kadar kendi halinde dürüst bir hayat yaşayan, mağarada uzlete çekilen veya sadece pasif bir gözlemci olan birey; bu "uyar" emriyle birlikte o pasif ontolojik halinden sökülüp alınır. Emir kipi, peygamberin kendi iradesinin ötesinde, onu kitlelerin karşısına çıkıp ilahi bir tehdidi haykırmaya mecbur bırakan mutlak ve ağır bir varoluşsal yükümlülüktür (tekliftir). Hakikat, artık susma hakkını kaybetmiştir.
Gabriel Said Reynolds, polemik teolojisinde "inzâr" (uyarı) eyleminin muhatabın sahte güvenliğine vurduğu darbeyi tahlil eder. Müşrikler, atalarından devraldıkları putperest inanç sisteminin içinde kendilerini güvende hissediyor, ilahi bir hesap endişesi taşımıyorlardı. "Enzir" (uyar) komutu, o putperest konfor alanına yerleştirilmiş ahlaki bir bombadır. Elçi, uyarısıyla birlikte onların o "Tanrı bizi seviyor, her şey yolunda" illüzyonunu parçalar ve onları ebedi bir yıkımla yüzleştirir.
Aşîrateke (عَشِيرَتَكَ)
Birbiriyle karışmak, iç içe geçmek, sıkı bağlarla bir arada yaşamak ve kalabalık olmak anlamlarına gelen a-ş-r (ع ش ر) kökünden türemiş "aşîret" ismi ile; "senin" anlamındaki ikinci tekil şahıs zamiri "ke"nin (كَ) birleşimidir. Fiilin (enzir) nesnesi (mefulü bih) olduğu için fetha ile nasb edilmiştir ("Senin aşiretini / Senin boyunu / Senin o birbiriyle kenetlenmiş en yakın topluluğunu").
İbn Fâris, a-ş-r (ع ش ر) kökünün özünde "unsurların birbiriyle ayrılmaz bir şekilde iç içe girmesi, kaynaşması ve birbiriyle muaşeret etmesi (birlikte yaşaması)" anlamının bulunduğunu aktarır. Sayı sistemindeki tamlığı ifade eden "aşr" (on) kelimesi de bu köktendir. Bir soy topluluğuna "aşîret" denmesi, onların tek bir beden gibi birbirlerine kopmaz kan bağlarıyla kenetlenmiş (tam ve yoğun) bir kitle olmalarındandır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "aşîret" kavramının cahiliye dönemi Arap aklındaki (ve bedevi sosyolojisindeki) o mutlak ontolojik statüsünü inceler. İslam öncesi çöl sosyolojisinde birey (ferd) diye bir şey yoktur; insan ancak "aşiretiyle" vardır. Aşiret; bireyin kimliği, sigortası, yegâne koruma kalkanı, namusu ve yasasıdır. Bir insanın kendi aşiretine başkaldırması veya onu karşısına alması, fiziksel ve sosyal bir intihar demektir. Kur'an, peygamberden doğrudan doğruya bu "aşîret" tabularını sarsmasını isteyerek, tevhidin ilk büyük darbesini en kutsal sayılan o kabilevi/bedevi duvara indirir.
Patricia Crone, politik sosyoloji ekseninde bu kelimenin (aşîrateke) barındırdığı sarsıcı iktidar çatışmasını tahlil eder. Kureyş toplumu, dışarıdan gelen bir tehlikeye karşı omuz omuza verirdi. Ancak Yaratıcı, elçisinden yabancıları veya uzak düşmanları değil, "kendi aşiretini" (aşîrateke) uyarmasını ister. Bu, Arap kabile sisteminin mekaniğini tersyüz eden muazzam bir devrimdir. Peygamberin kendi koruyucu şemsiyesini (Haşimoğullarını/Kureyş'i) putperestliklerinden dolayı "uyarması", onun o kabileden dışlanmasını (himayesiz kalmasını) göze alması demektir. Hakikat uğruna, kişinin kendi sosyal bağlarını tehlikeye atması eşsiz bir tevhidi cesarettir.
Michael Cook, tebliğ stratejisi bağlamında bu hedefin (aşiretin) seçilmesindeki rasyonelliği okur. Evrensel ve küresel bir mesajın (Kur'an'ın), önce bütün dünyaya değil de elçinin "kendi aşiretine" yöneltilmesi pragmatik bir zorunluluktur. Kendi evini, soyunu ve en yakın çevresini o yeni ahlak nizamına ikna edemeyen bir ideolojinin veya elçinin, dışarıdaki yabancı kitleleri ikna etmesi sosyolojik olarak imkansızdır. Davet, önce merkezin kalbinde pişmek ve kendi öz çemberinde bir varoluş savaşı (ve meşruiyet) kazanmak zorundadır.
El-Akrabîn (الْأَقْرَبِينَ)
Yaklaşmak, arada mesafe bırakmamak, soyca veya mekanca iç içe olmak anlamlarına gelen k-r-b (ق ر ب) kökünden türemiş ism-i tafdil (en üstünlük sıfatı) olan "akrab" (en yakın) kelimesinin kurallı çoğul (cem-i müzekker sâlim) formudur. Harf-i tarif (El) almış olup, "aşîrateke" isminin sıfatı konumundadır. Nasb durumunda olduğu için "yâ" ile gelmiştir ("En yakın olanları / Soyca en iç çemberde bulunan akrabalarını").
İbn Fâris, k-r-b (ق ر ب) kökünün temelinde "uzaklığın ve aradaki boşluğun (bu'd) tam zıddı olarak; iki şeyin mekansal, zamansal, rütbe veya neseb (soy) olarak birbirine iyice bitişecek ve sınırları ortadan kaldıracak kadar sokulması" anlamının bulunduğunu belirtir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "El-Akrabîn" (en yakınlar) sıfatının metne kattığı o müthiş psikolojik daraltmayı ve ahlaki samimiyet testini tahlil eder. Sadece "aşiretini" uyar denilmemiştir; aşiretin de içindeki o "en iç çemberi, amcaları, kuzenleri, en yakın kan bağını" (akrabîn) uyar denilmiştir. İnsanın uzaktakilere sert konuşması, onları eleştirmesi veya uyarması kolaydır. Asıl ahlaki zorluk ve peygamberane liyakat testi; kişinin en sevdiği, beraber büyüdüğü, saygı duyduğu ve yüzüne bakarken kalbinin titrediği o "en yakınlarına" karşı mutlak, sarsılmaz ve tavizsiz bir ilahi adaleti (inzârı) kılıç gibi çekebilmesidir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramın "evrensel sorumluluk bilinci" bağlamında barındırdığı hiyerarşiyi inceler. İslam'ın ahlak felsefesinde sorumluluk, merkezden çevreye doğru bir dalga gibi yayılır. Kişi dünyayı kurtarmadan önce kendi ailesinden, en yakınlarından (el-akrabîn) mesuldür. Yaratıcı, evrensel tevhidi inşa ederken işe rastgele bir noktadan değil, sosyolojinin o en çekirdek (ve kırılması en zor) hücresinden başlatır. "En yakınları" şirkin ve kibrin karanlığından uyarıp çıkarmak, dalganın diğer şehirlere (Ümmü'l-Kurâ ve çevresine) yayılabilmesi için aşılması gereken ilk ontolojik barikattır. Tevhidin ilk savaşı, insanın en yakınlarıyla verdiği kan savaşıdır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla