اِنَّهُمْ عَنِ السَّمْعِ لَمَعْزُولُونَۜ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şuarâ Sûresi, 212. Ayet
Daralt
X
-
“Şüphesiz onlar, vahyi işitmekten kesinlikle uzak tutulmuşlardır.”
Bunu da artık onlar, vahyi işitmekten kesinlikle uzak tutulmuşlardır, diye bildirdi.
Onlar, vahyi işitmekten kesinlikle uzak tutulmuşlardır. Bu beyanda şöyle bir işaret vardır: Her kim ki Kur’ân’ı, delil olduğu konu dışına saptırarak kendi süfli maksatlarına alet etmeye çalışırsa, ne onu okumaya ne de tilâvetine gücü yeter. Meselâ bir kimse henüz Kur’ân’ın ulaşmadığı bir bölgeye gitse de kendisinin peygamber olduğunu iddia etse, iddiasını desteklemek için de Kur’ân’ı delil getirmeye kalkışsa ne onu okumaya ne de tilâvetine muktedir olur. Çünkü Kur’ân sadece hak için delil ve kanıt yapılmış, bâtıl için değil. Nitekim şöyle buyurmuştur: Onu şeytanlar indirmedi. Onu indirmeleri onların yapacağı iş değildir, zaten buna güçleri de yetmez. Allah bildirdi ki onların buna asla güçleri yetmez ve onlar bundan kesinlikle uzak tutulmuşlardır.
Yorumu Yorumla
-
İnnehum (إِنَّهُمْ)
Cümleye mutlak kesinlik, şüphesizlik ve tekit (pekiştirme) katan "inne" (إِنَّ) edatı ile; "onlar" anlamındaki üçüncü çoğul şahıs zamiri "hum"un (هُمْ) birleşimidir ("Şüphesiz ki onlar / Muhakkak ki o şeytanlar").
Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde bu edat-zamir birleşiminin belagatteki tahkik (mutlak kesinleştirme) ve merci-i zamir (zamirin döndüğü yer) işlevini tahlil eder. Bir önceki ayette şeytanların vahye müdahale etmeye güç yetiremeyecekleri (mâ yestatî'ûn) belirtilmişti. Ayet aniden "İnnehum" (Muhakkak ki onlar) diyerek; o karanlık varlıkların ontolojik yetersizliğini sadece zayıf bir ihtimal olmaktan çıkarıp, üzerine hiçbir şüphenin düşemeyeceği sarsılmaz ve kaskatı bir "tevhidi gerçeğe" (inne) dönüştürerek metni mühürler.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu edatın metnin psikolojisine kattığı varoluşsal kopuşu inceler. Kureyş müşrikleri inatla Kur'an'ın kaynağını şeytanlara bağlamaya çalışırken, vahiy bu pagan kurgulara savunmacı veya zayıf bir üslupla cevap vermez. "İnnehum" edatının o yüksek ve dikey otoritesi; şeytanların ilahi kelamla ilişkilendirilmesi ihtimalini felsefi olarak ebediyen kapatan, polemiği bitiren ve muhatabın zihnindeki o mitolojiyi ezip geçen mutlak bir karantina ilanıdır.
Ani's-sem'i (عَنِ السَّمْعِ)
Arapçada -den/-dan, uzaklaştırarak, ötesine geçirerek ve bütünüyle men ederek anlamları katan "an" (عَنْ) harf-i ceri ile; işitmek, dinlemek, kulağa gelen sesi idrak etmek anlamlarına gelen s-m-a (س م ع) kökünden türemiş masdar/ismin belirli (harf-i tarifli) halinin birleşimidir. Harf-i cerden dolayı esre ile mecrurdur ("İşitmekten / Dinleme eyleminden / O ilahi sese ulaşmaktan").
İbn Fâris, s-m-a (س م ع) kökünün temelinde "bir sesin, sözün veya haberin herhangi bir engele, perdeye veya gürültüye takılmaksızın doğrudan kulağa ulaşması ve o bilginin zihin tarafından eksiksiz bir şekilde idrak edilmesi" anlamının yattığını belirtir.
Angelika Neuwirth, uzamsal (spatial) bağlamda "an" (uzaklaştırma) edatının metne kattığı o felsefi bariyeri tahlil eder. Kur'an sadece "işitemezler" demez; "Ani's-sem'i" (İşitme sahasının bütünüyle dışından/uzağından) formunu kullanır. Bu edat, şeytanların sadece fiziksel bir sağırlık yaşamadığını; onların, ilahi vahyin yankılandığı o aşkın (müteal) göksel mekanın, bilgi hiyerarşisinin ve tevhidi frekansın ontolojik olarak fersah fersah ötesine fırlatıldıklarını gramatikal olarak resmeder. "An", karanlığın aydınlığa yaklaşmasını yasaklayan kozmik bir duvardır.
Gabriel Said Reynolds, polemik teolojisinde "işitme" (sem') kavramının cahiliye aklındaki yerini ve o aklın nasıl çökertildiğini okur. Mekke mitolojisinde cinler ve şeytanlar, göğün katmanlarına gizlice yükselip oradaki meleklerin konuşmalarına "kulak hırsızlığı" (istihrâk-ı sem') yapan, oradan çaldıkları yarım yamalak sırları yeryüzündeki kâhinlere fısıldayan gizemli bilgi aktarıcılarıydı. Kur'an, vahyin kaynağını temizlerken tam da o putperest kurgunun kalbini (sem' / işitme eylemini) hedef alır. Şeytanların o göksel bilgi kaynağını "işitmekten" mutlak surette men edildiğini ilan ederek, Kureyş'in o çok güvendiği kâhinlik kurumunun bilgi hattını (epistemolojisini) kökünden keser.
Râgıb el-İsfahânî, "sem'" kavramının tevhidi epistemolojideki saflığını inceler. İlahi kelamın (vahyin) yeryüzüne inme süreci, yolda parazitlerin karıştığı, şeytanların kulak misafiri olduğu şaibeli veya sızıntılı bir iletişim ağı değildir. Kelam taşınırken öylesine sarsılmaz bir nurani zırhla (korumayla) kaplanmıştır ki; değil o bilgiye müdahale etmek, o kelamın fısıltısını dahi "işitmek" (es-sem') o karanlık varlıkların idrak kapasitesinden bütünüyle silinmiştir.
Le ma'zûlûn (لَمَعْزُولُونَ)
Cümleye vurgu, sınırlandırma ve mutlak kesinlik katan tekit/pekiştirme lam'ı (lam-ı muzahlaka / لَ) ile; ayırmak, bir kenara atmak, görevden almak, izole etmek ve merkezden uzaklaştırmak anlamlarına gelen a-z-l (ع ز ل) kökünden türemiş ism-i mef'ul (edilgen ortaç) kelimesinin kurallı çoğul (cem-i müzekker sâlim) formudur. Cümlede "İnne" edatının haberi olduğu için vav ile merfudur ("Kesinlikle uzaklaştırılmışlardır / Hiç şüphesiz bütünüyle izole edilmişlerdir / Azledilmişlerdir").
İbn Fâris, a-z-l (ع ز ل) kökünün özünde "bir nesneyi, kişiyi veya grubu, içinde bulunduğu bütünden, merkezden veya bulunduğu mevkiden ayırarak onu yalnız, etkisiz ve bütünüyle kopuk bir köşeye (uzlete) fırlatıp atmak" anlamının bulunduğunu aktarır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "ma'zûl" (azledilmiş/izole edilmiş) kavramının barındırdığı o devasa ontolojik aşağılanmayı tahlil eder. Ayet şeytanların "uzaklaştığını" (aktif bir eylem) değil, onların "uzaklaştırılmış/azledilmiş" (edilgen/ism-i mef'ul) olduklarını söyler. Müşrikler onları güçlü, gizemli ve göklere ulaşabilen aktif ilahlar gibi görüyorlardı. Yaratıcı ise onları kendi ilahi bilgi merkezinden (göklerden) karga tulumba dışarı atılmış, rütbeleri sökülmüş, karantinaya alınmış ve mutlak bir acziyetin içine hapsedilmiş "sefil varlıklar" (ma'zûlûn) olarak deşifre eder. Şeytanlar muktedir değil, kovulmuş (azledilmiş) pısırıklardır.
Michael Cook, politik teoloji ekseninde bu edilgen "azledilme" kavramının iktidar ve statüko üzerindeki o sarsıcı etkisini okur. Bir yöneticinin "azledilmesi" (ma'zûl olması), onun bütün politik gücünü, bilgi kaynaklarını ve meşruiyetini tek bir ilahi/hukuki kararla kaybetmesi demektir. Kur'an, şeytanları vahyi işitmekten "azledilmiş" (ma'zûlûn) ilan ettiğinde; aslında yeryüzünde o şeytanların (ve cinlerin) fısıltılarına dayanarak sahte bir din, edebiyat ve iktidar üreten Mekke oligarşisinin ve kâhinlerin o teolojik bilgi ağını da "görevden almış/azletmiş" olur. Kaynağı azledilen bir sistemin, yeryüzünde kuracağı her türlü iktidar ve söylem artık bütünüyle gayrimeşrudur.
Dücane Cündioğlu, kelimenin başındaki "le" (kesinlik lam'ı) ile "ma'zûlûn" (edilgen kopuş) kelimesinin kurduğu felsefi estetiği inceler. İlahi adalet, aydınlık ile karanlığın birbirine değmesine, birbirine karışmasına izin vermez. "Le" edatı, o izolasyonun sıradan veya geçici bir mesafe olmadığını; şeytanlarla ilahi kelam arasındaki o kopuşun (uzletin) zerre kadar esnemeyecek, geri dönüşü olmayacak ve hiçbir hileyle delinemeyecek ebedi, kaskatı ve mutlak bir felsefi karantina olduğunu insanın şuuruna bir balyoz gibi indirir. Vahiy saf, taşıyıcı saf, kaynak ise mutlak koruma altındadır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetlerin vahyin kaynağını korumak için inşa ettiği o kusursuz, üç aşamalı devasa tevhidi güvenlik duvarını (epistemolojik savunmayı) şöyle özetler: Kur'an'ı şeytanlar indirmedi. Neden? Birincisi; ahlaken, fıtraten ve niyet olarak bu temiz metni taşımak o karanlık varlıklara zaten yaraşmaz (mâ yenbegî). İkincisi; yaraşsa ve isteseler dahi, o yüce makama çıkmaya ontolojik olarak güçleri yetmez, kapasiteleri yoktur (mâ yestatî'ûn). Üçüncüsü; diyelim ki tesadüfen yaklaşmaya çalıştılar, buna rağmen o bilgi kaynağının yakınında dahi bulunamazlar çünkü vahyi işitmekten bütünüyle, ilahi bir kararla ebediyen izole edilmiş ve azledilmişlerdir (le ma'zûlûn). Hakikat (Kur'an), hiçbir pagan şüphesine (şirke) açık kapı bırakmayacak kadar sarsılmaz bir mantıkla ve mutlak bir tevhidi zırhla kapatılmıştır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla