Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şuarâ Sûresi, 210. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şuarâ Sûresi, 210. Ayet

    وَمَا تَنَزَّلَتْ بِهِ الشَّيَاط۪ينُ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vemâ tenezzelet bihi-şşeyâtîn(u)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      210-211. “Onu (ilâhı öğüdü) şeytanlar indirmedi. Bu onların yapacağı iş değildir, zaten buna güçleri de yetmez!”

      Onu şeytanlar indirmedi. Bu onların yapacağı iş değildir. Bazıları şöyle demişlerdir: Kur’ân’ı şeytanlar indirmedi. Bu Mekke halkının şu sözlerine cevaptır: Kesinlikle Muhammed bir kâhindir ve onun bir cinni vardır, onun Kur’ân diye söylediklerini ona cinni fısıldıyor. Cin ile de şeytanı kastediyorlardı. Daha önce şeytanlar semada birtakım yerlere otururlar ve meleklerden işittikleri vahye kulak kesilirlerdi. Oradan kaptıklarını da gelip kâhinlere verirlerdi. Verdikleri haberler doğru da olurdu yanlış da. Müşrikler şöyle dedi: Muhammed de işte böyledir. Yüce Allah onların bu sözlerini yalanladı ve Onu, yani Kur’ân’ı şeytanlar indirmedi. Kuranı indirmeleri onların yapacağı iş değildir. Zaten buna güçleri de yetmez buyurdu. Yani artık onlar ile vahye kulak kesilmeleri arasına melekler ve alev topları (şuhub) ile engel konulmuştur, artık eskisi gibi isteseler de bunu yapamazlar.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve mâ (وَمَا)

        Bağlaç olan "ve" (وَ) harfi ile, mutlak olumsuzluk ve reddiye bildiren "mâ" (مَا) edatının birleşimidir ("Ve ... indirmedi / Ve ... asla aracı olmadı").

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde "mâ" edatının belagatteki "nefy-i mutlak" (kesin olumsuzlama ve iftirayı kökünden kazıma) işlevini tahlil eder. Müşrikler vahyin kaynağını şeytanlara veya cinlere atfederek peygamberi itibarsızlaştırmaya çalışıyordu. Bu edat, o kokuşmuş pagan kurgusunu, hiçbir tartışma payı bırakmadan bıçak gibi keserek atar.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), cümlenin başındaki bu olumsuzluğun (mâ), vahyin ontolojik temizliğini koruyan felsefi bir kalkan olduğunu belirtir. Kur'an, kendi meşruiyetini savunurken önce o sahte "cin/şeytan" iddialarını "mâ" ile bütünüyle hiçleştirir.

        Tenezzelet (تَنَزَّلَتْ)

        Yukarıdan aşağıya inmek, bir menzile yerleşmek anlamlarına gelen n-z-l (ن ز ل) kökünden, tefa'ul babında (tenezzül) türetilmiş üçüncü tekil şahıs müennes (dişil) mazi fiildir. Faili (Şeyâtîn) akılsız çoğul veya kırık çoğul kabul edildiği için fiil müennes (dişil) formda gelmiştir ("İnmedi / Kademeli olarak aşağı inerek Onu taşıyıp getirmediler").

        İbn Fâris, n-z-l (ن ز ل) kökünün özünde "bir şeyin yüksek bir makamdan veya uzamsal bir üst noktadan bütünüyle sükûnetle, vakarla ve kasıtlı bir şekilde konaklamak üzere aşağıya inmesi" anlamının bulunduğunu aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî, "tenezzül" (tefa'ul) babının barındırdığı felsefi zorlamayı okur. Şeytanların veya cinlerin göklerin o aşkın (müteal) sınırlarını zorlayarak, oradan ilahi bir bilgi çalıp yeryüzüne "tenezzül" etmeleri (peyderpey indirmeleri) ontolojik olarak imkansızdır. Tefa'ul babı, şeytanların kapasitesini aşan, eğer deneseler bile altında ezilecekleri o devasa zorlanmayı gramatikal olarak ifşa eder.

        Dücane Cündioğlu, "tenezzül" kavramının lügat ve felsefi zıtlığını tahlil eder. Vahiy, Allah'ın insan aklına "tenezzülüdür" (lütfudur); ancak şeytanların (karanlık güçlerin) vahye "tenezzülü" (müdahil olup onu taşıması), tevhidi dikey hiyerarşide asla var olamayacak bir safsatadır. Hakikat, karanlığın omuzlarında yeryüzüne inmez.

        Bihi (بِهِ)

        İle, vasıtasıyla, zarfında ve beraberinde anlamları katan "bi" (بِ) harf-i ceri ile; "onu / o şeyi" anlamındaki üçüncü tekil şahıs zamiri "hî"nin (هِ) birleşimidir ("Ona / Onu yanlarına alarak / O ilahi kelam ile birlikte").

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "bi" harf-i cerinin "müsâhabe" (beraberlik) işlevindeki teolojik reddiyeyi inceler. Müşrikler Kur'an'ı şeytanların indirdiğini iddia ediyordu. Zamir (hi) doğrudan Kur'an'a döner. Şeytan ile ilahi kelam "bir arada, aynı zarfın içinde (bihi)" ontolojik olarak bulunamaz. İkilinin doğası birbirini iter; ışık (vahiy) ile karanlık (şeytan) aynı kabın (bihi) içinde yeryüzüne inmez.

        Angelika Neuwirth, zamirin (hi) barındırdığı o devasa metinlerarası ve aşkın odaklanmayı okur. Vahiy, müşriklerin iftiralarını reddederken bile kendi metnine (Kur'an'a) olan atfını (hi) cümlenin merkezinde tutar. Şeytanlar "onunla" temas edemez. O dokunulmazdır.

        Eş-Şeyâtîn (الشَّيَاطِينُ)

        Uzaklaşmak, haktan sapmak, isyan etmek, ipten kopmak ve yanmak anlamlarına gelen ş-t-n (ش ط ن) kökünden (veya şâta kökünden) türemiş "şeytan" isminin kurallı olmayan çoğul (cem-i mükesser) formudur. Harf-i tarif (El) almış olup, fiilin (tenezzelet) faili konumunda olduğu için ötre ile merfudur ("Şeytanlar / İsyankar ve karanlık varlıklar / Hakikatten bütünüyle uzaklaşmış olan güçler").

        İbn Fâris, ş-t-n (ش ط ن) kökünün temelinde "bir şeyin fıtri, doğru ve merkezdeki asıl yerinden son derece uzaklaşması, ipi koparıp savrulması, haktan ve aydınlıktan saparak derin bir uzaklığa (bâtıla) düşmesi" anlamının yattığını belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "şeytan/cin" kavramının cahiliye mitolojisindeki epistemolojik rolünü tahlil eder. Pagan Arap aklı, şairlerin ve kahinlerin olağanüstü, ahenkli ve gayba dair (sır dolu) sözleri "cinlerden ve şeytanlardan" aldıklarına inanırdı. Kur'an'ın edebi mucizesi karşısında aciz kalan müşrikler, bu metni kendi pagan lügatlerindeki yegâne doğaüstü bilgi kaynağı olan "şeytanlara" atfettiler. Kur'an bu ayetle, vahyin o bulanık, kaprisli ve karanlık pagan mitolojisiyle hiçbir epistemolojik bağının olmadığını ilan ederek; tevhidi bilgiyi (vahyi) çölün o şeytani/mitolojik vesveselerinden devasa bir kılıç darbesiyle ayırır.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı çalışmasında "şeytan" kelimesinin etimolojik haritasını çıkarır. Kelimenin kökeni Habeşçe/Süryanice "Satan" (muhalif/düşman) kavramına uzansa da, Arap dilinde önceden beri var olan "ş-t-n" (uzaklaşmak) köküyle bütünüyle kaynaşmıştır. Kuran, Ehl-i Kitap lügatindeki o "mutlak kötülük/muhalif" figürünü alıp, müşriklerin o kahinleri besleyen "cin/peri" tasavvurunu yerle yeksan etmek için kullanır.

        Michael Cook, politik teoloji ekseninde "şeytanların" vahiy getirmesi iftirasını okur. İktidarlar, halkı uyandıran ahlaki ve devrimci bir metni (Kur'an'ı) tehlikeli bulduklarında, onu yeryüzündeki yasalara göre yargılamak yerine, metnin kaynağını "kötücül, şeytani ve yasadışı" bir dış güce bağlayarak marjinalize ederler. "Şeytanlar indirmedi" reddiyesi; hakikati şeytanlaştırmaya çalışan o kokuşmuş sömürücü oligarşinin politik manipülasyonlarına (ve kara propagandasına) vurulmuş ilahi bir şamardır. Suçlular (mücrimler), her zaman peygamberi şeytanla işbirliği yapmakla suçlarlar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu çoğul kelimenin (şeyâtîn) vahyin o sarsılmaz ve aydınlık doğasıyla olan ontolojik uyuşmazlığını özetler. Şeytanın (veya şeytanların) felsefi misyonu fıtratı bozmak, teraziyi eksiltmek, insanları kibre ve sömürüye sevk etmektir. Oysa okunan bu Kur'an; terazideki hileyi kınayan, adaleti emreden, yetimi koruyan ve en ufak bir haksızlığı bile (miskal zerre) hesaba çeken mutlak bir "Ahlak" nizamıdır. Doğası gereği kötülüğü (zulmü) emreden şeytanların, kendi saltanatlarını yıkacak olan böylesi saf, ahlaki ve adil bir metni yeryüzüne "indirmesi" (tenezzelet); aklın, fıtratın ve mantığın en sefil inkarıdır. Karanlık, kendi karanlığını yok edecek güneşi omuzlarında taşımaz.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X