ثُمَّ جَٓاءَهُمْ مَا كَانُوا يُوعَدُونَۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şuarâ Sûresi, 206. Ayet
Daralt
X
-
205-206. Ne dersin? Biz onları yıllarca nimetlerden faydalandırmışsak, sonra da kendilerine vâdedilen azap başlarına gelmişse!
207. "Senelerce yararlandırıldıkları nimetler onlara ne fayda sağlamıştır?"
Ne dersin? Biz onları yıllarca nimetlerden faydalandırmışsak, sonra da kendilerine vâdedilen azap başlarına gelmişse! Senelerce yararlandırıldıkları nimetler onlara ne fayda sağlamıştır? Diyor ki onlardan azabın tehir edilmesi ve kendilerine azabın başlarına ineceği andan itibaren bir süre mühlet verilmesi onlara hiçbir yarar sağlamayacaktır. Yahut onlar zahirde azap istemiş, fakat gerçekte kendilerine mühlet tanınmasını istemiş olabilirler. Bunun üzerine de Ne dersin? Biz onları yıllarca nimetlerden faydalandırmışsak meâlindeki İlâhî beyan, mühlet istemelerine cevap olmak üzere gelmiş olur. Ya da onlardan bir kısmı azabın hemen gelmesini isterken bazıları da mühlet verilmesini istemiş olabilir. Bu da onlardan mühlet talep edenlere cevap olmak üzere gelmiş olur. Sonra Allah onları korkuttu ve şöyle buyurdu:
Yorumu Yorumla
-
Sümme (ثُمَّ)
Arapçada birbiri ardına sıralanan eylemler veya durumlar arasında hem bir "zaman aralığı" (gecikme/mühlet) hem de bir "derece/aşama farkı" bulunduğunu bildiren atıf (bağlaç) edatıdır ("Sonra / Daha sonra / Ardından / Bütün bunların ötesinde").
Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde bu edatın (sümme) belagatteki "terâhî" (zaman genişliği ve ertelenme) işlevini tahlil eder. Kur'an, peş peşe ve aniden olan olaylar için "fe" bağlacını kullanır. Ancak burada "Sümme" (sonra) edatının seçilmesi, bir önceki ayette geçen o "yıllarca süren" (sinîne) refahın, sömürünün ve geçici konforun (temtî) uzunluğunu; ilahi adaletin suçlulara tanıdığı o devasa "psikolojik mühlet" ve sabır zamanını gramatikal olarak hissettirmek içindir. Aradan uzun bir zaman geçmiştir.
Angelika Neuwirth, uzamsal ve zamansal bağlamda bu edatın "ontolojik kopuş" misyonunu inceler. Müşrikler (veya helak olan zorba toplumlar), içinde bulundukları o uzun refah yıllarını hiç bitmeyecek ebedi bir zaman akışı sanıyorlardı. "Sümme" edatı; o sahte, rahat ve kibrin beslendiği uzun tarihsel dönemi bıçak gibi keserek, zamanın tamamen başka bir faza (yıkıma ve hesaba) geçtiği o dehşet verici eşiği felsefi olarak inşa eder. Edat, o şımarık geçmişle, o korkunç son arasındaki köprüdür.
Câehum (جَاءَهُمْ)
Gelmek, ulaşmak, ortaya çıkmak, ağır ve sarsıcı bir şekilde muhatabı bulmak anlamlarına gelen c-y-e (ج ي ا) kökünden türemiş üçüncü tekil şahıs mazi (geçmiş zaman) fiil "câe" ve eylemin nesnesi olan "onlara" anlamındaki üçüncü çoğul şahıs zamiri "hum"un (هُمْ) birleşimidir ("Onlara geldi / Bizzat onlara ulaştı").
İbn Fâris, c-y-e (ج ي ا) kökünün temelinde "bir nesnenin, durumun veya olayın bütün ağırlığıyla, ciddiyetiyle ve kaçınılmaz bir şekilde kendi mekanından çıkıp bizzat hedefin (muhatabın) üzerine varması, somutlaşması" anlamının bulunduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "câe" fiilinin eşanlamlısı gibi duran "etâ" (geldi) fiiliyle arasındaki o ince ontolojik ve anlamsal farkı okur. İkisi de gelmek demektir, ancak Kur'an lügatinde "câe" eylemi çok daha ağır, çok daha büyük, şok edici ve dehşet verici (azap, ölüm, kıyamet gibi) mutlak olayların gelişini tasvir etmek için kullanılır. Sömürücü oligarşinin üstüne yağan o helakı "câehum" eylemiyle ifade etmek; gelen o felaketin sıradan bir tabiat olayı olmadığını, kibrin ezildiği o kozmik ve ağır "ilahi inişin" ontolojik şiddetini deklare eder.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu fiildeki nesne ekinin (hum) barındırdığı adrese teslim ilahi adaleti tahlil eder. Azap, gökyüzünde başıboş dolaşan kör bir meteoroloji olayı değildir. O, bizzat teraziyi bozan, adaleti reddeden ve yıllarca peygamberle alay eden o azgın kitleyi (hum) spesifik olarak bulur, yakalar ve doğrudan "onlara" (câehum) gelir. Suçun faili kimse, azabın muhatabı (nesnesi) da tam isabetle odur.
Mâ (مَا)
Arapçada "o şey ki, ...olan şey, her ne ise" anlamlarına gelen ism-i mevsul (ilgi zamiri) edatıdır. Fiilin öznesi (faili) konumundadır ("O şey ki / O edildikleri şey").
Dücane Cündioğlu, ism-i mevsul (mâ) edatının bu bağlamdaki belirsizliğinin (mübhemliğinin) barındırdığı o devasa psikolojik dehşeti okur. Vahiy, "Onlara vaat edilen taşlar, gölgeler veya depremler geldi" diyerek azabın veya felaketin ismini tek tek saymaz. İsim yerine sadece "mâ" (o şey) zamirini kullanarak, felaketin sınırlarını ve şeklini insan muhayyilesinin en karanlık, en sınırsız ve en korkunç noktasına (mutlak dehşete) açar. O gelen "şey" (mâ), yeryüzü tiranlarının hayal dahi edemeyeceği kadar tanımlanamaz bir azamettir.
Kânû (كَانُوا)
Olmak, bulunmak, bir durum üzere sabitlenmek ve varlık sahasında o eylemi sürekli kılmak anlamlarına gelen k-v-n (ك و ن) kökünden türemiş üçüncü çoğul şahıs mazi (nakıs) fiildir. Cümleye "idiler" anlamını ve kendisinden sonra gelen muzari fiile "süreklilik" (istimrar) katar ("Sürekli ... idiler").
İbn Fâris, k-v-n (ك و ن) kökünün özünde "bir şeyin meydana gelmesi ve o meydana gelen hal/durum üzerinde zaman içinde ısrarla, değişmeden sabit kalması" anlamının yattığını aktarır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kânû (idiler) nakıs fiilinin tebliğ ve inat felsefesindeki "süreklilik" işlevini tahlil eder. Yaratıcı onlara ansızın bir azap indirmemiştir. "Kânû" kelimesi, o toplumların (Âd, Semûd, Eyke, Mekke) yıllar, on yıllar ve belki asırlar boyunca (sinîn), elçiler tarafından sürekli uyarıldıklarını, o tehditle (vaîdle) her gün muhatap kılındıklarını gösteren tarihsel bir şahittir. Azap geldiyse, bu ilahi bir acelecilik yüzünden değil; muhatabın o uzun uyarı sürecinde (kânû) ısrarla sergilediği o değişmez (sabit) inat ve ahlaki çürüme yüzündendir.
Yû'adûn (يُوعَدُونَ)
Vaat etmek, önceden haber vermek, bir eylemin gerçekleşeceğine dair söz vermek ve kesin olarak tehdit etmek anlamlarına gelen v-a-d (و ع د) kökünden türemiş üçüncü çoğul şahıs muzari meçhul (edilgen) fiildir ("Tehdit ediliyorlardı / Kendilerine (sürekli) vaat ediliyordu").
İbn Fâris, v-a-d (و ع د) kökünün temelinde "gelecekte mutlak surette gerçekleşecek olan bir iyiliği (vaad) veya yıkıcı bir kötülüğü/cezayı (vaîd) muhataba şimdiki zamanda kesin bir dille, sözle haber vermek" anlamının bulunduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "vaad" (ve tehdit/vaîd) kavramının pagan Arap aklındaki karşılığını inceler. Müşrikler, zamanın (dehrin) kör, amaçsız, felsefi bir döngü olduğuna ve tarihin rastgele işlediğine (hesap sorucu bir mekanizma olmadığına) inanırdı. Kur'an, o şımarık sömürü toplumlarının yaşantısına (tarihin sonuna) ilahi bir "tehdit/söz" (vaîd) yerleştirerek; zamanı ahlaki ve teleolojik (amacı olan) bir hesaplaşma çizgisine oturtur. "Yû'adûn" (vaat olunuyorlardı) kelimesi, tarihin kör bir döngü değil, ilahi adalet terazisine doğru mutlak surette akan rasyonel bir süreç olduğunun en kesin epistemolojik ilanıdır.
Michael Cook, politik teoloji ekseninde bu edilgen (meçhul) eylemin barındırdığı otorite şokunu tahlil eder. Yeryüzünün o kibirli elitleri, tiranları ve tüccarları; Şuayb, Lût veya Muhammed gibi peygamberlerin uyarılarını (tehditlerini) sadece siyasi bir blöf, alt sınıfların boş bir itirazı veya "kuru bir söz/masal" sanıyorlardı. Azap o sarsılmaz ağırlığıyla kapıya dayandığında (câehum), hayatları boyunca o dinleyip alay ettikleri, ciddiye almadıkları "o vaat edilen şeyin" (yû'adûn); aslında yeryüzünün en kaskatı, en acımasız ve mutlak fiziksel gerçeği olduğunu korkunç bir fiyaskoyla anlarlar. Sömürücü oligarşi için en büyük kabus, alay ettikleri o "sözün" (vaadin) aniden fiziksel bir azaba dönüşerek bedenlerine çarpmasıdır.
Patricia Crone, "yû'adûn" (tehdit ediliyorlardı) eyleminin meçhul/edilgen kalıpta kullanılmasındaki o devasa ilahi sansürü okur. Fiilin faili (tehdit eden kişi) kasten gizlenmiştir; çünkü o vaadi (helakı) veren güç, Mekke aristokrasisinin veya Eyke krallarının idrak edemeyeceği, karşı koyamayacağı kadar yüksek, aşkın ve mutlak bir makamdır. Edilgenlik, tehdidin arkasındaki o devasa ve dikey (ilahî) kudreti insan zihninde daha da gizemli, kuşatıcı ve kaçınılmaz bir hale getirerek, kibrin direniş hatlarını bütünüyle çökertir. Onlar sıradan bir elçi tarafından değil, bizzat göklerin o sarsılmaz yasası (vaadi) tarafından tehdit edilmişlerdi.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, 204. ve 205. ayetlerin birbirini tamamlayan o devasa eskatolojik (son/helak) tezini özetler: Yaratıcı suçlulara yıllarca mühlet ve refah vermiş olsa bile (in metta'nâhum sinîne); o mühlet dolduğunda, onlara yıllardır haber verilen o mutlak yıkım (mâ kânû yû'adûn) gelip o kokuşmuş düzenin tam ortasına çöktüğü saniyede, geçmişte yaşadıkları o zenginliklerin, kervanların ve kibrin onlara zerre kadar faydası dokunmaz. İlahî vaat (hesap ve adalet), zamanın erteleyebileceği ama asla iptal edemeyeceği mutlak hakikattir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla