Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şuarâ Sûresi, 203. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şuarâ Sûresi, 203. Ayet

    فَيَقُولُوا هَلْ نَحْنُ مُنْظَرُونَۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Feyekûlû hel nahnu munzarûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Sonra, ‘Bize yeni bir süre verilir mi acaba?’ diyecekler.”

      Sonra, “Bize yeni bir süre verilir mi acaba?” diyecekler. Onlar hâlâ kendilerine mühlet verilmesini ve dünyaya yeniden döndürülmelerini, üzerlerine inmesi halinde kendilerinden azabın kaldırılmasını talep ediyorlar. Tıpkı şu İlâhî beyanlarda belirtildiği gibi: “Rabbimiz! Bize kısa bir süre daha ver”; “Ah, keşke dünyaya geri gönderilsek de...”. Onlar dönmeyi ve kendilerine mühlet verilmesini temenni ederler, ancak onların bu taleplerine olumlu karşılık verilmez.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Fe yekûlû (فَيَقُولُوا)

        Takip ve sonuç bildiren "fe" (فَ) bağlacı ile; söylemek, dile getirmek ve iddia etmek anlamlarına gelen k-v-l (ق و ل) kökünden türemiş üçüncü çoğul şahıs muzari fiildir. "Hattâ" edatının etkisindeki gizli "en" vasıtasıyla nasb halindedir ("Bunun üzerine şöyle derler / O zaman derler ki").

        İbn Fâris, k-v-l (ق و ل) kökünün temelinde "zihindeki bir düşüncenin veya kalpteki bir niyetin ses ve kelimeler aracılığıyla dış dünyaya, muhataba açıkça ilan edilmesi" anlamının yattığını belirtir.

        Dücane Cündioğlu, bu "söyleme" (kavl) eyleminin barındırdığı o devasa "geç kalmışlık" trajedisini okur. Müşrikler (veya helak olan toplumlar), azapla yüz yüze gelmeden önce sürekli bir "inkar kavli" (yalancı, büyücü gibi iddialar) içindeydi. Ancak azap "bagteten" (ansızın) geldiğinde, dilleri önceki kibirli kalıpları terk eder ve çaresizliğin, itirafın diline (yekûlû) bürünür. Bu, aklın ikna olmasıyla değil, fiziksel dehşetin dayatmasıyla dökülen bir sözdür; dolayısıyla ontolojik bir değeri yoktur.

        Hel nahnü (هَلْ نَحْنُ)

        Soru edatı olan "hel" (هَلْ) ile, "biz" anlamına gelen birinci çoğul şahıs ayrık (munfasıl) zamirinin birleşimidir ("Acaba biz / Biz gerçekten... miyiz?").

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde "hel" edatının burada bir bilgi alma amacından ziyade, "temenni" (keşke olsa) ve "hayret" bildirdiğini tahlil eder. O kibirli "biz" (nahnu) kitleleri, azabın şiddeti karşısında bütünüyle küçülmüş ve bir sığıntı edasıyla kendilerine dair (zayıf bir ihtimal de olsa) bir kurtuluş penceresi aramaya başlamışlardır. Bu soru, kibrin iflasıdır.

        Münzarûn (مُنظَرُونَ)

        Bakmak, beklemek, süre tanımak ve ertelemek anlamlarına gelen n-z-r (ن ظ ر) kökünden, if'âl babında (inzâr) türetilmiş ism-i mef'ul (edilgen ortaç) kelimesinin kurallı çoğul (cem-i müzekker sâlim) formudur. Cümlede haber konumundadır ("Süre tanınanlar / Mühlet verilenler / Bekletilenler").

        İbn Fâris, n-z-r (ن ظ ر) kökünün iki temel anlamı olduğunu; birincisinin "gözle bakmak", ikincisinin ise "bir işi sonuçlandırmayıp belirli bir vakte kadar geciktirmek (mühlet vermek)" olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "inzâr" (mühlet/bekletme) kavramı ile "inzâr" (uyarı/korkutma) arasındaki o muazzam tevhidi ve dilsel paradoksu tahlil eder. (Her iki kelime de aynı kökten türese de babları ve anlamları farklıdır). Şuayb ve diğer elçiler onlara "münzir" (uyarıcı) olarak gelmişlerdi; ancak onlar bu uyarıyı dikkate almayıp alay ettiler. Azap tepelerine bindiğinde ise bu defa kendilerinin "münzar" (mühlet verilen/bekletilen) olmalarını talep ederler. "Münzir"i reddedenin sonu, "münzar" (mühlet) dilenmektir.

        Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin (münzarûn) barındırdığı o ontolojik çaresizliği okur. Zaman, hayat boyu onlara bir "mühlet" olarak cömertçe verilmişti. Onlar bu süreyi sömürüyle, kibirle ve teraziyi bozmakla tükettiler. Azap gelip çattığında istedikleri o "ek süre" (mühlet), aslında kaçınılmaz olanla yüzleşmeyi birkaç saniye daha erteleme çabasıdır. Ancak "bagteten" (ansızın) gelen ilahi adalette mühlet (inzâr) kapısı ebediyen kapanmıştır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu sorunun (Hel nahnü münzarûn?) barındırdığı psikolojik çöküşü inceler. Mekke elitleri peygambere karşı "Sen bizi mi korkutuyorsun?" (İnzâr mı ediyorsun?) diyerek şov yapıyorlardı. Azabı gördükleri o saniyede sordukları "Bize süre verilecek mi?" sorusu, bütün o sahte erkekliğin, kabilevi şımarıklığın ve iktidar kibrinin ilahi şiddet karşısında nasıl aciz bir dilenciliğe dönüştüğünün en çıplak tasviridir. İnsan, azabı gördüğünde değil, o gelmeden önce dürüst (mü'min) olmayı seçebilmelidir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X