لَا يُؤْمِنُونَ بِه۪ حَتّٰى يَرَوُا الْعَذَابَ الْاَل۪يمَۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şuarâ Sûresi, 201. Ayet
Daralt
X
-
200. “Onu (inkârı) günahkârların zihinlerine böyle soktuk.”
201. “Onlar, sonunda can yakıcı azabı görünceye kadar ona iman etmezler.”
Delile Rağmen İnkâr Etme
Onu (inkârı) günahkârların zihinlerine böyle soktuk. Onlar, ona iman etmezler. Bazıları şöyle demişlerdir: İşte böyle küfrü, yalanlamayı yoluna koyduk da günahkârların kalplerine soktuk. Bazıları da şöyle dediler: Aynı şekilde beyanı ve kanıtları günahkârların kalplerine soktuk da onlar Kur’ân’ın hak olduğunu anladılar, kanıtlar karşısında suspus oldular, ancak buna rağmen sırf inat olsun diye ayak direyip iman etmeye yanaşmadılar. Onlar, sonunda imanlarının artık fayda vermeyeceği anda can yakıcı azabı görünceye kadar ona iman etmezler. Çünkü onların azabı âşikâre görmeleri anında iman etmeleri azabı defetme çabasına dayalı mecburiyet karşısında yapılmış bir iman olup, tercihe dayalı iradî bir iman değildir. O şu İlâhî beyanda olduğu gibidir: “Dehşetli cezamızı gördüklerinde, ‘Allah’ın birliğine inandık, O’na ortak koştuğumuz şeyleri de şimdi reddetmekteyiz’ derler”. Çünkü artık canlarının ellerinden kayıp gitmekte olduğunu anladıkları bir anda söz konusu olan kendilerinden azabı defetme çabası olan bir imandır, zoraki imandır, gönülden gelen isteğe dayalı bir iman değildir. O yüzden de öyle bir iman onlara fayda vermeyecektir.
Yorumu Yorumla
-
Lâ yü'minûne (لَا يُؤْمِنُونَ)
Mutlak olumsuzluk (nefy) bildiren "lâ" (لَا) edatı ile; güvenmek, tasdik etmek, sükunete ermek ve teslim olmak anlamlarına gelen a-m-n (ا م ن) kökünden, if'âl babında (imân) türetilmiş üçüncü çoğul şahıs muzari (şimdiki/geniş zaman) fiilinin birleşimidir ("Onlar iman etmezler / Asla güvenip boyun eğmezler").
İbn Fâris, a-m-n (ا م ن) kökünün temelinde "korkunun, yalanın, inkarın ve şüphenin tam zıddı olarak; kalbin mutlak bir sükûnete kavuşması, bir gerçeği sarsılmaz bir şekilde onaylaması ve ruhun o hakikate sığınması" anlamının bulunduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde bu muzari kalıbındaki olumsuzluğun (lâ yü'minûn) epistemolojik boyutunu tahlil eder. Müşrik aklı, delil yetersizliğinden değil; fıtratının ve kibrinin o gerçeği kabul etmeyecek kadar katılaşmasından dolayı "iman etmeme" eylemini sürekli (muzari) bir hale getirmiştir. Bu, sıradan bir bilgi eksikliği değil, iradi olarak kalbin hakikate karşı mühürlenmesi ve "güvenmeyi" (emn) reddederek ontolojik bir kilitlenme yaşanmasıdır.
Patricia Crone, politik teoloji ekseninde "iman etmemenin" (lâ yü'minûn) barındırdığı statüko savunmasını okur. Müşrik aristokrasi için iman etmek (tasdik etmek), sadece görünmez bir Tanrı'yı kabul etmek demek değildi. İman etmek; adaleti emreden, köleliği ve sömürüyü reddeden yeni bir siyasi ve ahlaki otoriteye (elçiye) boyun eğmek demekti. Onların "asla iman etmemeleri", ilahi argümanların zayıflığından değil, kendi kurdukları o sömürücü oligarşinin gücünü kaybetmeme (iktidarı teslim etmeme) korkusundan kaynaklanan kaba bir politik dirençtir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, cümlenin bir önceki ayetle kurduğu felsefi rabıtayı inceler. Önceki ayette, "Gerçek (Kur'an) onların kalplerinin tam ortasına sokulmuştur (seleknâhu)" denmişti. İçerisine hakikat sokulmuş bir kalbin hâlâ "Lâ yü'minûn" (iman etmezler) tavrını sürdürmesi; inkarın aklın bir yanılgısı değil, bile bile, göre göre ve o sızıyı içlerinde hissede hissede sergiledikleri devasa bir ahlaksızlık ve inat olduğunu ispatlar. İnkar, içerdeki hakikati kasten boğma eylemidir.
Bihî (بِهِ)
Arapçada ile, vasıtasıyla, zarfında ve -e/a (yönelme/bağlanma) anlamları katan "bi" (بِ) harf-i ceri ile; "ona / o şeye" anlamındaki üçüncü tekil şahıs zamiri "hî"nin (هِ) birleşimidir ("Ona / Bizzat o mesaja").
Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde "bi" harf-i cerinin iman fiiliyle (yü'minûn) birlikte kullanılmasındaki "mülasakat" (sıkı sıkıya yapışma ve bitişme) işlevini okur. Zamir (hi) önceki ayetlerdeki o devasa vahye (Kur'an'a) döner. İnanmak uzaktan bir onaylama değil, o hakikate "bihi" edatıyla sımsıkı sarılmak, onunla ontolojik bir temas kurmaktır. Müşrikler (veya helak olan toplumlar) tam da bu "teması" (bi) reddederek kendilerini varlığın dışına itmişlerdir.
Hattâ (حَتَّى)
Arapçada -e kadar, -e değin, ta ki, nihayet ve sonuç olarak anlamlarına gelen, bir eylemin, sürecin veya durumun varıp dayanacağı en son sınırı, nihai gayeyi (intihâü'l-gaye) bildiren edattır.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu edatın (hattâ) metnin psikolojisine kattığı o dehşetli zaman ve sınır mefhumunu inceler. Müşriklerin inkar süreci (lâ yü'minûne) sonsuz, sınırsız ve ebedi bir eylem değildir. "Hattâ" edatı, o kibrin, felsefi direnişin ve alaycılığın mutlak surette çarpıp parçalanacağı o betonarme "sınırı" çizer. Bu edat, serbest iradeyle yapılan ikna sürecinin bittiğini; dönüşü olmayan, kaba, kaçınılmaz ve ontolojik bir çöküş sürecinin (helakın) başladığı o sıfır noktasını işaretler.
Angelika Neuwirth, uzamsal ve zamansal bağlamda "hattâ" edatının barındırdığı epistemolojik kırılmayı tahlil eder. İnsan aklı, hakikati ahlaki bir seçimle (imanla) bulmak zorundadır. Ancak inat, ahlakı felç edince; ilahi irade argüman üretmeyi bırakır ve o inkarcı aklı "hattâ" (ta ki o an gelene kadar) diyerek doğrudan fiziksel bir yüzleşmenin, kaçılmaz bir şiddetin kapısına fırlatır. Edat, düşüncenin bitip dehşetin başladığı eşiktir.
Yeravu (يَرَوُا)
Görmek, gözle şahit olmak, idrak etmek, müşahede etmek ve kesin bir bilgiyle kavramak anlamlarına gelen r-e-y (ر ا ي) kökünden türemiş üçüncü çoğul şahıs muzari fiildir. "Hattâ" edatından sonra gizli (mukadder) bir "en" (masdariyye/nâsıbe) ile mansub (nasb edilmiş) olduğu için sonundaki "nûn" (ن) harfi düşmüştür ("Görünceye kadar / Gözleriyle bizzat şahit oluncaya değin").
İbn Fâris, r-e-y (ر ا ي) kökünün temelinde "bir şeyin hakikatini, şeklini veya varlığını ister fiziksel gözle (basar) isterse kalbin derin idrakiyle (basiret) örtülerinden sıyrılmış olarak en net biçimde algılamak ve kavramak" anlamının yattığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "rüyet" (görme) felsefesinin Kur'an'daki iki zıt tecellisini tahlil eder. Kur'an, müşriklere akli, fıtri ve tarihsel deliller (ayetler) sunarak onların hakikati "kalp gözüyle/basiretle" (rüyet-i kalb) görmelerini istedi. Ancak materyalist ve kaba Müşrik aklı, görünmez bir hakikate inanmayı reddederek; gerçeği sadece fiziksel gözleriyle (basar/rüyet-i ayn) ve ancak kaba bir şiddet (azap) formunda "gördüklerinde" idrak edebilecek kadar sığ ve hastalıklı bir tabiata sahipti. Kalbiyle göremeyen, hakikati ancak etiyle ve kemiğiyle yandığında görebilir.
Dücane Cündioğlu, "yeravu" (görünceye kadar) eyleminin barındırdığı felsefi gecikmişliği ve ontolojik trajediyi okur. Görmek (rüyet), ahlaki bir iman için çok "geç" kalmış bir eylemdir. İman (a-m-n), henüz görmeden, rasyonel akıl ve fıtrat ile o hakikate güvenmektir. Müşrikler gökten inen taşı veya ölümü "gördüklerinde", onların o anda yaşadıkları şey "iman" değil; mutlak kibrin fiziksel bir şok altında ezilmesi, zorunlu ve biyolojik bir teslim bayrağı çekmesidir. Görmekle başlayan tasdik, ahlaki bir seçim değil, dehşetin (ve helakın) dayatmasıdır.
Michael Cook, iktidarın kaba materyalizmi ekseninde bu fiilin (görmenin) sosyolojik ifşasını inceler. Gücü ve serveti elinde tutan zorbalar, ahlaki uyarıları (peygamber sözünü) ciddiye almazlar; çünkü onların inandığı tek gerçeklik, tutabildikleri kılıçlar, sayabildikleri altınlar ve uygulayabildikleri şiddettir. Yaratıcı, onların bu hastalıklı güç felsefesine kendi silahlarıyla cevap verir: Madem ki soyut ahlakı anlamıyorsunuz, o halde hakikati sizin en iyi anladığınız dilden, yani karşı konulamaz fiziksel bir şiddet (azap) olarak bizzat kendi gözlerinize "göstereceğiz" (yeravu).
El-Azâbe (الْعَذَابَ)
Acı, eziyet, işkence, tatlılığın ve huzurun yok olması anlamlarına gelen a-z-b (ع ذ ب) kökünden türemiş ismin belirli (harf-i tarifli) halidir. "Yeravu" fiilinin nesnesi (mefulü bihi) olduğu için fetha ile nasb edilmiştir ("O azabı / O mutlak eziyeti ve yıkımı").
İbn Fâris, a-z-b (ع ذ ب) kökünün etimolojik tabanında "içimi güzel, tatlı, serin ve ferahlatıcı su" (mâü'n-azb) anlamının yattığını; ancak kelime azap formunda kullanıldığında bu fıtri "tatlılığın, dengenin ve huzurun tamamen ortadan kalkıp, yerini ruhu ve bedeni kavuran derin bir acıya ve mahrumiyete bırakması" anlamına dönüştüğünü aktarır.
Gabriel Said Reynolds, polemik teolojisinde "azap" kavramının Kureyş aklındaki tersyüz edilişini inceler. Müşrikler Kur'an ayetleriyle alay ederken peygambere cüretkarca meydan okuyor ve "Eğer doğru söylüyorsan bize vadettiğin o azabı (taşları/helakı) hemen getir" diyorlardı. Vahiy, "Onlar o azabı görünceye kadar inanmazlar" diyerek, o alaycı şımarıklığı dondurur. O inatçı akıl, azabı (El-Azâbe) soyut bir tartışma konusu sanmaktadır; oysa ilahi lügatte azap, tartışmanın bittiği ve o kibrin fıtri tatlılığının ebediyen parçalandığı kaskatı bir gerçektir.
El-Elîm (الْأَلِيمَ)
Elem verici, can yakan, çok şiddetli acı çektiren, sızlatan ve ızdırap veren anlamlarına gelen e-l-m (ا ل م) kökünden türemiş, süreklilik ve içkinlik bildiren sıfat-ı müşebbehe/mübalağalı ism-i fâildir. "El-Azâbe" kelimesinin sıfatı olduğu için fetha ile nasb edilmiştir ("Can yakıcı olan / Derinden sızlatan ve elem veren").
İbn Fâris, e-l-m (ا ل م) kökünün temelinde "insanın sadece derisinde veya yüzeyinde değil, bizzat ruhunun, organlarının ve varoluşunun tam derinliklerinde hissettiği, nüfuz edici, kahredici ve şiddetli sızı/acı" anlamının bulunduğunu belirtir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, "El-Elîm" (can yakıcı) sıfatının "azap" kelimesiyle ontolojik birleşimindeki felsefi şiddeti tahlil eder. Müşrikler için inkar; statülerini korumak, atalarının dinini yaşatmak ve yeryüzünde bir kibir abidesi gibi dolaşmaktı. Onları yakalayacak olan o azabın (gökten inen helakın veya ahiretin) "elîm" (can yakıcı) olarak nitelenmesi, meselenin sadece fiziksel bir yanma veya yara alma olmadığını gösterir. Bu "elem", yeryüzünde kendilerini yenilmez Tanrılar sanan o kibirli elitlerin, kendi çaresizlikleri, acizlikleri ve hiçlikleri ile yüzleştikleri saniyede ruhlarında hissedecekleri o devasa ontolojik parçalanmanın, statü çöküşünün ve ebedi aşağılanmanın verdiği o korkunç içsel ızdıraptır. Azap bedeni yakar, elem (elîm) ise o şişkin kibri paramparça eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla