كَذٰلِكَ سَلَكْنَاهُ ف۪ي قُلُوبِ الْمُجْرِم۪ينَۜ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şuarâ Sûresi, 200. Ayet
Daralt
X
-
200. “Onu (inkârı) günahkârların zihinlerine böyle soktuk.”
201. “Onlar, sonunda can yakıcı azabı görünceye kadar ona iman etmezler.”
Delile Rağmen İnkâr Etme
Onu (inkârı) günahkârların zihinlerine böyle soktuk. Onlar, ona iman etmezler. Bazıları şöyle demişlerdir: İşte böyle küfrü, yalanlamayı yoluna koyduk da günahkârların kalplerine soktuk. Bazıları da şöyle dediler: Aynı şekilde beyanı ve kanıtları günahkârların kalplerine soktuk da onlar Kur’ân’ın hak olduğunu anladılar, kanıtlar karşısında suspus oldular, ancak buna rağmen sırf inat olsun diye ayak direyip iman etmeye yanaşmadılar. Onlar, sonunda imanlarının artık fayda vermeyeceği anda can yakıcı azabı görünceye kadar ona iman etmezler. Çünkü onların azabı âşikâre görmeleri anında iman etmeleri azabı defetme çabasına dayalı mecburiyet karşısında yapılmış bir iman olup, tercihe dayalı iradî bir iman değildir. O şu İlâhî beyanda olduğu gibidir: “Dehşetli cezamızı gördüklerinde, ‘Allah’ın birliğine inandık, O’na ortak koştuğumuz şeyleri de şimdi reddetmekteyiz’ derler”. Çünkü artık canlarının ellerinden kayıp gitmekte olduğunu anladıkları bir anda söz konusu olan kendilerinden azabı defetme çabası olan bir imandır, zoraki imandır, gönülden gelen isteğe dayalı bir iman değildir. O yüzden de öyle bir iman onlara fayda vermeyecektir.
Yorumu Yorumla
-
Kezâlike (كَذَٰلِكَ)
Arapçada benzetme, gibilik ve misil bildiren "ke" (كَ) harf-i ceri ile; "şu, o, işte o" anlamlarındaki uzak işaret zamiri "zâlike"nin (ذَلِكَ) birleşimidir ("Tıpkı bunun gibi / İşte aynen böyle / Bu şekilde").
Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde bu edatın belagatteki "teşbih" (benzetme) ve "rabt" (bağlama) işlevini tahlil eder. Bir önceki ayette (199. ayet) farazi bir durumdan bahsedilmiş; Kur'an yabancı (Acem) birine inseydi ve o okusaydı bile ırkçılıkları yüzünden inanmayacakları söylenmişti. "Kezâlike" (İşte aynen böyle) edatı, o varsayımsal ve kurgusal inat tablosunu alır ve onu şimdiki zamandaki müşriklerin o somut, kaskatı kesilmiş gerçek inkarına bağlar. Yani "O farazi yabancıya nasıl inanmayacaklarsa, kendi dillerinde konuşan elçiye de İŞTE BÖYLE (kezâlike) inanmıyorlar" diyerek inkarın fıtri (ve hastalıklı) mekaniğini eşitler.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu işaret isminin (zâlike) metne kattığı psikolojik donukluğu inceler. Yaratıcı, müşriklerin inatlarını uzun uzun tasvir etmek yerine, "Kezâlike" diyerek o çürümüş ahlaki durumu (inkarı) adeta bir fotoğraf karesi gibi dondurur ve muhatabın (okuyucunun) gözünün önüne "İşte tam da bu şablonla" diyerek dehşetli bir ibret tablosu olarak asar. İnkar, ilahi idrakte sabitlenmiş bir formdur.
Seleknâhu (سَلَكْنَاهُ)
İpe dizmek, bir şeyi dar bir yoldan geçirmek, nüfuz ettirmek, yerleştirmek ve sokmak anlamlarına gelen s-l-k (س ل ك) kökünden türemiş birinci çoğul şahıs mazi (geçmiş zaman) fiil "seleknâ" ile, eylemin nesnesi olan "onu" anlamındaki üçüncü tekil şahıs zamiri "hû"nun (هُ) birleşimidir ("Biz onu soktuk / Biz onu o dar geçitten içeri yerleştirdik / Biz onu nüfuz ettirdik").
İbn Fâris, s-l-k (س ل ك) kökünün temelinde "ipliği iğne deliğinden geçirmek veya bir nesneyi kendisine tam uygun, dar ve sınırları belli bir boşluğun (yolun/menfezin) içine zorla veya ustalıkla sokarak oraya yerleştirmek" anlamının bulunduğunu aktarır.
Râgıb el-İsfahânî, "sülûk" eyleminin bu ayetteki çift yönlü epistemolojik (bilgi felsefesi) dehşetini okur. Zamir (hû), yalanlanan Kur'an'a (vahye) de dönebilir, müşriklerin ürettiği o yalanlama ve inkâr eylemine (küfre) de dönebilir. Her iki durumda da s-l-k kökünün o delici anlamı sabittir: Kur'an'ın ayetleri (veya o inkarın karanlığı) suçluların kalbine öylesine ince, öylesine derinden ve ipliğin iğneden geçmesi (sülûk) gibi milimetrik bir şekilde "sokulmuştur" ki; artık o mesajı duymadıklarını, anlamadıklarını veya ondan habersiz olduklarını iddia edemezler. Vahiy onların o kaskatı kalplerinin en ince damarlarına kadar nüfuz etmiştir; ancak onlar bu sülûk eden (içeri sızan) hakikati, içeride kasten inkar ateşiyle yakmaktadırlar.
Dücane Cündioğlu, "seleknâ" (soktuk) fiilinin barındırdığı ontolojik müdahaleyi tahlil eder. Hakikat, muhatabın derisinin yüzeyinde kalan veya sadece kulaktan çarpıp dönen yüzeysel bir ses değildir. Yaratıcı, "Biz onu soktuk" diyerek, ilahi kelamın müşrik aklının kurduğu bütün o felsefi bariyerleri, kabilevi önyargıları ve psikolojik savunma hatlarını bıçak gibi delerek, insanın varoluşsal merkezine (kalbine) doğrudan ve sarsılmaz bir cerrahi müdahaleyle "yerleştirildiğini" deklare eder. Hakikat içeridedir; inkar ise içerideki o hakikate karşı verilen hastalıklı bir savaştır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, eylemin öznesinin (Biz / nâ) teolojik determinizm ve fıtrat yasaları (sünnetullah) bağlamındaki polemiğini inceler. Ayet "İnkar kalplerine girdi" demez, "BİZ onu kalplerine soktuk" der. Müşrikler kendi iradeleriyle, kâr hırslarıyla ve kibirleriyle hakikati reddetmeyi bir yaşam tarzı haline getirdiklerinde; Yaratıcı da onların bu inatçı seçimini kalıcı bir "varoluş kalıbına" dönüştürür. "Biz soktuk" vurgusu, insanın kendi icat ettiği o karanlık zindanın (inkarın) kapısına, bizzat ilahi adalet tarafından ontolojik bir kilit vurulmasıdır. Fıtratı kasten kör eden, o körlüğün içine ilahi bir yasayla hapsedilir.
Fî (فِي)
İçine, zarfında, dahilinde ve bütünüyle kapsayacak şekilde içinde olma anlamlarına gelen harf-i cerdir.
Angelika Neuwirth, mekansal (spatial) bağlamda bu edatın "ontolojik hapsolma" işlevini okur. Vahiy (veya inkar), s-l-k (sokma) eylemiyle suçlunun bedenine temas etmez; doğrudan "fî" edatının o yutucu gücüyle, insanın en derin, en mahrem ve karanlık boşluğunun "bütünüyle İÇİNE" itilir. İnkar artık dışsal bir elbise veya sosyolojik bir tavır değil; suçlunun varoluş zarfının (fî) tam merkezine gömülmüş, onunla bütünleşmiş organik ve ölümcül bir parçadır.
Kulûbi (قُلُوبِ)
Kalpler, gönüller, idrak ve inanç merkezleri anlamlarına gelen k-l-b (ق ل ب) kökünden türemiş "kalb" isminin çoğuludur (cem-i mükesser). "Fî" harf-i cerinden dolayı esre ile mecrurdur ve kendisinden sonraki kelimenin tamlananıdır (muzaf) ("Kalplerine / O idrak merkezlerinin tam ortasına").
İbn Fâris, k-l-b (ق ل ب) kökünün özünde "bir şeyin içinin dışına çıkması, tersyüz olması, sürekli bir halden başka bir hale dönüşerek hareket etmesi (inkılap)" anlamının yattığını belirtir. İnsanın duygu, inanç ve düşünce merkezine "kalp" denmesi, onun sürekli hakikat ile yanılgı arasında değişen, dönen (devingen) o kaypak fıtratından dolayıdır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "kalp" kavramının cahiliye mitolojisinden tevhidi epistemolojiye geçişini tahlil eder. Kur'an lügatinde kalp, sadece duyguların veya merhametin merkezi değil; doğrudan doğruya anlama, kavrama, akıl yürütme ve ahlaki karar verme (idrak) üssüdür. Mesajın beyne veya kulağa değil de doğrudan "kalplere" (kulûb) sokulması (seleknâ); müşriklerin Kureyş meclislerinde ürettikleri o inkarın, salt entelektüel bir yanılma veya anlama eksikliği olmadığını, bütünüyle varoluşsal, hastalıklı ve ahlaki bir kararma (kalp mühürlenmesi) olduğunu ifşa eder. İnat, aklın değil, kalbin kilitlenmesidir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ismin çoğul (kulûb/kalpler) olarak gelmesinin barındırdığı o devasa sosyolojik çürümeyi inceler. Mekke elitleri, kervan tüccarları veya köle sahipleri; her biri vahye karşı farklı politik veya ticari bahaneler üretiyorlardı. Ancak ayet, "kalplere soktuk" diyerek; yüzeydeki o farklılıkların (statülerin) hiçbir önemi olmadığını, onların herbirinin o karanlık, kibre batmış ve hakikate kapalı "müşterek/kolektif kalplerinde" aynı inkar bataklığında eşitlendiğini ilan eden sarsılmaz bir gramatikal tasvirdir.
El-Mücrimîn (الْمُجْرِمِينَ)
Meyveyi dalından koparmak, kesmek, bir bütünü parçalamak, haddi aşarak fıtrattan kopmak ve ağır suç işlemek anlamlarına gelen c-r-m (ج ر م) kökünden, if'âl babında (icrâm) türetilmiş ism-i fâil (özne) kelimesinin kurallı çoğul (cem-i müzekker sâlim) formudur. "Kulûbi" kelimesinin tamlayanı (muzafun ileyh) olduğu için "yâ" ile mecrur olmuştur ("Suçluların / Günahı meslek edinenlerin / Parçalayanların").
İbn Fâris, c-r-m (ج ر م) kökünün temelinde "bir şeyi bütünüyle bağlı olduğu ana gövdeden koparıp kesmek (kıt'a), ayrılmasına sebep olmak" anlamının bulunduğunu aktarır. Kavrama "suç" anlamı verilmesi, günah işleyen kişinin (mücrimin) aslında kendisini evrenin ahlaki bütünlüğünden, fıtrat ağacından ve ilahi adaletten "kasten koparması/kesmesi" sebebiyledir.
Michael Cook, politik teoloji ekseninde "cürm" (suç) eyleminin sadece bireysel bir ahlak problemi değil, toplumsal bir sözleşme ihlali olduğunu okur. Ayet onlara "inanmayanlar/kâfirler" veya "müşrikler" demez; doğrudan doğruya "suçlular/mücrimler" der. Çünkü peygamberin (veya Şuayb/Musa gibi elçilerin) getirdiği hakikatleri yalanlamak, sadece soyut bir Tanrı inancını reddetmek değildir; bu reddediş aynı zamanda yoksulu ezmeye devam etmek, terazide hile yapmak ve köleliği sürdürmek anlamına gelir. Dolayısıyla ilahi lügatte inkar, salt teolojik bir tercih değil, yeryüzünün adalet nizamını parçalayan sistematik ve ağır bir "suçtur" (icrâm).
Patricia Crone, ism-i fâil (aktif özne) çoğul kalıbının etiketleme ve kimliksizleştirme gücünü tahlil eder. Müşrikler kendilerine "soylular, Darü'n-Nedve meclisi üyeleri, Kabe'nin efendileri" gibi fiyakalı unvanlar veriyorlardı. Yaratıcı, onların yeryüzünde çok övündükleri o tüm sahte kabilevi statüleri, zenginlikleri ve rütbeleri ezip geçer. Onları kendi ilahi adalet sarayında yalnızca "El-Mücrimîn" (O azılı suçlular) sıfatıyla tarihin sanık sandalyesine oturtur. Mücrim; suçu eylemsel bir hata olarak değil, varoluşsal bir kimlik (ism-i fâil) olarak kuşanan o kokuşmuş sömürücü oligarşinin tevhidi adıdır.
Gabriel Said Reynolds, polemik teolojisinde "mücrim" kavramının müşrik aklını nasıl tersyüz ettiğini inceler. Müşrikler, Mekke sokaklarında Kur'an okuyan peygamberi "suçlu, atalarının dinini parçalayan (c-r-m) bir bozguncu" olarak görüyorlardı. Vahiy bu kavramı bizzat onların elinden alır ve asıl suçluların (mücrimlerin); fıtratı reddeden, hevalarını putlaştıran ve varlığın (tevhidin) bağlarını kasten "koparanların" bizzat kendileri olduğunu; o kaskatı kalplerinin tam içine felsefi bir mızrak gibi "sokarak" (seleknâhu) onlara evrensel bir ayna tutar. Suçlu, hakikati suç ilan edendir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla