Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şuarâ Sûresi, 199. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şuarâ Sûresi, 199. Ayet

    فَقَرَاَهُ عَلَيْهِمْ مَا كَانُوا بِه۪ مُؤْمِن۪ينَۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Fekaraehu ‘aleyhim mâ kânû bihi mu/minîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      198-199. “‘Kur’ân’ı Arap olmayanlardan birine indirseydik de onu onlara okusaydı, yine iman etmezlerdi.”

      Kur’ân’ı Arap olmayanlardan birine indirseydik de onu onlara okusaydı, yine iman etmezlerdi. Bazıları şöyle demişlerdir: Biz onu Arap birine indirdik inanmadılar. Hal böyle iken onu Arap olmayan birine indirmiş olsaydık vaziyet ne olurdu!? Bazıları da şunları söyledi: Eğer biz bu Kur’ân’ı Arap olmayan birine indirseydik o da onu onlara okusaydı o takdirde onlar insanlar içinde en kötü durumda olanlar olurdu; bir türlü anlayamazlardı, ne olduğunu bilemezlerdi. Bu yorum da birinciye yakındır. Bazıları ise şöyle demişlerdir: Kur’ân’ı a‘cem (dilsiz) olanlardan birine indirseydik, yani dilsiz bir hayvana indirseydik de o da onu onlara okusaydı onu gene tasdik etmezlerdi. Allah, bu şekilde onların beyinsizliklerini ve inatçılıklarını hatırlatıyor. Şöyle bir yorum da yapılabilir: Kur’ân’ı Arap olmayanlardan birine indirseydik, yani eğer biz onu Arap olmayan acem birine gönderseydik o takdirde onlar onu anlamazlar ve şöyle derlerdi: “Âyetlerinin açık seçik anlaşılır olması gerekmez miydi? Bir Arap’a yabancı dilden bir kitap, öyle mi!”. Lâkin biz onu Arapça olarak indirdik ki öyle bir şey diyemesinler. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Fe karaehû (فَقَرَأَهُ)

        Takip ve varsayımsal bir nedensellik bildiren "fe" (فَ) bağlacı ile; toplamak, bir araya getirmek, telaffuz etmek ve okumak anlamlarına gelen k-r-e (ق ر ا) kökünden türemiş üçüncü tekil şahıs mazi (geçmiş zaman) fiil "karae" ve eylemin nesnesi olan "onu" anlamındaki üçüncü tekil şahıs zamiri "hû"nun (هُ) birleşimidir ("Bunun üzerine onu okusaydı / O yabancı şahıs bu metni telaffuz etseydi").

        İbn Fâris, k-r-e (ق ر ا) kökünün temelinde "dağınık halde bulunan şeyleri (harfleri, kelimeleri veya manaları) belirli bir nizam ve anlam bütünlüğü içinde bir araya getirerek toplamak ve bunu sese (telaffuza) dökmek" anlamının bulunduğunu aktarır.

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde cümlenin başındaki "fe" (fa-i ta'kibiye) edatının varsayımsal (hipotetik) kurgudaki hızını tahlil eder. Bir önceki ayette "Şayet onu dili dönmeyen bir yabancıya (A'cem'e) indirseydik" denmişti. Bu ayetteki "fe" bağlacı, o yabancının vahyi alır almaz (hiç beklemeden) derhal Mekke elitlerinin karşısına çıkıp bu mucizevi Arapça metni "okuması" (karae) eylemini sinematografik bir hızla muhatabın zihnine taşır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin (karae) tebliğ diyalektiğindeki eylemsel ağırlığını inceler. Hakikat sadece yazılı bir felsefe (kitap) olarak durmaz; o "okunmak" (kıraat edilmek), yani muhatabın yüzüne karşı sesli, canlı ve cüretkâr bir şekilde haykırılmak zorundadır. Vahyin bir "Acem" (yabancı) tarafından Kureyş aristokrasisine karşı "okunması" varsayımı; kibrin merkezine fırlatılmış en ağır teolojik ve sosyolojik provokasyondur. Kendi dillerini (Arapçayı) putlaştıran bir kavmin, o kusursuz metni bir "yabancının" (dili dönmeyenin) dudaklarından dinlemek zorunda kalması, onların kibrini paramparça edecek kozmik bir ironidir.

        Dücane Cündioğlu, kıraat eyleminin ontolojik boyutunu okur. Hakikat (Kur'an), kimin dudaklarından dökülürse dökülsün hakikattir. İster fasih bir Arap'ın (Muhammed'in), isterse dili peltek bir yabancının (Acem'in) ağzından çıksın, metnin (hû) özü değişmez. "Onu okusaydı" eylemi; gerçeğin değerinin taşıyıcının ırkından veya aksanından değil, bizzat mesajın kendi içsel tutarlılığından geldiğini gösteren o muazzam felsefi bağımsızlığın ilanıdır. Ancak kaba ve ırkçı akıl, okunan metne (hakikate) değil, okuyanın kimliğine (Acemliğine) bakar.

        Aleyhim (عَلَيْهِمْ)

        Arapçada üzerinde, karşılarına geçerek, mukabilinde ve tepesinde anlamlarına gelen "alâ" (عَلَى) harf-i ceri ile, "onların" anlamındaki üçüncü çoğul şahıs zamiri "hüm"ün (هُمْ) birleşimidir ("Onların üzerine / Bizzat onların karşılarına geçip").

        Angelika Neuwirth, uzamsal (spatial) dinamikler bağlamında bu edatın "dikey ve tahakküm edici" (vertikal) otoritesini tahlil eder. Ayet "onlara okusaydı" (le-hüm) diyebilirdi. Ancak "aleyhim" (üzerlerine doğru) edatının kullanılması; o dili dönmeyen yabancının (Acem'in), Mekke'nin o en kibirli, en asil ve en zengin aristokratlarının karşısına dikilip, vahyin o ezici otoritesini bizzat onların "üzerlerine/tepelerine" doğru bir balyoz gibi indirmesini (okumasını) gramatikal olarak resmeder. Bu, hiyerarşinin ilahi kelam vasıtasıyla tersyüz edilmesidir.

        Mâ kânû (مَا كَانُوا)

        Mutlak olumsuzluk (nefy) bildiren "mâ" (مَا) edatı ile; olmak, bulunmak ve varlık sahasına çıkmak anlamlarına gelen k-v-n (ك و ن) kökünden türemiş üçüncü çoğul şahıs mazi (geçmiş zaman/nakıs) fiilinin birleşimidir ("Asla olmadılar / Hiçbir şekilde ... olmazlardı").

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "mâ" edatının nakıs fiille (kânû) birleşmesinin barındırdığı felsefi reddiyeyi inceler. Kur'an, Kureyş'in inatçılığını sıradan bir eylem olumsuzluğu ile (mesela "inanmazlar/lâ yü'minûn") ifade etmez. "Mâ kânû" (olmazlardı) yapısı, inkarın onların fıtratlarını nasıl kilitlediğini, onların ontolojik olarak "iman eden bir varoluş durumuna" (oluşa) geçmelerinin bütünüyle imkansız (mâ) olduğunu ilan eder. İnat, eylemi değil bizzat varoluşu çürütür.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu "olmayış" (mâ kânû) kipinin barındırdığı sosyolojik trajediyi tahlil eder. Müşrikler sürekli "Ayetler bizim istediğimiz gibi inseydi inanırdık" yalanını üretiyorlardı. Yaratıcı bu varsayımsal düşünce deneyiyle onların maskesini düşürür. Kur'an Arapça inmiştir, inanmamaktadırlar; eğer o çok bahane ettikleri gibi "yabancı bir dilden/şahıstan" inseydi, bu defa da ırkçılıkları ve kibirleri yüzünden "Yine iman edenlerden (o oluşu gerçekleştirenlerden) olmazlardı." Vahiy, sorunun inen metinde veya elçide değil, muhatabın (kâfirin) hakikate kapalı, taşlaşmış "kânû" (varoluş) gerçeğinde olduğunu ifşa eder.

        Bihi (بِهِ)

        Arapçada ile, vasıtasıyla, zarfında ve -e/a (yönelme/bağlanma) anlamları katan "bi" (بِ) harf-i ceri ile; "ona / o şeye" anlamındaki üçüncü tekil şahıs zamiri "hî"nin (هِ) birleşimidir ("Ona / O okunan mesaja").

        Râgıb el-İsfahânî, "bi" harf-i cerinin iman fiiliyle (mü'minîn) birlikte kullanılmasındaki "mülasakat" (sıkı sıkıya yapışma ve temas) işlevini okur. Zamir (hi) doğrudan Kur'an'a (veya o okunan hakikate) döner. İnanmak, sadece uzaktan bir metni onaylamak değildir; "bihi" (ona/onunla) edatıyla o hakikate bütünüyle yapışmak, onunla ontolojik bir temas kurmaktır. Müşrikler, bir yabancının (Acem'in) getirdiği hakikate "temas etmeyi" (bi), kendi kabilevi temizliklerine ve aristokratik kibirlerine sürülmüş bir leke sayacaklardı.

        Mü'minîn (مُؤْمِنِينَ)

        Güvenmek, tasdik etmek, ihanet etmemek, emin olmak ve sarsılmaz bir teslimiyet göstermek anlamlarına gelen e-m-n (ا م ن) kökünden, if'âl babında (imân) türetilmiş ism-i fâil (özne) kelimesinin kurallı çoğul (cem-i müzekker sâlim) formudur. Noksan fiilin (kânû) haberi olduğu için "yâ" ile nasb edilmiştir ("İman eden kimseler / O hakikate güvenip boyun eğenler").

        İbn Fâris, e-m-n (ا م ن) kökünün özünde "korkunun, inkarın ve şüphenin tam zıddı olarak; kalbin mutlak bir sükûnete kavuşması, bir gerçeği sarsılmaz bir şekilde onaylaması ve ruhun hiçbir kibir barındırmaksızın o hakikate sığınması" anlamının bulunduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "iman" kavramının Arap aklındaki kabile asabiyeti (ırkçılık) ile olan ölümcül çatışmasını tahlil eder. Müşrikler için "güvenmek ve onaylamak" (iman), ancak kendi kabilelerinden, soylularından veya atalarından gelen bir söz konusu olduğunda mümkündü. Kur'an'ın "Şayet bir Acem okusaydı iman edenlerden olmazlardı" tespiti; Cahiliye aklındaki o iğrenç ırkçı kodları deşifre eder. Hakikati kendi ırkından (Arap'tan) olmadığı için reddetmek, gerçeği değil soyu putlaştırmaktır. Onların problemi Kur'an'ın ahlakıyla değil, o ahlaka "boyun eğdiklerinde" (mü'min olduklarında) Araplık kibrinin yerle yeksan olacak olmasıdır.

        Patricia Crone, politik teoloji ekseninde bu kelimenin (mü'minîn) iktidar ve hegemonya bağlamındaki yıkıcılığını inceler. İman etmek (mü'min olmak), sadece felsefi bir tasdik değil, aynı zamanda elçinin siyasi ve ahlaki otoritesini kabul etmektir. Kureyş aristokrasisi, dönemin iki süper gücüne (Bizans ve Sasanilere/Acemlere) karşı Arap yarımadasında bağımsız bir hegemonyaya sahipti. Eğer Kur'an bir "yabancıya" (Acem'e) inmiş olsaydı ve onlar buna "iman etselerdi"; bu kendi politik iktidarlarını ve Arap yarımadasının o kültürel üstünlüğünü kendi elleriyle o yabancıya teslim etmeleri demek olacaktı. Vahiy, onların hakikati reddetmelerinin altındaki o kirli "politik korkuyu ve milliyetçi kibri" bütünüyle sobeleyerek, imanın önündeki en büyük engelin dinî şüphe değil, dünyevi "iktidar hırsı" (ve ırkçılık) olduğunu tarihin kayıtlarına mutlak bir mühür gibi basar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X