اَوَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ اٰيَةً اَنْ يَعْلَمَهُ عُلَمٰٓؤُ۬ا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَۜ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şuarâ Sûresi, 197. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: şuara suresi, şuara suresi 197. ayet, kuran, şuara 197, cebrail, vahiy, ayet, ilim, bilgi
-
“İsrâiloğulları bilginlerinin bunu bilmesi onlar için bir delil değil midir?”
İsrâiloğulları bilginlerinin bunu bilmesi onlar için bir delil değil midir? Bazı müfessirler şöyle demişlerdir: Onlar için Muhammed bir delil ve mûcize olmadı mı? Çünkü İsrâiloğullarının bilginleri, Muhammed’in peygamber olarak gönderileceğinin kendi kitaplarında yazılmış olduğunu biliyorlardı. Ancak âyetin yorumu bizce şöyle olmalıdır: İsrâiloğulları bilginlerinin ilmi, onun resûl olduğuna ilişkin bir delil olarak onlara yeterli değil midir?!
Sonra âyet iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi: Şöyle bir anlatı vardır: Mekke halkı Medine’deki yahudilere haberci göndererek Resûlullah hakkında onlara birtakım sorular sorup bilgi almışlardır. Onlar da Hz. Peygamber hakkında onun falan vakitte çıkacağını, özelliklerinin şöyle şöyle olacağını, bu zamanın da onun çıkma zamanı olduğunu bildirmişlerdir. İkincisi: Abdullah b. Selâm vb. gibi İsrâiloğulları içindeki âlim ve fakihlerin onun resûl olduğuna dair bilgileri onlar için bir delil olmaya yeterli değil midir? Çünkü onlar ancak onun resûl olduğuna dair kesin bilgiye ve kanıta dayalı olarak müslüman olurlardı. Zira onlar gibi ileri gelenlerin müslümanlığı kabul etmesi demek, mevcut imkânlarını, makam ve mevkilerini kaybetmeleri demekti. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
E ve lem yekün (أَوَلَمْ يَكُنْ)
Soru ve inkar bildiren hemze (أَ), atıf ve bağlaç olan vav (وَ), geçmiş zamanı mutlak olarak olumsuzlayan ve fiili cezm eden "lem" (لَمْ) edatı ile; olmak, bulunmak, varlık sahasına çıkmak anlamlarına gelen k-v-n (ك و ن) kökünden türemiş noksan fiil olan muzari (şimdiki/geniş zaman) "yekûn" (يَكُون) kelimesinin birleşimidir. Cezm edatından (lem) dolayı illet harfi düşmüş ve "yekün" formunu almıştır ("Yoksa ... olmadı mı? / Hâlâ ... değil midir?").
Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde cümlenin başındaki bu edat diziliminin (hemze, vav, lem) belagatteki "istifham-ı takrirî" (muhatabı köşeye sıkıştırarak gerçeği itirafa zorlayan retorik soru) işlevini tahlil eder. Kur'an, Kureyş müşriklerine sıradan bir bilgi vermez. Bu ardışık edatlar, muhatabın (inkarcıların) inatçı ve kaba aklını sarsarak, onların o ezbere dayalı inkar duvarlarını delmeye çalışan felsefi ve psikolojik bir balyozdur. Soru, onların düşünmemesini (gafletini) aktif bir eylemle yargılar.
Dücane Cündioğlu, varoluşsal sorgulamanın retorik şiddetini okur. Müşrikler Kur'an'ı yalanlamak için sürekli mantıksız mazeretler üretiyorlardı. "E ve lem yekün" (Bu bir gerçek olmadı mı?) sorusu, aklı devre dışı bırakan cehaletin (kibrin) karşısına, rasyonel ve nesnel (tarihsel) bir kanıtı koyarak; inkarı bir düşünce özgürlüğü olmaktan çıkarıp, bile bile gerçeğe göz yummak (körlük) şeklindeki ahlaki bir sefalete dönüştürür.
Lehüm (لَهُمْ)
İçin, -e/a, aidiyet, yönelme ve lehine/aleyhine anlamlarına gelen "li" (لِ) harf-i ceri ile, "onlar" anlamındaki üçüncü çoğul şahıs zamiri "hüm"ün (هُمْ) birleşimidir ("Onlar için / Onlara karşı / Onların idrakine").
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu tahsis edatının (lehüm) polemik teolojisindeki hedefini inceler. Zamir (hüm), Kur'an'a "eskilerin masalları" diyen, onu cinlerin veya şairlerin ürettiğini iddia eden Mekke aristokrasisine döner. Vahiy, sunduğu kanıtı (ayeti) rastgele evrene değil, doğrudan doğruya o inkar eden kibrin merkezine, "onlar için" (lehüm) ve "onların gözlerinin içine bakarak" bir delil olarak sunar. İnat ne kadar şiddetliyse, ilahi metnin sunduğu yüzleşme de o kadar spesifik (lehüm) ve sarsıcıdır.
Âyeten (آيَةً)
İşaret, nişan, ibret, mucize ve açık delil anlamlarına gelen e-y-y (ا ي ي) kökünden türemiş isimdir. Noksan fiil olan "kâne/yekün" kelimesinin haberi (yüklemi) konumunda olduğu için fetha ile nasb edilmiştir ("Bir mucize / İkna edici açık bir delil / Sarsılmaz bir işaret").
İbn Fâris, e-y-y (ا ي ي) kökünün temelinde "bir şeyin varlığını, hakikatini veya yönünü tartışmaya yer bırakmayacak kadar net bir şekilde gösteren, onu sıradan olanlardan ayırt edip görünür kılan şaşmaz nişane ve iz" anlamının bulunduğunu aktarır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "ayet" kavramının müşrik aklındaki form değiştirmesini (ontolojik dönüşümünü) tahlil eder. Mekke aristokrasisi peygamberden bir "ayet" (mucize) istediklerinde; gökten meleklerin inmesini, dağların altına dönüşmesini veya gökyüzünün parçalanmasını (kaba fiziksel illüzyonları) kastediyorlardı. Vahiy, "Onlar için bu bir ayet (delil) olmadı mı?" diyerek, ayet kavramını fiziksel ve sihirsel bir eylemden çıkarır; onu tamamen rasyonel, epistemolojik ve tarihsel bir bilgiye (bilginlerin tanıklığına) dönüştürür. Kur'an'a göre en büyük mucize (ayet), aklın ve bilginin tarihsel sürekliliğidir.
Gabriel Said Reynolds, "ayet" kavramının Kureyş polemiğindeki yerini okur. Gökten fiziksel bir felaket veya mucize inmeyince müşrikler rahatlıyor ve elçiyi yalanlamaya devam ediyorlardı. Vahiy onlara, "Beklediğiniz taşlar yağmayabilir ama elinizdeki en somut ve sarsılmaz delil (ayet), bizzat bilginlerin (Yahudilerin) bu anlattıklarımı kendi kadim metinlerinde bulmaları ve tasdik etmeleridir" diyerek, mucizeyi doğaüstü olandan (fizikten) alıp, doğrudan tarih ve teoloji (bilim) zeminine oturtur.
En (أَنْ)
Arapçada muzari fiilin başına gelerek o fiili fetha ile nasb eden ve cümlenin anlamını masdara (isimleştirilmiş eyleme) çeviren edattır ("...-mesi / ...-ması gerçeği").
Celaleddin el-Suyuti, "en-i masdariyye" edatının eylemi dondurma ve sabitleme işlevini inceler. Ayet "bilginler onu biliyor" demez. "Bilginlerin onu bilmesi (gerçeği)" (en ya'lemehu) diyerek, o bilme eylemini sıvı (zamanlı) bir fiil olmaktan çıkarıp, katı, kalıcı ve inkar edilemez bir nesneye (masdara/olgusal bir kanıta) dönüştürür. Bu gramatikal işlem, tarihsel bir şahitliği hukuki bir tutanağa çevirir.
Ya'lemehû (يَعْلَمَهُ)
Bilmek, idrak etmek, şaşmaz bir bilgiye sahip olmak ve kavramak anlamlarına gelen a-l-m (ع ل م) kökünden türemiş üçüncü tekil şahıs muzari fiil (ya'leme) ile, "onu" anlamındaki üçüncü tekil şahıs nesne zamiri "hû"nun (هُ) birleşimidir. "En" edatından dolayı fiilin sonu fetha ile nasb edilmiştir ("Onu bilmesi / Onu kesin olarak idrak etmiş olması").
İbn Fâris, a-l-m (ع ل م) kökünün özünde "bir nesnenin veya durumun üzerindeki meçhullük ve cehalet örtüsünün tamamen kalkması, o şeyin gerçeğine şüphe bırakmayacak şekilde (yakîn ile) vakıf olmak" anlamının yattığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ilim" eyleminin zan (sanı/şüphe) kavramıyla olan tevhidi zıtlığını okur. Müşrikler, Kur'an hakkında sürekli bir "zan" (kurgu/iftira) üretiyorlardı (O bir şairdir, büyücüdür vs.). Vahiy, onların bu temelsiz zannına karşı, Ehl-i Kitab'ın teolojik birikimini "ya'leme" (kesin olarak bilmek) fiiliyle sahaya sürer. Cehaletin ürettiği zan, kadim metinlere dayanan ilmin (bilginin) kayasına çarpmıştır. İlim, kaba inkarı felsefi olarak felç eder.
Patricia Crone, politik teolojide "bilgi/ilim" (ya'leme) eyleminin meşruiyet üretme gücünü tahlil eder. Kur'an, kendi meşruiyetini kanıtlamak için müşriklerin kabile reislerine veya zenginlerine atıf yapmaz. Otoriteyi, "bilenlerin" (metin ve tarih okuyabilenlerin) tanıklığına havale eder. Bu, bilginin ve rasyonel tarihin, Mekke'nin o kaba ve bilgisiz (ümmî) zenginlik oligarşisine karşı nasıl devasa bir politik otorite olarak kullanıldığının sosyolojik bir kanıtıdır.
Ulemâu (عُلَمَاءُ)
Bilmek ve idrak etmek anlamlarına gelen a-l-m (ع ل م) kökünden türemiş "âlim" (bilen kişi) kelimesinin çoğuludur. Fiilin faili (öznesi) konumunda olduğu için ötre ile merfudur ve kendisinden sonraki kelimenin tamlananıdır ("Bilginleri / O gerçeğe vakıf olan otoriteleri").
Prof. Dr. Sadık Kılıç, "ulema" (bilginler) kavramının Mekke sosyolojisindeki o muazzam epistemolojik ağırlığını okur. Mekke toplumu ümmî (okuma yazma bilmeyen, yazılı bir kutsal metin geleneği olmayan) ve ticarete odaklı bir toplumdu. Onların arasında "ulema" (teologlar/bilginler) sınıfı yoktu; şairler ve tüccarlar vardı. Kur'an, kendi mesajını teyit ettirmek için o tüccar aklını aşıp, Arap yarımadasında "okuyan, yazan ve kadim metinleri inceleyen" o saygın entelektüel sınıfa (ulemaya) atıf yapar. Vahiy, hakikatin testini kaba kalabalıklara değil, bilenlere (ulemaya) havale ederek bilginin ontolojik üstünlüğünü ilan eder.
Michael Cook, dini otorite ve "bilginler" (ulema) sınıfının sosyolojik şahitliğini inceler. Müşrikler Hz. Muhammed'i dışlıyor ve yalnızlaştırmaya çalışıyorlardı. Kur'an, "ulema" kelimesiyle devasa ve uluslararası bir müttefik bloğunu sahaya sürer. "Siz onu yalnız sanıyorsunuz ama sizin sınırlarınızın ötesinde, eski kutsal metinleri okuyan o devasa bilginler (ulema) ordusu, onun anlattıklarının (ve taşıdığı mesajın) hakikat olduğunu çok iyi biliyor" der. Bu, peygamberin yalnızlığını evrensel bir teolojik haklılığa dönüştüren stratejik bir felsefi hamledir.
Benî (بَنِي)
İnşa etmek, kurmak, oğul ve soy anlamlarına gelen b-n-y (ب ن ي) kökünden türemiş "ibn" (oğul) kelimesinin çoğulu olan "benûn" kelimesinin nasb/cer halidir. "Ulemâu" kelimesinin tamlayanı (muzafun ileyh) olduğu için mecrur konumdadır ve isim tamlamasında izafetten (muzaf olmasından) dolayı sonundaki "nûn" harfi düşmüştür ("... oğullarının / ... soyundan gelenlerin").
İbn Fâris, b-n-y (ب ن ي) kökünün temelinde "bir şeyin kendisinden inşa edildiği, üst üste konularak bir yapı oluşturduğu, bir kökten türeyip uzayan organik veya inorganik parça" anlamının bulunduğunu aktarır. (İnsan soyuna "benî" denmesi, atalarından inşa edilerek çoğalan bir yapı olmalarındandır).
Angelika Neuwirth, Kur'an'ın kendi meşruiyetini "oğullar/soy" (benî) kavramı üzerinden antik ve kutsal tarihe bağlamasını tahlil eder. Mekkeliler kendi kabilevi soylarıyla (Benî Haşim, Benî Ümeyye vb.) övünüyorlardı. Vahiy, bu yerel kabile isimlerini tamamen dışarıda bırakıp, teolojik tarihin o en köklü ve en çok bilinen "soyunun/inşasının" (Benî İsrail'in) adını anarak; hakikatin Kureyş'in dar soy şeceresinde değil, binlerce yıllık peygamberlik mirasının (soyunun) şeceresinde aranması gerektiğini vurgular.
İsrâîle (إِسْرَائِيلَ)
Gece yürüyüşü, kul veya Tanrı ile mücadele eden anlamlarına gelen (İbranice kökenli) Yakup peygamberin lakabı veya soy adıdır. "Benî" kelimesinin tamlayanı (muzafun ileyh) olduğu için mecrurdur, ancak gayr-ı munsarif (Arapça kökenli olmayan, cer ve tenvin kabul etmeyen isim) olduğu için esre yerine fetha ile harekelenmiştir ("İsrail'in / Yakup'un").
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı çalışmasında "İsrail" kelimesinin İbranice/Aramice kökenli (Yisra'el) bir isim olduğunu, Geç Antik Çağ'da Arap yarımadasına yerleşen Yahudi kabileleri vasıtasıyla Arap diline (ve teolojik lügatine) yerleştiğini belgeler. Kur'an'ın bu yabancı ismi kendi metninin tam kalbine yerleştirmesi; İslam'ın kapalı, yerel (sadece Araplara ait) yeni bir icat olmadığını, o büyük Ortadoğu tek tanrıcılık (monoteizm) havzasının ve İbrahimî sürekliliğin bir parçası (hatta düzelticisi) olduğunu gösteren dilsel bir kanıttır.
Theodor Nöldeke, Geschichte des Qorâns eserinde Kur'an'ın Mekke döneminde "İsrailoğulları" atfının rasyonel ve polemik işlevini okur. Müşrikler Kur'an'ı "esâtiru'l-evvelîn" (eskilerin masalları) sayıyordu. Kur'an ise, "Benim anlattıklarım (Nuh, Lût, Şuayb kıssaları) masal değil; bizzat şu an yeryüzünde yaşayan, sizin de tanıdığınız ve kitaplarına saygı duyduğunuz o İsrailoğullarının bilginleri (uleması) tarafından tasdik edilen, yazılı belgelere dayanan teolojik hakikatlerdir" diyerek, müşriklerin inkarını rasyonel/dışsal bir hakem heyetine (İsrail ulemasına) çarparak paramparça eder.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu atfın barındırdığı felsefi ironiyi inceler. Mekke müşrikleri ticaret yaptıkları ve karşılaştıkları İsrailoğullarını (Yahudileri) kültürel olarak kendilerinden daha köklü ve bilgili (kitap ehli) görüyorlardı. Vahiy, müşriklerin o çok güvendikleri kendi dar kabile akıllarını, yine onların gizliden gizliye üstün gördükleri o "İsrailoğulları bilginlerinin" tanıklığıyla ezer. "Siz inanmıyorsunuz ama sizin de kendilerinden çekindiğiniz o 'bilenler' (İsrail uleması) bu Kur'an'ın hak olduğunu biliyor" diyerek, kibri bizzat tarihin ve Ehl-i Kitab'ın aynasında ontolojik bir utanca dönüştürür. Hakikat, inkar edenin mazeretini yeryüzündeki şahitlerle çürütür.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla