Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şuarâ Sûresi, 195. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şuarâ Sûresi, 195. Ayet

    بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُب۪ينٍۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Bilisânin ‘arabiyyin mubîn(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      192. “Şüphesiz bu Kur’ân âlemlerin Rabb’i tarafından indirilmiştir.”

      193-195. “Onu, senin kalbine uyarıcılardan olasın diye açık bir Arapça ile Rûhulemin indirmiştir.”


      Kur’ân ve Nüzûlü

      Şüphesiz bu Kur’ân âlemlerin Rabb’i tarafından indirilmiştir. Şüphesiz ki o, yani Kur’ân-ı Kerim âlemlerin Rabb’inin tenzilidir, yani âlemlerin Rabb’i tarafından indirilmiştir. Onu, senin kalbine Rûhulemin indirmiştir. Bunu, onların: “Kesin olarak bunları ona bir insan öğretiyor” sözlerine reddiye olmak üzere buyurmuştur. Bildirdi ki Kur’ân’ı ona indiren bizzat onun Rabb’idir. Yoksa sizin iddia ettiğiniz gibi “bunları ona bir insan öğretiyor” değildir.

      Onu, senin kalbine Rûhulemin indirmiştir. Buradaki Senin kalbine anlamındaki beyanın birkaç mânaya gelmesi muhtemeldir; Birincisi: Cibril Kur’ân’dan âyetler indirdiğinde onu Hz. Peygamber’in kalbine indiriyordu, onu kalbine ulaşmasını engelleyen herhangi bir perde bulunmuyordu. İkincisi; Senin kalbine, yani o senin kalbinden gitmez, aksine onu bizzat Allah senin kalbinde toplar şeklindedir. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi; “Vahyi tam alma telâşı yüzünden dilini kımıldatma. Onu zihninde toplayıp okumanı sağlama işi bize aittir”. Ya da mânası şu olabilir; Senin kalbine indirir, yani kâfirlerin, “Kur’ân ona bütünüyle bir defada indirilseydi ya!” derler. Oysa biz onu senin kalbine iyice yerleştirmek için böyle yaptık” mealindeki sözlerine mukabil Kur’ân’ı senin kalbinde tespit eder. Ya da o bunu, vahiy Hz. Peygamber’in kalbine ulaşıp da o da tam anlamıyla koruduğu zaman bunu demiş olabilir: Senin kalbine, yani sanki onu kalbine atıp da oraya iyice yerleştirmiş gibi indirir. Bu şekilde de yorumlanıyor.

      Onu, senin kalbine uyarıcılardan olasın diye açık bir Arapça ile Rûhulemin indirmiştir. En doğrusunu Allah bilir ya, bu beyanda sanki takdim tehir var gibidir. Yani şöyle: Onu, senin kalbine açık bir Arapça ile Rûhulemin indirmiştir ki uyarıcılardan olasın.

      Bâtınîler şöyle diyorlar: Allah Kur’ân’ı resulüne süratli bir şekilde mâna olarak, herhangi bir dile aidiyeti olmadan indirdi. Sonra resûlü onu kendi dili olan apaçık Arapça ile ifade etti. Ancak bu iddia doğru değildir. Çünkü Allah başka bir âyette şöyle buyurmuştur: “Anlayabilesiniz diye biz onu Arapça bir Kur’ân olarak indirdik”. Burada onun bizzat Arap dili ile indirdiğini belirtmiş olmaktadır. Bu itibarla onların “Onu Arapça olarak indirmedi, aksine o kendi dili ile onu ifade etti” şeklindeki iddiaları bâtıldır. Eğer durum Bâtınîlerin iddia ettikleri gibi “O onu bu dille, yani Arap dili ile indirmedi, bizzat resulün kendisi onu bu dil kalıbı içine koydu ve onu o şekilde beyan etti” şeklinde olsaydı, o takdirde, onların “Kesin olarak bunları ona bir insan öğretiyor” dediklerini biliyoruz. Oysa ona öğretiyor dedikleri kişinin dili yabancıdır, bunun dili ise açık seçik Arapça’dır” şeklindeki sözlerine bu âyet cevap teşkil etmez, onları susturan bir kanıt olmazdı. Madem ki bu âyet onlara bir cevap ve ilzam edici bir kanıt olmak üzere serdedilmiştir, bu da gösterdi kî Cibril ona Kur’ân’ı Arapça olarak indirmiştir ve âyetin yorumu da takdim ve tehir şekliyle bizim belirttiğimiz gibidir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Bi lisânin (بِلِسَانٍ)

        Arapçada ile, vasıtasıyla, eşliğinde ve zarfında anlamları katan "bi" (بِ) harf-i ceri ile; dil, konuşma organı, lisan ve bir kavmin iletişim kodları anlamlarına gelen l-s-n (ل س ن) kökünden türemiş ismin birleşimidir. Harf-i cerden dolayı esre ile mecrurdur ("Bir dil ile / Bir lisan vasıtasıyla").

        İbn Fâris, l-s-n (ل س ن) kökünün temelinde "insanın ağzındaki o fiziksel et parçası (konuşma ve tat alma organı)" anlamının yattığını; ancak bu somut kökten hareketle kelimenin "bir meramın anlatılması, bir mesajın sese ve sembollere dökülerek muhataba ulaştırılması" şeklindeki o devasa iletişim vasfına (lisan) dönüştüğünü belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "lisan" kavramının salt bir gramer veya kelime yığını olmadığını tahlil eder. Lisan, bir toplumun dünyayı algılama biçimi, kavramsal ağı ve ontolojik sınırıdır. Vahyin göklerden inerek spesifik bir "lisan" (dil) kalıbına girmesi, Yaratıcı'nın doğrudan doğruya o toplumun zihinsel kodlarına, kavram haritasına ve düşünce dünyasına müdahil olması demektir. İlahi kelam, bedevinin o dar ve pagan lisanının içine girmiş, ancak o lisanın içindeki kelimeleri (Allah, iman, takva gibi) tevhidi bir devrimle yeniden tanımlayarak o dili içeriden fethetmiştir.

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde cümlenin başındaki "bi" (ile) harf-i cerinin belagatteki "müsâhabe" (beraberlik) ve "istiâne" (araçsallık) işlevini inceler. Vahyin "bir lisan ile" inmesi, kelamın sadece sese tercüme edilmesi değil; ilahi mesajın bütünüyle o dilin fonetiğiyle, mecazlarıyla ve deyimleriyle sarsılmaz bir organik bütünlük (beraberlik) kurduğunu gösterir. Göklerin hitabı, o "dilin" (lisânın) omuzlarında insanlık tarihine taşınmıştır.

        Dücane Cündioğlu, lisan kavramının felsefi ve ontolojik ağırlığını okur. Sonsuz, sınırsız ve aşkın olan mutlak Varlığın (Tanrı'nın), sonlu, sınırlı ve kurallara mahkum olan insan dilinin (lisânın) içine sığması muazzam bir "tenezzül" (kendi yüceliğinden aşağı inerek muhatabın seviyesine inme) eylemidir. Tanrı, insanla konuşabilmek için kendi sonsuz kelamını o fani harflere ve kelimelere daraltmış; hakikati, insanın idrak edebileceği tek ev olan "lisana" (dilin sınırlarına) hapsetme lütfunda bulunmuştur.

        Angelika Neuwirth, mekansal ve kültürel bağlamda (Geç Antik Çağ'da) "lisan" vurgusunun barındırdığı polemik gücünü tahlil eder. O dönemde teolojik gerçekliklerin ve ilahi metinlerin sadece Süryanice, İbranice veya Grekçe (emperyal ve ruhban dilleri) üzerinden aktarılabileceği gibi bir kültürel tekel vardı. Kur'an'ın kendi indiği dili mutlak ve bağımsız bir "lisân" olarak merkeze alması; çöldeki o izole, yazısız ve marjinal toplumun dilini, dönemin o kibirli emperyal ve teolojik dilleriyle (ve litürjik gelenekleriyle) felsefi olarak eşitleyen, hatta onların tekelini kıran muazzam bir kültürel devrimdir.

        Arabiyyin (عَرَبِيٍّ)

        Arapça olan, Araplara ait, fesahat (akıcılık) sahibi, meramını hiçbir engele takılmadan açıkça ifade eden anlamlarına gelen a-r-b (ع ر ب) kökünden türemiş ism-i mensuptur (aidiyet/nitelik bildiren sıfat). "Lisânin" kelimesinin birinci sıfatı olduğu için esre ile mecrurdur ("Arapça olan / Açık, akıcı ve pürüzsüz olan").

        İbn Fâris, a-r-b (ع ر ب) kökünün özünde etnik bir ırk isminden ziyade; "bir insanın içindekini (kasıt ve niyetini) hiçbir bozukluğa, düğüme veya kapalılığa düşmeden son derece açık, anlaşılır ve fasih bir şekilde beyan etmesi (i'râb)" anlamının bulunduğunu aktarır. Bir kavme "Arap", dillerine "Arapça" denmesinin asıl sebebi, onların söz söyleme (şiir ve hitabet) sanatındaki o pürüzsüz açıklıkları ve dilsel yetenekleridir.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı çalışmasında "Arabiyyin" sıfatının o dönemki dilsel ve politik haritadaki yerini inceler. Bu kelime sadece coğrafi bir kimliği değil, "Acem" (yabancı, anlaşılmaz, dili dönmeyen) kavramının tam zıddını ifade eder. Kur'an, kendi dilini "Arabiyyin" olarak nitelendirerek, mesajının yabancı bir kültürün bulanık bir kopyası, anlaşılmaz bir büyü veya ithal bir felsefe olmadığını; doğrudan o toprağın insanının zihnine hitap eden, onlara en ufak bir yabancılık (acemlik) hissettirmeyen mutlak ve yerli bir netlik olduğunu ilan eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, vahyin "Arapça" (Arabiyyin) bir formda inmesinin barındırdığı tebliğ sosyolojisini ve rasyonelliğini tahlil eder. Mekke elitleri, vahye itiraz etmek için her türlü bahaneyi üretiyorlardı. Eğer bu mesaj başka bir dilde (veya anlaşılmaz melekuti bir dilde) inseydi, "Biz bu dili anlamıyoruz ki iman edelim" diyerek devasa bir mazeret üreteceklerdi. İlahi iradenin, Kur'an'ı onların kendi gurur duydukları "Arapça" formunda indirmesi; muhatabın elindeki tüm "anlamama, yabancılık çekme ve kavramama" mazeretlerini kökünden çürüten, onları kendi kültürel sahalarında mutlak bir yüzleşmeye mecbur bırakan ilahi bir ablukadır.

        Gabriel Said Reynolds, polemik teolojisinde "Arapça" vurgusunun barındırdığı o devasa teolojik başkaldırıyı okur. Etrafı Yahudi ve Hristiyan teolojisiyle kuşatılmış olan Arap yarımadasında, Kutsal Kitap otoritesi tamamen Aramice, Süryanice ve İbranicenin tekelindeydi. "Arapça bir lisan" (lisânin arabiyyin) vurgusu, vahyin sadece seçilmiş bir ırkın veya ruhban sınıfının elindeki bir sır olmaktan çıkarılıp, o güne kadar "ümmî" (kitapsız/ilkel) sayılan Arap coğrafyasının da artık doğrudan Tanrı'nın muhatabı ve yeni tevhidi merkezin kurucusu olduğunu ilan eden sarsılmaz bir beyandır.

        Patricia Crone, politik sosyoloji ekseninde bu dilsel seçimin kabileleri uluslaştırma gücünü inceler. Birbirini yiyen, kan davalarıyla parçalanmış ve ortak bir devleti olmayan o dağınık kabileleri tek bir çatı altında toplayabilecek yegâne bağ "dildi" (Arapça). Vahyin "Arapça" inmesi, o parçalanmış bedevi toplumuna sadece ahlaki bir din vermemiş; aynı zamanda etrafında kenetlenecekleri, uğruna ölecekleri ve dünya imparatorluklarına (Sasanilere/Bizans'a) kafa tutabilecekleri o mutlak, kutsal ve merkezi "ortak kimliği" inşa etmiştir.

        Mubînin (مُبِينٍ)

        Açık olmak, birbirinden ayrılmak, ortaya çıkmak ve gizliliği ortadan kaldırmak anlamlarına gelen b-y-n (ب ي ن) kökünden, if'âl babında (ibâne) türetilmiş ism-i fâil (özne) kelimesidir. "Lisânin" kelimesinin ikinci sıfatı konumunda olduğu için esre ile mecrurdur ("Apaçık kılan / Gerçeği yalandan kesin çizgilerle ayıran / Açıklayıcı ve net").

        İbn Fâris, b-y-n (ب ي ن) kökünün temelinde "iki şeyin arasının açılması, birbirine karışmış olan unsurların birbirinden uzaklaşarak sınırlarının bütünüyle netleşmesi, gizli ve kapalı olanın örtüsünden sıyrılarak aşikâr olması" anlamının yattığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "mubîn" kelimesinin ism-i fâil (aktif özne) yapısındaki o felsefi derinliği tahlil eder. Kur'an sadece "bâyin" (kendi içinde açık olan) bir metin değildir. İf'âl babı ona geçişlilik (eylemsellik) katar. Yani o, sadece kendisi anlaşılır olmakla kalmaz; aynı zamanda girdiği zihniyet dünyasındaki o kokuşmuş şirki, pagan karanlığını, hileli pazarları ve ahlaki karmaşayı bir lazer gibi keserek "açıklığa kavuşturan", doğruyu yanlıştan aktif bir şekilde "ayıran" (ibâne eden) devasa bir felsefi kılıçtır. Mübîn olan dil, muhatabın zihnindeki dumanı dağıtır.

        Theodor Nöldeke, Geschichte des Qorâns adlı eserinde Kur'an'ın bilhassa Mekke dönemindeki üslubunu ve "mubîn" (apaçık) iddiasını inceler. Müşrikler, peygamberin sözlerini dönemin kahinlerinin (soothsayers) o anlaşılmaz, şifreli, karanlık ve cinlere atfedilen mırıldanmalarına benzetmeye çalışıyorlardı. Kur'an'ın "mubîn" sıfatı; onun kahinlerin o karmaşık ve hezeyan dolu sözlerinden bütünüyle farklı, rasyonel, ahlaki hedefleri belli olan, insan bilincine doğrudan ve pürüzsüzce hitap eden sarsılmaz bir "aydınlık" metni olduğunu deklare eden edebi bir kalkandır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu kavramın (mubîn) i'caz (benzerini getirmekten aciz bırakma) bağlamındaki estetik şiddetini okur. Mekke toplumu zaten "Arapça" konuşuyordu ve kendi dillerindeki şiirlerle, hitabet sanatıyla büyük bir gurur duyuyorlardı. Ancak Kur'an o aynı kelimeleri, o aynı harfleri alır ve onları öylesine erişilmez, öylesine kusursuz ve öylesine "mubîn" (apaçık/keskin) bir dizilimle muhatabın yüzüne çarpar ki; dönemin en büyük şairleri ve dil ustaları o "açıklık" karşısında felç olurlar. Mübîn sıfatı, sıradan bir dilin ilahi bir irade elinde nasıl mucizevi bir silaha dönüştüğünün ispatıdır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, "mubîn" (apaçık kılan) sıfatının barındırdığı o devasa ahlaki ve hukuki yükümlülüğü tahlil eder. Bir hakikat, insanlara karmaşık, kapalı veya şifreli (batıni) bir şekilde gelseydi, insanların o hakikati reddettiklerinde "Biz anlamadık, kafamız karıştı" deme hakları olurdu. Vahyin dilinin "mubîn" (inkar edilemez derecede net) olması, insanın omuzlarındaki felsefi kaçış yollarını (mazeretleri) tamamen kapatır. Apaçık bir gerçeği reddetmek, artık entelektüel bir yanılma veya anlama eksikliği değil; bütünüyle kibre dayalı, bilinçli ve ahlaksız bir ontolojik isyandır. İlahî kelamın netliği, muhatabın inkarını suç haline getiren en büyük hukuki kanıttır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X