وَاِنَّهُ لَتَنْز۪يلُ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۜ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şuarâ Sûresi, 192. Ayet
Daralt
X
-
192. “Şüphesiz bu Kur’ân âlemlerin Rabb’i tarafından indirilmiştir.”
193-195. “Onu, senin kalbine uyarıcılardan olasın diye açık bir Arapça ile Rûhulemin indirmiştir.”
Kur’ân ve Nüzûlü
Şüphesiz bu Kur’ân âlemlerin Rabb’i tarafından indirilmiştir. Şüphesiz ki o, yani Kur’ân-ı Kerim âlemlerin Rabb’inin tenzilidir, yani âlemlerin Rabb’i tarafından indirilmiştir. Onu, senin kalbine Rûhulemin indirmiştir. Bunu, onların: “Kesin olarak bunları ona bir insan öğretiyor” sözlerine reddiye olmak üzere buyurmuştur. Bildirdi ki Kur’ân’ı ona indiren bizzat onun Rabb’idir. Yoksa sizin iddia ettiğiniz gibi “bunları ona bir insan öğretiyor” değildir.
Onu, senin kalbine Rûhulemin indirmiştir. Buradaki Senin kalbine anlamındaki beyanın birkaç mânaya gelmesi muhtemeldir; Birincisi: Cibril Kur’ân’dan âyetler indirdiğinde onu Hz. Peygamber’in kalbine indiriyordu, onu kalbine ulaşmasını engelleyen herhangi bir perde bulunmuyordu. İkincisi; Senin kalbine, yani o senin kalbinden gitmez, aksine onu bizzat Allah senin kalbinde toplar şeklindedir. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi; “Vahyi tam alma telâşı yüzünden dilini kımıldatma. Onu zihninde toplayıp okumanı sağlama işi bize aittir”. Ya da mânası şu olabilir; Senin kalbine indirir, yani kâfirlerin, “Kur’ân ona bütünüyle bir defada indirilseydi ya!” derler. Oysa biz onu senin kalbine iyice yerleştirmek için böyle yaptık” mealindeki sözlerine mukabil Kur’ân’ı senin kalbinde tespit eder. Ya da o bunu, vahiy Hz. Peygamber’in kalbine ulaşıp da o da tam anlamıyla koruduğu zaman bunu demiş olabilir: Senin kalbine, yani sanki onu kalbine atıp da oraya iyice yerleştirmiş gibi indirir. Bu şekilde de yorumlanıyor.
Onu, senin kalbine uyarıcılardan olasın diye açık bir Arapça ile Rûhulemin indirmiştir. En doğrusunu Allah bilir ya, bu beyanda sanki takdim tehir var gibidir. Yani şöyle: Onu, senin kalbine açık bir Arapça ile Rûhulemin indirmiştir ki uyarıcılardan olasın.
Bâtınîler şöyle diyorlar: Allah Kur’ân’ı resulüne süratli bir şekilde mâna olarak, herhangi bir dile aidiyeti olmadan indirdi. Sonra resûlü onu kendi dili olan apaçık Arapça ile ifade etti. Ancak bu iddia doğru değildir. Çünkü Allah başka bir âyette şöyle buyurmuştur: “Anlayabilesiniz diye biz onu Arapça bir Kur’ân olarak indirdik”. Burada onun bizzat Arap dili ile indirdiğini belirtmiş olmaktadır. Bu itibarla onların “Onu Arapça olarak indirmedi, aksine o kendi dili ile onu ifade etti” şeklindeki iddiaları bâtıldır. Eğer durum Bâtınîlerin iddia ettikleri gibi “O onu bu dille, yani Arap dili ile indirmedi, bizzat resulün kendisi onu bu dil kalıbı içine koydu ve onu o şekilde beyan etti” şeklinde olsaydı, o takdirde, onların “Kesin olarak bunları ona bir insan öğretiyor” dediklerini biliyoruz. Oysa ona öğretiyor dedikleri kişinin dili yabancıdır, bunun dili ise açık seçik Arapça’dır” şeklindeki sözlerine bu âyet cevap teşkil etmez, onları susturan bir kanıt olmazdı. Madem ki bu âyet onlara bir cevap ve ilzam edici bir kanıt olmak üzere serdedilmiştir, bu da gösterdi kî Cibril ona Kur’ân’ı Arapça olarak indirmiştir ve âyetin yorumu da takdim ve tehir şekliyle bizim belirttiğimiz gibidir.
Yorumu Yorumla
-
Ve innehû (وَإِنَّهُ)
Bağlaç olan "ve" (وَ) harfi ile; cümleye mutlak kesinlik, şüphesizlik ve tekit (pekiştirme) katan "inne" (إِنَّ) edatının ve "o" anlamındaki üçüncü tekil şahıs zamiri "hû"nun (هُ) birleşimidir ("Ve şüphesiz ki o / Ve muhakkak ki o").
Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde bu edat-zamir birleşiminin belagatteki tahkik (mutlak kesinleştirme) ve "merci-i zamir" (zamirin döndüğü yer) işlevini tahlil eder. Önceki uzun ayetler boyunca Hz. Musa'dan Şuayb'a kadar birçok peygamberin tarihi mücadelesi ve o toplumların helakı anlatılmıştı. Kıssalar biter bitmez "Ve innehû" (Ve şüphesiz ki o) diyerek söz aniden şimdiki zamana ve bizzat okunan metne (Kur'an'a) döner. Zamir, vahyin kendisine işaret eder. Bu gramatikal ani dönüş, anlatılan o devasa tarihsel sahnelerin birer mitoloji, masal veya insan uydurması değil; kökeni ve hakikati şüphe götürmez mutlak bir kaynaktan gelen sarsılmaz haberler olduğunu ilan eden devasa bir dilsel mühürdür.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu edatın metnin psikolojisine kattığı varoluşsal otoriteyi inceler. Kur'an, kendisini savunmaya veya meşruiyetini kanıtlamak için uzun felsefi ispatlara girişmez. Kendi ontolojik gerçekliğini, tartışmaya kapalı bir şekilde "İnnehû" (Şüphesiz ki O) diyerek, bizzat kendi varlığından yayılan o kendinden emin, dikey ve sarsılmaz peygamberane özgüvenle muhatabın (ve müşriklerin) aklına doğrudan rapteder.
Le tenzîlü (لَتَنْزِيلُ)
Cümleye vurgu ve mutlak kesinlik katan tekit/pekiştirme lam'ı (لَ) ile; inmek, konaklamak, yukarıdan aşağıya doğru bir menzile yerleşmek anlamlarına gelen n-z-l (ن ز ل) kökünden, tef'il babında (tenzîl) türetilmiş masdar/isimdir. "İnne" edatının haberi olduğu için ötre ile merfudur ("Kesinlikle indirilmedir / Hiç şüphesiz peyderpey indirilmiş olandır").
İbn Fâris, n-z-l (ن ز ل) kökünün temelinde "bir şeyin yüksek bir makamdan, mevkiden veya uzamsal bir üst noktadan daha aşağı bir yere düşmesi (sukut) değil; sükûnetle, vakarla ve kasıtlı bir şekilde konaklamak üzere inmesi" anlamının bulunduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "tenzîl" kelimesinin tef'il babında gelmesinin felsefi ve pedagojik sırrını tahlil eder. Kur'an, inzal (if'âl) babıyla "bir kerede toptan indirme" kelimesini de kullanabilirdi. Ancak tef'il babından gelen "tenzîl", vahyin olaylara, insan psikolojisine, sosyal değişimlere ve muhatabın kapasitesine göre; zamana yayılarak, sindire sindire, parça parça (kademeli olarak) yeryüzüne inmesini ve insan kalbinde sarsılmaz bir şekilde konaklamasını ifade eder. Tenzîl, ilahi kelamın yeryüzünün tarihine ve sosyolojisine ilmek ilmek işlenmesidir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "tenzîl" kavramının barındırdığı o devasa dikey (vertikal) ontolojiyi inceler. Gök (aşkın olan Yaratıcı) ile yer (sonlu olan insan) arasında ontolojik olarak aşılamaz, korkunç bir felsefi uçurum vardır. "Tenzîl" eylemi, bu aşılamaz mutlak boşluğun, doğrudan doğruya ilahi inisiyatifle ve "kelam/söz" aracılığıyla yukarıdan aşağıya doğru delinmesi, o devasa mesafenin şefkatli bir iletişim köprüsüyle aşılmasıdır. Vahiy, Tanrı'nın konuşarak yeryüzüne inmesi, aşkınlığın (müteal) insanın dünyasında yankılanmasıdır.
Angelika Neuwirth, "tenzîl" eyleminin Geç Antik Çağ edebi ve teolojik ortamındaki devrimci yapısını okur. Müşrikler, bu metnin Muhammed'in şahsi bir kurgusu, bir şair ilhamı veya eski medeniyetlerin efsaneleri olduğunu iddia ediyorlardı. Kur'an "Le tenzîlü" (O bütünüyle dışarıdan indirilmiştir) diyerek; kendisini insan aklının, kültürünün veya yeryüzü tarihinin yatay bir ürünü olarak değil; tamamen dışarıdan, dikey bir eksenden (göklerden) insanlık tarihine müdahale eden, objektif ve ilahi bir hitap metni olarak konumlandırır. Metnin yazarı insan değil, yeryüzüne o metni "indiren" (tenzîl eden) kudrettir.
Dücane Cündioğlu, tenzîl kavramının dil felsefesindeki o sarsıcı tenezzül boyutunu tahlil eder. Mutlak, sınırsız ve eşsiz olan ilahi hakikatin, sonlu ve sınırlı olan insan dilinin (Arapçanın) seslerine, harflerine ve kelime kalıplarına daraltılarak sığdırılması muazzam bir fedakarlıktır. Tenzîl, Tanrı'nın kendi sonsuzluğunu, insanın aciz aklının idrak edebileceği bir seviyeye "indirmesi", kelimelere bürünerek insana "tenezzül" etmesidir. Kelam aşağı inmezse, akıl yukarı çıkamaz.
Rabbi (رَبِّ)
Sahip olmak, idare etmek, terbiye etmek ve mutlak otorite kurmak anlamlarına gelen r-b-b (ر ب ب) kökünden türemiş isimdir. Kendisinden sonraki kelimenin tamlananı (muzaf) ve "tenzîlü" kelimesinin tamlayanı olduğu için esre ile mecrurdur ("Rabbinin / Terbiye edip sahibinin").
İbn Fâris, r-b-b (ر ب ب) kökünün özünde "bir şeye mutlak surette malik olmak, o varlığı varoluşunun başından kemale erene kadar her türlü tehlikeden koruyup gözeterek, kendi haline bırakmadan, aşama aşama terbiye etmek ve beslemek" anlamının yattığını aktarır.
Gabriel Said Reynolds, polemik teolojisinde "Rab" isminin vahyin kaynağı olarak zikredilmesindeki reddiyeyi inceler. Müşrik Arap aklı, şairlere veya kahinlere ilham veren kaynağın "cinler", karanlık ruhlar veya şeytanlar (şayatîn) olduğuna inanırdı. Kur'an, o metnin (tenzîlin) kaynağını "Rab" ismine izafe ederek; vahyin o kaotik, karanlık veya aldatıcı pagan kaynaklardan değil; bütünüyle varlığı düzene sokan, adaleti sağlayan, şefkatle eğiten ve evrenin mutlak maliki olan o kozmik Sahibin (Rabbin) aydınlık ve rasyonel müdahalesi olduğunu ilan eder. Vahiy, cinlerin fısıltısı değil, Rabbin eğitim materyalidir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "Rab" kelimesinin "tenzîl" kavramı ile kurduğu o muazzam pedagojik uyumu tahlil eder. Rab, eğiten ve tekamül ettirendir. Kur'an'ın yirmi üç yıllık bir süre zarfında olayların üzerine "tenzîl" (peyderpey) şeklinde inmesi, tam olarak bu "Rab" isminin yeryüzündeki tecellisidir. Çünkü "terbiye" (r-b-b), anlık bir sihir veya toptancı bir dayatma değil; insan fıtratını anlayan, zamana yayılan, muhatabı yavaş yavaş eğiten ve onu ilahi ahlakla olgunlaştıran (kemâle erdiren) kademeli bir inşa sürecidir. Vahyin iniş ritmi, Rabbin terbiye metodudur.
El-Âlemîn (الْعَالَمِينَ)
Bilmek, tanınmak ve işaret/nişan olmak anlamlarına gelen a-l-m (ع ل م) kökünden türemiş "âlem" isminin kurallı çoğul (cem-i müzekker sâlim) formudur. "Rabbi" kelimesinin tamlayanı (muzafun ileyh) olduğu için "yâ" ile mecrur olmuştur ("Âlemlerin / Bütün yaratılmış varlıkların / Tüm evrenlerin").
Râgıb el-İsfahânî, "âlem" kelimesinin epistemolojik kökünü tahlil eder. Yaratıcısının varlığına, hikmetine ve tekliğine tartışılmaz bir şekilde işaret eden, O'nun bilinmesini sağlayan birer "nişane / alamet" olduğu için bütün yaratılmış evrene, doğa yasalarına ve toplumlara "âlem" denilmiştir.
Patricia Crone, "Âlemlerin Rabbi" tamlamasının barındırdığı evrenselci (üniversalist) politik teolojiyi okur. Dönemin cahiliye aklı, her kabilenin, her şehrin veya her vadinin kendine ait yerel, küçük ve ufuksuz tanrıları/putları olduğuna inanırdı. "Rabbi'l-Âlemîn" (Âlemlerin Rabbinin indirmesi) vurgusu; vahyin sadece Kureyş'in, Arapların veya belirli bir coğrafyanın değil; sınırları aşan, bütün zamanlara, mekânlara, kavimlere ve sistemlere (âlemlere) mutlak surette hükmeden o devasa ve evrensel İktidarın fermanı olduğunu deklare eder. Bu tamlama, lokal paganizmin dar sınırlarını parçalayan, insanlığı tek bir çatıda birleştiren küresel bir iddiadır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu tamlamanın (Rabbi'l-Âlemîn) kıssaların sonundaki o muazzam felsefi toparlayıcılığını inceler. Bu surenin başından itibaren Hz. Musa (Mısır), İbrahim (Mezopotamya), Nuh, Hûd (Âd), Salih (Semûd), Lût (Sodom) ve Şuayb (Eyke/Medyen)... Bütün bu peygamberler bambaşka tarihlerde ve coğrafyalarda (farklı âlemlerde) aynı tevhid ve adalet mücadelesini vermişlerdi. Vahiy (Kur'an), işte o tarihi yazan, bütün o birbirinden farklı medeniyetleri (âlemleri) yöneten, izleyen ve hesaba çeken tek bir Kaynaktan inmektedir. "El-Âlemîn" kelimesi, tarihin, tabiatın ve insanlığın paramparça olmuş gibi görünen bütün yapraklarını, "tek bir Otoritenin" (Rabbin) şaşmaz adaleti altında toplayan o sarsılmaz tevhidi zirvedir. Kur'an, tüm tarihi yöneten Sahibin insanlığa son seslenişidir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla