Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şuarâ Sûresi, 187. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şuarâ Sûresi, 187. Ayet

    فَاَسْقِطْ عَلَيْنَا كِسَفاً مِنَ السَّمَٓاءِ اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِق۪ينَۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Feeskit ‘aleynâ kisefen mine-ssemâ-i in kunte mine-ssâdikîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      187. “Eğer doğru sözlü isen, haydi üstümüze gökten azap yağdır.’”

      188. “Şuayb, ‘Yaptıklarınızı en iyi bilen Rabb’imdir’ dedi.”

      189. “‘Onu yalancılıkla suçladılar, derken gölge gününün azabı üzerlerine çöküverdi. O gerçekten büyük bir günün azabıydı!’”


      Eğer doğru sözlü isen, haydi üstümüze gökten azap yağdır. Şuayb’tan inatla azap indirmesini istediler. Nitekim diğerleri de benzer talepte bulunmuşlar ve: “Gökten üzerimize taş yağdır veya bize acı veren bir azap gönder!” demişlerdi. Bunun üzerine onların üzerine istedikleri gök cihetinden azap indi. Hasan-ı Basrî şöyle dedi: Allah Şuayb kavmi üzerine yedi gündüz yedi gece sıcağı musallat etti. O kadar ki ne bir ev gölgesinden ne de suyun serinliğinden istifade edebiliyorlardı. Sonra onlar için şehir dışında bir bulut peyda edildi, onun altına girince rahatladıklarını gördüler. Bunun üzerine insanlar birbirini oraya çağırmaya başladı. Herkes bulutun altında toplanınca Allah bir ateş tutuşturdu ve ateş onları yaktı. Derken gölge gününün azabı üzerlerine çöküverdi kavl-i celîlinin anlamı işte budur. Bazıları şöyle demişlerdir: O bulut üzerlerine düştü ve onları öldürdü. “Zulle” (الظُّلَّةِ) hakkında Ebû Avsece “şiddetli sıcaklık”tır dedi. İbn Kuteybe şöyle dedi: “Kisefen” (كِسَفًا) gökten düşen parçadır. “Kisef” parçalar demektir. Bazıları şöyle demişlerdir: Onları evlerinde şiddetli bir sıcaklık ve üzüntü bürüdü. Evlerinde duramadılar ve çıkarak rahat edebilecekleri bir yer aramaya koyuldular. Peydahlanan bir bulutun altına toplandılar. Bulut onları tam anlamıyla bürüyünce şiddetli bir sarsıntı onları yakaladı ve dizüstü çöktüler ve o şekilde helâk oldular. Bazıları azap onları gölgeledi, demişlerdir. Bu açıklamalar birbirine yakındır. İbn Abbâs’tan da buna yakın bir açıklama gelmiştir: O şöyle dedi: Allah onların üzerine hiç yel esintisinin olmadığı halde şiddetli bir sıcaklık (vemede) gönderdi de onların nefeslerini kesti. Öleceklerini anlayınca onlara bir bulut gönderdi, bulut onları gölgeledi, herkes birbirini çağırarak altına toplandılar. Hepsi bir araya gelince bulut üzerlerine düştü. Derken gölge gününün azabı üzerlerine çöküverdi kavl-i celîlinin anlamı işte budur. “Zulle” bulut demektir. Bu yorum da öncekine yakındır.

      Şuayb, “Yaptıklarınızı, yani ölçü ve tartıda hile yapmanızı ve daha başka ettiklerinizi en iyi bilen Rabb’imdir” dedi. Onu yalancılıkla suçladılar, derken gölge gününün azabı üzerlerine çöküverdi. Üzerlerine azabın ineceğine dair verdiği habere inanmayıp onu yalanladılar, ya da onun peygamberlik davasını ve diğer hususları reddettiler ki bunlar daha önce belirtilmişti.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Fe eskit (فَأَسْقِطْ)

        Takip, nedensellik ve cüretkar bir meydan okuma bildiren "fe" (فَ) bağlacı ile; düşmek, yukarıdan aşağıya inmek ve değerini yitirmek anlamlarına gelen s-k-t (س ق ط) kökünden, if'âl babında (iskât) türetilmiş ikinci tekil şahıs emir fiilinin birleşimidir ("Öyleyse düşür / Madem öyle, indir").

        İbn Fâris, s-k-t (س ق ط) kökünün temelinde "bir nesnenin, makamın veya durumun yüksek ve değerli bir konumdan, daha aşağı, değersiz ve alçak bir konuma doğru hızla inmesi, düşmesi" anlamının bulunduğunu belirtir.

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde cümlenin başındaki "fe" (fa-i ta'kibiye) edatının ve "emir" (eskit) kipinin birleşmesiyle ortaya çıkan o devasa belagati ve "istihzâ" (alaycı meydan okuma) sanatını tahlil eder. Eyke halkı, Şuayb peygamberin ahlaki ve hukuki uyarılarını dinledikten sonra rasyonel bir cevap vermek yerine sözü aniden keser (fe). Kullanılan "eskit" (düşür) fiili, gerçek bir inanç talebi değil; muhatabın (elçinin) güçsüzlüğünü ifşa etmeyi amaçlayan, kibrin en yüksek perdeden konuştuğu alaycı ve küstahça bir blöftür.

        Dücane Cündioğlu, "iskât" (düşürme) eyleminin barındırdığı felsefi ve ontolojik cüreti okur. Eyke halkı (tüccar oligarşisi), o kadar kaba maddeci ve o kadar kendi kurguladıkları piyasa gücüne tapan bir topluluktur ki; sadece kendi haklılıklarını kanıtlamak uğruna göklerden gelecek mutlak bir yıkımı, kendi üzerlerine düşecek bir ölümü (eskit) talep edebilecek kadar varoluşsal bir körlük (ve sinizm) içindedirler. Hakikate teslim olmaktansa, o hakikatin taşıdığı azapla yok olmayı (düşüşü) göze almak, kibrin insan aklını nasıl intihara sürüklediğinin felsefi ispatıdır.

        Aleynâ (عَلَيْنَا)

        Arapçada üzerinde, üstümüze, aleyhimize ve tepemize anlamlarına gelen "alâ" (عَلَى) harf-i ceri ile, "biz / bizim" anlamındaki birinci çoğul şahıs zamiri "nâ"nın (نَا) birleşimidir ("Bizim üzerimize / Tam tepemize").

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu edat-zamir birleşiminin (aleynâ) helak sosyolojisindeki "mekansal kibrini" inceler. Eykeliler "Bir yere azap düşür de görelim" demezler; doğrudan kendi bedenlerini ve yaşadıkları şehri işaret ederek "Bizim üzerimize (aleynâ) düşür" derler. Bu kullanım, onların böylesine doğaüstü bir ilahi müdahalenin asla gerçekleşmeyeceğine dair duydukları o sarsılmaz (ama sahte) materyalist güveni ve ilahi otoriteye karşı sergiledikleri o pervasız meydan okumayı gramatikal olarak resmeder.

        Angelika Neuwirth, uzamsal (spatial) dinamikler bağlamında bu kelimenin yukarı-aşağı zıtlığını tahlil eder. Yeryüzünün (pazarın) hakimleri olduklarını sanan o azgın çoğunluk (nâ / biz), kendilerini o kadar dokunulmaz ve "yüksekte" görüyorlardı ki; dikey eksenden (gökten) gelecek hiçbir gücün kendi "üzerlerine" (aleynâ) bir tahakküm kuramayacağına inanıyorlardı. Meydan okuma, tam da bu sahte dokunulmazlık algısından cesaret alır.

        Kisefen (كِسَفًا)

        Kesmek, koparmak, parçalara ayırmak, örtmek ve ışığını kaybetmek anlamlarına gelen k-s-f (ك س ف) kökünden türemiş "kisfetün" kelimesinin kurallı olmayan çoğul (cem-i mükesser) veya cins ismidir. "Eskit" fiilinin nesnesi (mefulü bihi) olduğu için fetha ile nasb edilmiştir ("Büyük parçalar / Kütleler / Kesik azap kütleleri").

        İbn Fâris, k-s-f (ك س ف) kökünün özünde "bir bütünün içinden sert bir darbeyle veya kesilerek koparılmış kalın parça; aynı zamanda güneşin veya ayın ışığının örtülerek karanlıkta kalması (küsûf)" anlamının yattığını aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî, "kisef" kavramının barındırdığı o devasa ontolojik ironiyi inceler. Gök (sema), normal şartlarda yeryüzüne yağmur, ışık ve rahmet indiren; hayatı bütünleyen kusursuz bir fıtrat kubbesidir. Eyke halkı, "Gökten kisef (kesik, karanlık, ölümcül kütleler) düşür" diyerek, varlığın o bütüncül rahmet kubbesinin parçalanmasını, üzerlerine hayat değil "karanlık madde kütleleri" yağmasını talep ederler. Sömürüyle yeryüzündeki adaleti (bütünlüğü) parçalayan bir aklın, göklerden de "parçalanmış yıkım" (kisef) istemesi fıtri bir yansımadır.

        Patricia Crone, kapitalist aklın epistemolojisi bağlamında bu "madde" (kisef) talebini okur. Sadece paraya, kâra ve gözle görülen mala tapan Eyke tüccarları için, Şuayb'ın bahsettiği görünmez ilahi adalet (kıst) veya soyut ahlaki değerler anlamsızdır. Onlar, ilahi otoriteyi de ancak kendi anladıkları o kaba, fiziki ve çarpıcı "maddi kütleler" (kisef) üzerinden test etmek isterler. Onlar için tanrısal olan şey ahlak değil, ancak başlarına fiziksel kütleler fırlatabilen kaba ve yıkıcı bir kudrettir.

        Mine (مِنَ)

        Arapçada -den/-dan, başlangıç noktası ve kaynak bildiren "min" (مِنْ) harf-i ceridir. Geçiş kolaylığı için fetha ile harekelenmiştir ("...-den / ...itibaren").

        Angelika Neuwirth, bu edatın metne kattığı yönsel dikey ekseni (vertikaliteyi) okur. Eyke halkı yatay düzlemde (yeryüzünde) rakiplerini eziyor ve piyasayı kontrol ediyordu. "Min" (den) edatı, azabın talep edildiği başlangıç noktasını kasıtlı olarak onların o yatay hegemonyasının ulaşamayacağı yere (yukarıya) sabitler. Yeryüzünün kibrinin, gökyüzünün otoritesiyle sınanmaya cüret ettiği o tehlikeli başlangıç çizgisidir.

        Es-Semâi (السَّمَاءِ)

        Yükselmek, yücelmek, üstte olmak ve aşkın olmak anlamlarına gelen s-m-v (س م و) kökünden türemiş ismin belirli (harf-i tarifli) halidir. "Min" harf-i cerinden dolayı esre ile mecrurdur ("O gökten / Yukarıdan / Aşkın olan o makamdan").

        İbn Fâris, s-m-v (س م و) kökünün temelinde "bir şeyin aşağılık ve yatay olandan sıyrılarak bütünüyle yukarıya, erişilmez ve kapsayıcı bir yüksekliğe doğru yönelmesi" anlamının bulunduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "semâ" (gök) kavramının antik pagan zihnindeki karşılığı ile tevhidi algı arasındaki çatışmayı tahlil eder. Bedevi ve tüccar Arap zihninde gök; ulaşılmaz olanı, kaderi belirleyen yıldızları ve hayati olan yağmuru temsil eder. Eyke halkı, Şuayb'ın "Alemlerin Rabbi" vurgusuyla temsil ettiği o ilahi, ahlaki "yüksekliği/aşkınlığı" (semâyı), ancak fiziksel gökyüzünden taşlar yağdırdığında ciddiye alabilecekleri kaba bir paganizme sıkışmışlardır. Onlar semâyı ahlakın kaynağı olarak değil, potansiyel bir taş ocağı gibi görerek alay etmektedirler.

        Gabriel Said Reynolds, polemik teolojisinde gökyüzü (semâ) atfının barındırdığı husumeti okur. Şuayb'ın dayandığı otorite yeryüzündeki bir kral değil, göklerin Rabbidir. Dolayısıyla azgın tüccarların "gökten" (mine's-semâi) azap talep etmeleri, sadece Şuayb'ın fani bedenine değil; onun temsilcisi olduğunu iddia ettiği o mutlak, dikey ve ilahi iktidar merkezinin bizzat kendisine (merkez karargâha) çekilmiş apaçık bir teolojik kılıçtır.

        İn (إِنْ)

        Arapçada şart (eğer, şayet, farz edelim ki) bildiren, bir hükmün gerçekleşmesini kendisinden sonraki eylemin veya durumun varlığına bağlayan edattır.

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde cümlenin ortasına yerleştirilen bu şart edatının "teşhîk" (şüpheye düşürme ve değersizleştirme) işlevini inceler. Şuayb peygamber vahyin mutlak kesinliğiyle ("İnni leküm" / Şüphesiz ben) konuşuyordu. Eyke halkı ise "İn" (Eğer) edatını kullanarak, peygamberin o sarsılmaz iddiasını ve elçiliğini kendi kokuşmuş terazilerinde "ispata muhtaç, zayıf ve tartışmalı basit bir hipoteze" indirgerler. Şart edatı, kesinliği şüpheyle boğma çabasıdır.

        Künte (كُنتَ)

        Olmak, bulunmak, varlık sahasına çıkmak ve bir sıfata/duruma sahip olmak anlamlarına gelen k-v-n (ك و ن) kökünden türemiş ikinci tekil şahıs mazi (geçmiş zaman/nakıs) fiilidir. Şart edatından dolayı mana olarak şimdiki/geniş zamana kayar ("Eğer isen / Şayet gerçekten öyleysen").

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu nakıs fiilin (künte) diyalektik içindeki ispat yükümlülüğünü (külfetini) nasıl tersine çevirdiğini tahlil eder. Eyke halkı, kendi hileli ticaretlerinin ve sömürü düzenlerinin meşruiyetini asla sorgulamazlar; onlar için kendi varlıkları ve kuralları zaten mutlaktır. Ancak hakikati getiren elçiye "Künte" (Eğer sen o durumdaysan/öyleysen) diyerek, bütün o felsefi "ispat ve eylem" yükünü peygamberin omuzlarına yüklerler. Hakikati aramayan akıl, hakikati getirenden sürekli akıl almaz ispatlar talep ederek zaman kazanır.

        Mine (مِنَ)

        Arapçada -den/-dan, içinden ve kategorisinden anlamlarına gelen "min" (مِنْ) harf-i ceridir. Geçiş kolaylığı için fetha ile harekelenmiştir ("...-den biri / ...olanların içinden").

        Angelika Neuwirth, harf-i cerin (min) metne kattığı kategorizasyon işlevini okur. Eykeliler "Eğer doğru söylüyorsan" demez; "Eğer sen de o doğru söyleyenlerin İÇİNDEN (mine) biriysen" der. Bu ifade, onların zihninde zaten var olan, ancak asla ulaşamayacakları o erdemli, şerefli ve ahlaklı insanların (Sâdıkların) oluşturduğu o aşkın kategoriye (tevhidi aileye) yapılan felsefi bir atıftır. Kötülük, iyiliğin ontolojik bir kategori olduğunu içten içe bilir ama ona teslim olmayı kibrine yediremez.

        Es-Sâdikîn (الصَّادِقِينَ)

        Doğru söylemek, gerçeğe mutabık olmak, dürüstlükten ayrılmamak ve sözü eylemiyle tasdik etmek anlamlarına gelen s-d-k (ص د ق) kökünden türemiş ism-i fâil (özne) kelimesinin kurallı çoğul (cem-i müzekker sâlim) formudur. "Min" harf-i cerinden dolayı "yâ" ile mecrur olmuştur ("Doğru söyleyenlerden / Hakikate sadık kalanlardan / Dürüst olanlardan").

        İbn Fâris, s-d-k (ص د ق) kökünün temelinde "bir sözün, iddianın veya eylemin, dış dünyadaki nesnel gerçeklikle ve fıtratla mutlak surette eşleşmesi, içinde hiçbir eğrilik, zayıflık veya yalan (kizb) barındırmayan sağlam bir güç/doğruluk" anlamının yattığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sıdk" (doğruluk) kavramı ile "kisef" (yıkıcı kütle) arasındaki o korkunç felsefi tezatı tahlil eder. Şuayb'ın getirdiği "sıdk" (doğruluk); terazinin tam tartılması, hakkın gözetilmesi ve toplumun huzur bulması gibi yapıcı, ahlaki ve ontolojik bir gerçektir. Ancak Eyke'nin o azgın tüccarları, bu yapıcı "doğruluğu" (sıdkı) ispatlamak için, gökten inecek parçalayıcı bir "yıkımı/azabı" (kisefi) kriter olarak belirlerler. Sömürücü aklın en büyük trajedisi budur: O, doğruluğu (sıdkı) vicdanıyla, ahlakıyla veya terazisiyle ölçemez; hakikati ancak kendisini paramparça eden bir şiddet (felaket) gördüğünde tasdik edecek kadar ruhsal bir felç (duyarsızlık) içindedir.

        Michael Cook, politik teoloji ekseninde hakikatin (sıdk) "güçle" ispatlanması talebini inceler. Kapitalist ve zorba medeniyetler için "doğru/haklı" (sâdık) olan, ahlaki argümanı güçlü olan değil; fiziksel şiddeti, parası veya yok etme kapasitesi yüksek olandır. "Eğer doğru söyleyenlerden isen, gökten azap düşür" demek; "Biz ahlaki doğruluğu tanımayız, biz sadece kaba kuvveti tanırız. Eğer senin Tanrı'nın şiddet uygulama (taş yağdırma) kapasitesi bizim ekonomik gücümüzden fazlaysa, o zaman senin doğru söylediğini kabul ederiz" diyen mutlak bir pagan ve makyavelist rasyonalitedir. Vahiy, sıdkı fiziksel şiddete indirgeyen bu kokuşmuş aklı kendi talep ettiği o yıkımın (gölge gününün) içine gömecektir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X